Picture of Halil İbrahim Özkan
Halil İbrahim Özkan

İslam Güzel de Müslümanlar Bunun Neresinde: Mahmut Hakkı Akın

A+ A-
Mahmut Hakkı Akın

– Türk modernleşmesi üzerine çalıştınız. Sizce modernleşme sürecimizin en büyük travması nedir?

Tanpınar’ın deyimiyle “medeniyet krizi” dediğimiz, geçmişten gelenle yeni olanın zaman içerisinde ayrışması, kutuplaşması ve eskinin kendi geleneğini üretememesinin önemli bir travma etkisi oluşturduğunu düşünüyorum. Her şeye rağmen kendisi olarak bir evrilmenin tam anlamıyla başarılamadığını düşünüyorum. Burada herhangi bir kesimi ayırt etmiyorum. Yani hafızanın sürekliliği anlamında ciddi bir çözülmenin yaşandığını ve bunun da travmatik etkileri olduğunu düşünüyorum. Bunun kökü de Osmanlı modernleşmesine gidiyor.

Burada şöyle bir soru akla geliyor: Modernleşmenin kendisi olarak değişim şeklinde yaşanması, başarılabilmesi ne kadar mümkün? Bu tartışmalı. Mesela bu konuda çok konuşulan Japon modernleşmesi var. Japonya’nın güya kültürünü koruyup bir taraftan teknikte ve bilimde ilerlediği söyleniyor. Gerçekten öyle mi? Japonya kendi kültürünü koruyor mu? Yani Güney Kore ve Japonya gibi ülkelerde de çok derin bunalımlar ve sarsıntılar var.


– Türkiye’nin geleceğinde en kritik toplumsal mesele hangi başlık altında düğümlenecek: Ahlak mı, aile mi, kimlik mi, ekonomi mi?

Bütün olarak görmek lazım. Ben, en başta hepsini kapsayıcı gibi düşündüğüm için “kimlik” diyebilirim. Neticede Anadolu’daki örgütlenmemiz Türkleşme ile İslamlaşmanın birlikte yaşandığı bir süreçti ve ahilik onun üzerinden kurulmuştu. Mahalle hayatı, köy hayatı aşağı yukarı onun üzerinden şekillenmişti ve bu belli değerleri; İslami değerleri kendi içinde barındırıyordu.

Fakat zaman içerisinde yaşanan değişimlerle bugün daha kimliksiz, yani “ben neyim, ben kimim?” sorusuna hatta tam tersine kendi değer alanıyla kavga eden, kendisini var eden kimliğinin unsurlarıyla çatışmayı marifet sayan başka bir kesim de oluştu Türkiye’de.

Bu işin bir yönü. Diğer yönü ise Türkiye’de özellikle bu küresel büyük değişim sürecine direnç mekanizmalarının olmaması. Dolayısıyla bizi var eden, organize eden değerlerin çözülmesini Türkiye açısından daha riskli buluyorum.

“Bizi biz yapan değerler” gibi nutuk atmakla bir yere varılamıyor. Kitlesel projelerle de çözülmüyor. Hani “devlet şunu yapsın, bunu etsin” demekle de olmuyor. Değerler eğitimi gibi girişimler de çok modaydı ama değerler yaşanması gereken şeylerdir, insanların aktif katılımını gerektirir. Kitlesel eğitim ise dünyada çok az şey başarmıştır; daha çok insanları kontrol etmek, bir arada tutmak ve belli süreçlerden geçirmek için yapılır.


– Sizce Türkiye’nin muhafazakâr düşüncesi hâlâ toplumu dönüştüren bir güç mü, yoksa mevcut düzeni idare eden bir konfor alanı mı?

Türkiye’de muhafazakârlar uzun süre kendilerini ikinci sınıf vatandaş olarak hissettiler. Daha önce bürokratik mekanizmalara sahip olan irade ve zihniyet karşısında biraz daha “öteki” konumundaydılar. Bu da onlara bir dinamizm sağlıyordu; muhalefette olmanın dinamizmi. Bugün o dinamizmi kısmen kaybettiklerini söyleyebiliriz.

Türkiye’nin en muhafazakâr dediğimiz şehirlerine, mesela Erzurum’a, Konya’ya ya da Kayseri’ye gittiğimizde karşımıza çıkan manzara diğer şehirlerden farklı değil. “Bu zihniyet kendini nerede, nasıl üretiyor?” diye sorduğumuzda, örneğin bir konut tipinde veya sanatta ortaya konmuş belirgin bir farklılık göremiyoruz. Bu nedenle muhafazakârlar sistemin içine eklemlenme konusunda diğer gruplardan çok da farklı değiller. Bu yalnızca mevcut iktidarla alakalı değil; küresel bir durum.


– İslamcılık ve muhafazakârlık Türkiye’de iç içe geçmiş kavramlar olarak ele alınsa da siz bunları nasıl ayırıyorsunuz?

İslamcılık Türkiye’de muhafazakârlığa daha mesafeli bir hareket olarak başlamıştı. Ancak zaman içerisinde özellikle Batıcılığın –biraz da radikalleşen Batıcılığın– dini değer alanını çok pozitivist bir bakış açısıyla ötelemesi, inkâr etmesi, hatta onunla mücadele etmesi; Cumhuriyet döneminde de inkılaplarla bunun radikalleşmesi, İslamcılığı ister istemez muhafazakârlaşmaya itti.

Bu anlamda mesela Sebilürreşad dergisi 1948’de tekrar çıktığında İslamcılar arasında bir zihniyet değişikliği görüyoruz. Artık daha muhafazakâr bir çizgiden söz edebiliriz. Örneğin, hacca gitmek 1948’e kadar döviz yasağı nedeniyle yasaktı. İnsanlar kaçak yollarla gidiyordu. İslam’ın emrettiği bir ibadet, devletin yasağıyla çatışıyordu. Bu durum İslamcıların tepkisini artırdı. Aynı tepkiyi ortalama bir Anadolu insanı, Anadolu köylüsü göstermiştir.

Burada şu ayrımı yapmak gerekir: Ben muhafazakârlığı üçe ayırıyorum.

  • Entelektüel muhafazakârlık: Yahya Kemal, Peyami Safa, Ahmet Hamdi Tanpınar gibi isimler üzerinden okunan, halk muhafazakârlığına mesafeli, entelektüel bir gelenek arayışı.
  • Halk muhafazakârlığı: Kandil’de Eyüp Sultan’a giden, Aziz Mahmud Hüdai’ye giden, mukaddesatçı diyebileceğimiz kesim.
  • Siyasi muhafazakârlık: Türkiye’de sağ siyasetin ortak paydası. Milliyetçilik de kısmen bunun içine girer.

– Bugünün Türkiye’sinde İslamcı entelektüellerin karşılaştığı temel açmazlar nelerdir?

İslamcılık çok yıpratılmış bir kavrama dönüştü. Bugün “siyasal İslam” söylemi üzerinden insanlar, sadece namaz kıldıkları için bile yaftalanabiliyorlar. İslamcıların yaşadığı sıkıntılardan biri, özgün bir İslamcı söylemi güçlü bir şekilde ortaya koyamamaları. Kritik kültüründen uzağız.

Sanat, mimari, iskân ya da herhangi bir politikayı kritik ettiğimizde karşımıza düşünceyle çıkan muhatap sayısı çok az. Sosyalizmde, milliyetçilikte, solda, sağda da benzer bir kriz var. Dijitalleşme ve sosyal medya düşüncenin mecralarını daralttı; insanlar kısa videolar, sloganik ifadeler tüketmeyi tercih ediyor.

Oysa birinin “İslamcıyım” diyebilmesi için Sebilürreşad’ı bilmesi, Muhammed İkbal, Eşref Edip, Necip Fazıl, Nurettin Topçu, Sezai Karakoç, İsmet Özel gibi isimlerin eserlerini okuması gerekir. Milliyetçilik için de Tanzimat aydınlarından Ziya Gökalp’e, Türk Yurdu dergisine, Mümtaz Turhan’dan Erol Güngör’e, Osman Turan’a kadar birikime sahip olmak gerekir. Bugün insanlar bu zahmete girmek istemiyor. Düşüncenin genel bir krizinden bahsedebiliriz.


– Aliya İzzetbegoviç üzerine çalıştınız. Aliya bugün Türkiye gençlerine seslenseydi, sizce hangi uyarıyı yapardı?

Aliya’nın en önemli meselelerinden biri “İslami Rönesans”tır. İslam sadece konuşulacak, yazılacak bir mesele değildir; iman meselesi olduğu kadar salih amel meselesidir. Aliya’nın vurguladığı gibi, pratikte ve ahlakta hayat bulmamış bir İslam bizi ne kadar Müslüman yapar, sormamız gerekir.

Müslümanların tarihi değiştirmeleri, tarihe yeniden aktör olarak dahil olabilmeleri için bu çelişkilerin aşılması lazım. İslam’ın bütün dünyadaki hamlesi ahlaki bir hamledir. Biz ahlaki olarak organize olamadığımız sürece başkalarının bencil çıkarlarına, ikiyüzlülüklerine ve yalanlarına maruz kalacağız.

Aliya’nın sözünü hatırlayalım: “İslam, insani ve ahlaki yükselişi sağlayan her şeydir.” Bugün  genelde insani ve ahlaki yükseliş sağlanmıyor. Gazze bize gösteriyor ki, küresel düzenin devamı için katliam yapılabiliyor. Bize düşen, dünyaya bakışı ve paradigmayı değiştirecek alternatifler üretmek için çaba göstermektir. Müslüman yetiştirmeliyiz; tebaa değil.