İran İçin Çifte Efekt
- Tarih:
Yıllarca süren yaptırımlar, diplomatik baskılar ve sınırlı askeri hamlelerin ardından patlak veren geniş ölçekli bir savaş, yalnızca cephe hatlarını değil, siyasal rejimlerin iç dinamiklerini de yeniden şekillendirir. İran örneğinde bugün gördüğümüz şey tam da budur: dışarıdan bakıldığında askeri kapasitesi hedef alınan bir devlet, içeride ise kendini yeniden üretmeye çalışan bir siyasal organizma.
ABD ve İsrail’in yürüttüğü operasyonlar, klasik anlamda “devletin sinir merkezlerini” hedef alıyor: lider kadro, askeri altyapı, enerji sistemleri ve ulaşım ağları. Bu, modern savaş doktrinlerinde “yukarıdan çökertme” (decapitation strategy) olarak bilinen bir yaklaşımın tipik tezahürüdür. Varsayım açıktır: Eğer devletin komuta yapısı çökerse, rejim çözülür; çözülme ise ya teslimiyete ya da rejim değişikliğine yol açar.
Ancak bu yaklaşımın gözden kaçırdığı kritik bir husus vardır: devletler yalnızca kurumsal yapılardan ibaret değildir; aynı zamanda toplumsal tahayyüller, kimlikler ve duygusal bağlılıklar üzerine kurulu siyasal varlıklardır. İran’ın bugünkü direnci, tam da bu ikinci katmanda, yani “aşağıdan yukarıya” işleyen bir mobilizasyon kapasitesinde yatmaktadır.
İran İslam Cumhuriyeti’nin tepkisi, klasik askeri mukabeleden daha fazlasını içeriyor. Evet, füze saldırıları ve bölgesel gerilimler üzerinden caydırıcılık yeniden tesis edilmeye çalışılıyor. Ancak bundan daha önemlisi, savaşın içeride bir anlam üretim sürecine dönüştürülmesidir. Rejim, bombardımanları yalnızca bir tehdit olarak değil, aynı zamanda bir anlatı fırsatı olarak kullanıyor: “direniş”, “şehadet” ve “milli onur” etrafında örülen bu anlatı, parçalanmış bir toplumu yeniden bütünleştirme potansiyeli taşıyor.
Bu durum, İran siyasal tarihinde yeni değildir. 1980’de başlayan İran-Irak Savaşı da benzer bir işlev görmüştü. Devrim sonrası iç çatışmalarla zayıflamış bir rejim, dış saldırıyı bir tür kurucu momente dönüştürmeyi başarmıştı. Savaş, yalnızca askeri bir mücadele değil; aynı zamanda ideolojik bir yeniden kuruluş süreciydi. Bugün de benzer bir tarihsel refleksin devrede olduğu görülüyor.

Burada kritik olan nokta şudur: savaşlar yalnızca toprak veya güç dengesi için yapılmaz; aynı zamanda meşruiyet üretir. İran rejimi, uzun süredir içeride ciddi bir meşruiyet kriziyle karşı karşıyaydı. Ekonomik sıkıntılar, toplumsal eşitsizlikler ve siyasi baskılar, geniş kesimlerde hoşnutsuzluk yaratmıştı. Ancak dış müdahale, bu hoşnutsuzluğu askıya alabilecek güçlü bir psikolojik mekanizma üretir: “dış tehdit karşısında birlik”.
Bu mekanizma, siyaset bilimi literatüründe “rally-around-the-flag effect” olarak bilinir. Yani toplumlar, dış saldırı durumlarında mevcut iktidar etrafında geçici de olsa kenetlenme eğilimi gösterir. İran’da bugün yaşanan da büyük ölçüde budur. Rejim, bu momenti yalnızca savunma için değil, aynı zamanda yeniden yapılandırma için kullanıyor.
Öte yandan İran’ın askeri stratejisinde de önemli bir dönüşüm dikkat çekiyor. Uzun yıllar boyunca “vekâlet savaşı” (proxy warfare) üzerinden hareket eden Tahran, artık daha doğrudan ve geniş ölçekli bir çatışma modeline yönelmiş durumda. Bu, bir bakıma zorunlu bir adaptasyondur. Çünkü sınırlı ve ölçülü tepkiler, karşı tarafın algısında zayıflık olarak kodlanmış ve daha agresif hamleleri teşvik etmiştir.
Yeni strateji ise farklı bir mantığa dayanıyor: kontrollü tırmanma yerine ani ve geniş çaplı kriz üretimi. Amaç, yalnızca askeri zarar vermek değil; aynı zamanda bölgesel ve küresel maliyetleri artırarak karşı tarafı caydırmaktır. Hürmüz Boğazı gibi kritik geçiş noktalarının hedef alınması ihtimali, bu stratejinin ekonomik boyutunu açıkça ortaya koyuyor. Ancak bu stratejinin riskleri de azımsanamaz. Çünkü kriz üretimi, aynı zamanda kontrol kaybı ihtimalini de beraberinde getirir. Bölgesel bir savaşın küresel bir ekonomik krize dönüşmesi, yalnızca rakipleri değil İran’ı da derinden etkileyebilir.
Son kertede ortaya çıkan tablo, iki farklı savaş mantığının çarpışmasıdır. ABD ve İsrail, teknolojik üstünlük ve askeri hassasiyet üzerinden devleti yukarıdan zayıflatmaya çalışıyor. İran ise toplumsal mobilizasyon ve ideolojik yeniden üretim üzerinden içeride güçlenmeye odaklanıyor. Bu nedenle meselenin kaderi yalnızca cephede değil, zihinlerde belirlenecektir. Eğer İran rejimi, savaşı bir “varoluş anlatısı”na dönüştürmeyi başarırsa, askeri kayıplarına rağmen siyasal olarak güçlenebilir. Aksi takdirde, yıkımın ağırlığı toplumsal hoşnutsuzluğu yeniden yüzeye çıkarabilir.
Dolayısıyla bugün İran’da yaşanan şey, klasik anlamda bir savaştan ziyade çift katmanlı bir mücadeledir: dışarıda hayatta kalma, içeride yeniden kurma mücadelesi. Bu iki süreç birbirini beslediği ölçüde rejim ayakta kalır; birbirini zayıflattığı noktada ise çözülme başlar. Asıl soru şudur: İran bu iki savaşı aynı anda sürdürebilecek kapasiteye sahip mi? Bu sorunun cevabı, yalnızca askeri dengelerde değil, toplumun hangi hikâyeye inanacağıyla doğrudan ilgilidir.




