Picture of Remzi Çetinkaya
Remzi Çetinkaya

İslamcılığın Eleştirisinin Eleştirisi

A+ A-

İslam hem bir din olarak hem de bir siyasi teklif olarak hem ülkemizde hem dünyada tartışılmaya devam ediyor. Tekliflerinin geçerliliği halen devam ettiğini anlıyoruz. Arkaik bir takım düşünce ve teklifler bütünü olsaydı bu sıcak tartışmalar devam etmeyecekti. Bu sözleri kendi inancım açısından yazmıyorum, yoksa kendi inancım açısından zaten böyle olması da gerekirdi.

İslamın siyasi tekliflerini benimseyip onu öne çıkaran akıma biz İslamcılık diyoruz. Yoksa İslamın sadece bireysel ahlak, ibadet ve maziden gelen gurur kaynağı tarihi gelişimine sahip çıkan fakat siyasi teklifleri noktasında ayrılan ve müslümanların büyük çoğunluğunu oluşturan kısmına İslam dışı görmek bizlerin görevi değil.

Bu giriş ve açıklamadan sonra günümüzde söylene gelen İslamcılık ile ilgili bir kaç konuyu tartışmak ve fikirlerimi aktarmak isterim. Eksenimiz Türkiye olacak çünkü güncel tartışmaları Türkçe takip edebilmekteyiz. Yoksa farklı coğrafyalarda gerçek ve nitelikli bir çok tartışma vardır ama bizim takip etme yeteneğimiz kısıtlı. O yüzden burada dönen bir kaç fikri irdelemek isterim.

Birincisi bir çok batıcı ve milliyetçi görüş sahibinin İslamcılığı eleştirmek için öne sürdüğü kökü dışarıdalık tezi. İslamcılığı Osmanlının son döneminde başlatanlar figür olarak Cemaladdin Efgani’yi alır ve bu fikriyatın Osmanlı kaynaklı olmadığını iddia eder. Bu bakışta bir kaç hata ve yanlış vardır. Efgani İslamcılık açısından önemli bir figür olmasına rağmen ilk değildir. Kim ilktir veya birinin ilk olması mı lazımdır? Biliyoruz ki öncesinde Namık Kemal gibi bazı fikir adamları benzer veya yakın bir çok görüş ortaya sürerek bu akımın ilk görüşlerini zaten vermişlerdi. Bu manada ilk zaten olamaz. Ayrıca fikirler kişilere bağımlı değillerdir. O fikirleri ortaya çıkaran siyasi, dini, coğrafi, kültürel bir çok özellik vardır. İslamcılık fikri ilk 1850’lerden sonra çıkmış diyebiliriz ama ne ona bir doğum tarihi belirleyebilir, ne de bir ebe atayabiliriz. Çoğunluğu Müslüman olan coğrafyalar, ya işgal edilmiş, ya da dış etkenlere karşı çok zayıf düşmüştür. Bir sancı döneminde tek bir yerden tek bir kişi ile bir akımın doğduğu fikri kültürel olarak bence imkansızdır. Eğitimli ve bir şeyin derdinde olan insanlar bazen fikirlerini tam ifade edemeyebilirler fakat ifade eden bulunduğu anda da o fikirler zaten içlerinde olduğu için onun ardından giderler ve o fikirleri geliştirirler. Kimse fikirsiz değildir, ancak bazı kişiler o fikirleri daha derli toplu ve çağın gereksinimlerine uygun ifade edebilir. Bu sebeplerden Efgani’yi ilk olarak tanımlamak doğru bir yaklaşım değildir. Efgani’yi yabancı kabul etmek de bir hatadır. Efgani Müslümanların yaşadığı bir dünyanın ürünüdür. Onun hayatı boyunca kat ettiği noktaları ve o noktalarda bulunma sürelerini tek tek çıkartsak bu günkü ulus devlet penceresinden baktığımızda onu bir yere koyamayız. İran, Afganistan, Osmanlı veya Mısır… Hangisi ile tanımlasak eksik kalacak bir şahsiyettir. Nerenin yabancısı, nerenin yerlisi diyeceğiz? Fars olup Konya’da yaşadı diye Mevlana’yı Moğol ajanı yaptığımız gibi, Alman olup, aslen yahudi olan ama hayatının bir kısmında Londra’da yaşayan Marks’ı Alman ajanı mı, Yahudi gizli teşkilat üyesi mi yapacağız? (Yapanlar da var.)

İkinci kısım da bu 1850-1920 arası tecrübeleri yok sayıp Türkiye’de İslamcılığı tercüme hareketleri ile başlatmak fikridir. Bu fikri sosyalistler, batıcılar ve milliyetçiler çok defa kendi zaviyelerinden ifade etmektedirler. Fakat bu fikre sahip çıkan yeni bir grup daha ortaya çıkmıştır. Onu da bu cümlelerin sonuna doğru ifade edelim. Bir defa bu tercüme faaliyetlerinin Türkiye’nin konjonktüründen ayrı düşünemeyiz. 1950’de ilk çok partili seçim yapılmış, ardından 10 yıllık Demokrat parti iktidarı yaşanmıştır. Bu süreçte 1923-1950 arası tek partiden gelen anayasa, yasa, siyasi partiler yasası vs. mevzuat 1950-1960 arası çok az değişikliğe uğramış, Demokrat Parti tek partiden gelen mevzuatın adeta sefasını sürmüştür. 1960 darbesini yapanlar ülke tek partinin eline bir daha geçmemesi için bir çok değişiklikler yapmış, örgütlenmelerin önünü açmış, yayın hayatına bir takım özgürlükler vermiştir. 1960 darbesinin izleri silinip 1980 darbesine kadar ülkemiz hareketli bir yayıncılık dönemi geçirmiştir. Dergiler çıkarılmış, çeviriler yapılmış, kitaplar basılmış, ekoller oluşmuştur. Herkesin kurucu bir fikriyat önderine sarılıp onun fikirlerini kerteriz alarak yeni fikirler veya yeni siyasi, sosyal çalışmalar yapması bu dönemin ruhunu yansıtır. Her kesim bu şekilde bir hareketliliğe girmişken enternasyonel bir düşünce akımı olan İslamcılığın bu tercüme ve yayın faaliyetlerinden geri kalması niçin düşünülsün. Her ne kadar farklı düşünceler de olsa bir Mısır, Bir İran, Bir Pakistan bizden farklı dünyalar mıdır? Benzer baskıcı, kolonyalist dönemleri oralar da geçirmemiş midir?

Her fikir hareketi onu özümseyen ve kitlelere duyurulması için çabalayanlar olduğu sürece kendi içerisinde özgündür. Aynı zamanda etkilenme, farklı hareketlerden fikirleri kendine mal etme konusunda da genişlemeye açıktır. Yaşanan toplum yapısı, kültürel etkilenmeler, ekonomik dalgalar, saldırılar ve savaşlar, zamanın soruları ve ihtiyaçları eksen kaymasa da değişimi gerektiren sonuçlar doğurur. Bu da doğaldır. Nasıl ki 1900’lü yılların başındaki sosyalizm tartışmaları 1970’lerde değişime uğramış, yerelle bağ kurmak için ATÜT tartışmaları vs. gibi tartışmalara girerek yerel unsurlar barındırmıştır, 1900’lü yılların başındaki İslamcılık da değişmiştir. İçine farklı fikirler alarak tartışmış, yerele uymayan fikirler yer etmemiştir.