İslamcılığın İlk İzleri: Namık Kemal ve Cezmi’de İslam Birliği Fikri
- Tarih:
Üç tarzı siyaset demişti Yusuf Akçura; Osmanlıcılık, Türkçülük, İslamcılık. Son iki yüz yılımız bu kavramlara ekleyeceğimiz birkaç tane daha kavram üzerinden yürüyor. Yukarıda kavramlar Batılaşmanın içerisinde ona yakın veya ona karşı olarak düşün dünyasında hizalanıyor. Osmanlıcılık her ne kadar isimlendirme olarak Osmanlı daha yıkılmadan ortadan kalkan bir kavram olmasına rağmen zaman zaman batılaşma içerisinde, zaman zaman da bir Osmanlıya dönüş nostaljisi içerisinde devam ediyor diyebiliriz. Osmanlıya dönüş fikri her ne kadar bir düşünce sistematiği oluşturmasa ve arkasında başka niyetler olsa da. Türkçülük ise bir zamanlar etkisini yitirmiş gibi gözükse de şu an en güçlü akım diyebiliriz. İslamcılık ise son on beş yıl içerisinde etkisini kaybetmeye devam ediyor. 15 yıl önce İslamcılık sona erdi mi tartışması bir grubun etkisi ve yönlendirmesi altında tartışılmıştı.
Tartışmayı İslamcılık üzerinden yapıp başlangıcına doğru inmek ve ilk dönemki simaların fikirleri üzerinde durmak istiyorum. Geriye doğru bir bakış yapıp, oradan bu zamana neler taşınmış ve neler kalmış görmek ve muhasebesini yapmak gerekiyor. Öncelikle tanımla başlamak lazım. Bu alanda en çok eser vermiş kişi olan İsmail Kara İslamcılığı şöyle tanımlıyor: “İslamcılık, 19-20. yüzyılda, İslâmı bir bütün olarak (inanç, ibadet, ahlâk, felsefe, siyaset, hukuk, eğitim…) “yeniden” hayata hakim kılmak ve akılcı bir metodla Müslümanları, İslam dünyasını batı sömürüsünden, zalim ve müstebit yöneticilerden, esaretten, taklitten, hurafelerden… kurtarmak; medenileştirmek, birleştirmek ve kalkındırmak uğruna yapılan aktivist, modernist ve eklektik yönleri baskın siyasi, fikri ve ilmi çalışmaların, arayışların, teklif ve çözümlerin bütününü ihtiva eden bir hareket olarak tarif edilebilir.” Bu tanım her ne kadar her zaman kullanacağımız bir tanım da olsa fikrin tarihine inmek noktasında bize yardımcı olmuyor.
Aslında İslamcılık bir karşı çıkış olarak tarihte ilk yerini alıyor. Batının maddi üstünlüğü ele alması üzerine bir savunma yöntemi ve kurtuluş planı olarak karşımıza çıkıyor. Osmanlı da bu fikirler devlette geriye gidişin önünü almak için bir reçete sunuyor. Bu görüşleri açmak için ilk döneme gitmek gerekiyor. İlk dönemin önemli simalarından biri Namık Kemal. Namık Kemal şair, gazeteci, edebiyatçı, fikir ve devlet adamı. En bilinen kişiliği ile Hürriyet Şairi. Daha çok Jön Türklerin önemli ismi diye bilinmesi onun İslamcılığın da ilk simalarından olduğu gerçeğini değiştirmiyor. Devlette kötü gidişin önüne geçmek için batılı düşünürlerin fikirlerinden etkilenen bir kişi olsa da İslam’ı da çözümlerinin başında getiren bir kişilik. Bu sebeple eklektik görüşlere sahip diyebiliriz. Osmanlıyı tüm unsurları ile bir millet olarak görmesi açısından Osmanlıcı idi fakat en son aşamada bütün müslümanları bir ve beraber görmesi bakımından İlk İslamcılardandı. Ernest Renan’ın “İslam terakkiye manidir.” Savına ilk reddiye yazan Namık Kemal’di. Bu onun ilk İslamcı metniydi diyebiliriz. Orada açıkladığı görüşleri bir başka çalışmada açıklamak istiyorum.
Namık Kemal’in İslam Birliği görüşüne yer verdiği edebi eseri Cezmi üzerinden görüşlerini anlamaya çalışalım. Namık Kemal’in İntibah’tan sonra yazdığı en önemli romanı Cezmi. Edebiyatımızdaki ilk tarihi roman. Namık Kemal de bu romana alt başlık olarak “Tarihe dayalı bir hikaye” başlığını seçmiş. Tamamlanmamış bir roman. Cezmi karakteri ile başlayan roman daha sonra Kırım Hanının kardeşi Adil Giray üzerinde yoğunlaşıyor, en sonda Cezmi’nin hikayesi başlıyor fakat kitap sona eriyor. Ortak görüş kitabın bir devamının olması gerektiği.
Kitabın bir özeti olarak anlatacak olursak 16. Yüzyıl İran-Osmanlı savaşları sırasında geçiyor bütün olaylar. Cezmi’nin İstanbul’a gelmesi, orduya katılıp savaşa dahil olması, Adil Giray’la tanışması, Adil Giray’ın İran’a esir düşmesi ve esaret hayatında yaşananlarla devam ediyor. Edebiyatımızda çokça görülen çok köşeli bir iyi kötü çatışması var romanda. Cezmi şairliği, askerliği, bilgi ve birikimi ve ahlakı ile tam bir ideal kişilik. Adil Giray da tam olarak yine böyle bir ideal kişilik. Onların karşısındaki karakterler de hırsları, ihtirasları ve fikirleri ile kötülüğü temsil ediyor. İkinci çatışma da Osmanlı-İran arasında. Osmanlı yiğitliği, islam sancaktarlığını, adaleti temsil ediyorken İran ayak oyunlarını, arkadan vurmayı vs.temsil ediyor. Çok açık bir iyi kötü çatışması görüyoruz.
Kitap için yukarıda Osmanlı iyiliğin bir temsilcisi olarak görülüyor demiştik. Buradan Namık Kemal’in devletin zayıflaması ile tekrar ihtişamlı günlere geri dönülmesi, o günlerin özleminin duyulması, o günleri aramak gerektiğini fikirlerini çıkartabiliriz. Fatih, Yavuz ve Kanuni ile Osmanlı adalet ve iyiliğin temsilcisidir. “O esnada Yavuz Sultan Selim cennet inmiş bir köşk hükmünde olan kabrine, Kanuni Sultan Süleyman ise semadan parlak mevkiine hürmeten ayağına düşmüş bir kubbe gibi görünen şehitlik mezarına çekilmişti.” Cümlelerinden bir fikir alabiliyoruz. Namık Kemal’e göre Osmanlı halifelik merkezi, bu yüzden de islamın dayanak noktası, islam birliğinin devamının sağlayıcısıdır ve o yüzden Osmanlı Saltanatının devamı dünya üzerinde İslamın devamının en büyük sağlayıcısıdır. Bu fikirlerin devamını günümüzde de görebiliriz.
Kitaptaki bir diğer çatışma da şii-sünni çatışmasıdır. Osmanlının ideolojisini sünnilik belirlerken İranın ideolojisi Şiiliktir. Namık Kemal’e göre İslam Birliği ideali sünniler içindir. Şiiler bu daire içinde değillerdir. Bu yüzden İran’ın ya Osmanlı’ya bağlanması veya sünni bir yönetimin orada başa geçmesi gerekmektedir. Hikayenin düğümlendiği noktada buradadır. Adil Giray ve Şah’ın kız kardeşi Perihan İran’da Sünni bir devrim planlarlar. İslam birliği fikrinin en büyük açmazı da Namık Kemal’in bu görüşünde yatmaktadır. İslam birliği fikrini savunan bir çok kişi Şiiliği İslamın dışında bırakmaktadır. Yine bir çok kişi de gördüğümüz üzere sünniliği de bir dar kalıba sıkıştırarak aslında sadece kendi fikirlerinin geçerli olduğu bir birlik hayal etmekte, veya kavmiyetçiliğine örtü olarak kullandığı islam birliğini insanların kendi kavmi yönetiminde toplamak için perde olarak kullanmaktadır. Namık Kemal’in burada görüşü ise İslamı Osmanlı devletinin kaderi ile ortak olduğu yönündedir. Sünni Müslümanlar tek bir millettir. Kitapta Sünni-Şii çatışmasını görürüz fakat Osmanlı dışındaki Müslümanlardan bahsedilmez. Orta Asya, Hindistan, uzak doğu, kuzey ve orta Afrikadaki Osmanlı’ya bağlı olamayan Müslüman topluluklar ile ilgili bir fikir görmeyiz Namık Kemal’de. İslam birliğinin sadece Osmanlı ile olan kısmı vardır, diğer kısımları göremeyiz. Bu yüzden de tam anlaşılmaz İslam Birliği fikri. Kırım Hanlarından bahsederken onların Cengiz soyundan ve Tatar olmasını belirtir fakat onlar Osmanlıya, yani hilafete bağlanarak tam bir teslimiyet içine girerek şeref bulmuşlardır. İslam birliğine bağlanmak Osmanlı’ya bağlanmaktır.
Kitaptaki fikirleri özetleyecek olursak Kemal İslam Birliği fikri ile bir İslamcı, bu fikri Osmanlının kaderi ile birleştirerek de bir Osmanlıcıdır. Bu kitabın dışında ise Namık Kemal yenilikçi ve reformcu görüşleri ile batılaşma fikrinin savunucusu, batıdan gelen Osmanlı ve İslam’a yönelik saldırılara karşı da savunma içerisindedir. Batıdaki idealleri alır fakat ona göre batı saldırgandır ve karşı koyulmalıdır. İslam güzel ahlak olması hasebiyle batıdan ahlak olarak öğrenilecek bir şey yoktur. Müslümanlar islam ahlakını öğrenmelidir. Bunu da kendisi fiile geçirmiş, sürgünken bulunduğu devlet görevlerinde camiler yaptırmış veya onarmış, mektepler oluşturmuş, ahlak eğitimine önem vermiş, ahlak derslerini bizzat kendi koymuş, İstanbulda bulunduğu zamanlar içerisinde eğitimde İslam ahlakı üzerine çalışma yapmış ve görevlerde bulunmuştur. Renan’ın saldırısına da en yüksek sesli cevabı yine o vermiştir. Bir sonraki yazıda da bu konuyu açalım.
Fotoğraf Kaynak :V. Hisslarian – SALT Research Archive – AFMSBDIVH173, Kamu Malı, https://commons.wikimedia.org/w/index.php?curid=67811473




