Picture of Turgay Ovalı
Turgay Ovalı

İslam’da Otorite ve Riaye: Halk-Yönetici İlişkisi

A+ A-

İslam siyaset düşüncesinde yönetim meselesi, iktidarın elde edilmesi ve korunması gibi teknik meselelerin ötesinde bir anlam taşır. Bu gelenekte siyaset, insanın hem dünya hem de ahiret mutluluğunu sağlamayı hedefleyen bir emanet olarak değerlendirilir. Yönetenle yönetilen arasındaki bağ, bir tarafın diğeri üzerinde kurduğu tek taraflı bir tahakküm ilişkisinden ziyade karşılıklı haklar, sorumluluklar ve ahlaki yükümlülükler temelinde şekillenen bir emanet ilişkisidir. İşte bu düşünce sisteminde ilişkinin iki temel kavramı bir yanda otorite, diğer yanda yönetilenlerin gözetilmesi anlamındaki riayedir.

Otorite, toplumun düzenini sağlamak ve kamu yararını korumak amacıyla yönetime verilen meşru yetkiyi ifade eder. Riaye ise sözlük anlamı itibarıyla gözetmek, korumak ve himaye etmek demektir. Siyasi bağlamda halkın korunması, haklarının gözetilmesi ve refahının sağlanması anlamını taşır. Bu iki kavram birlikte düşünüldüğünde İslam’ın siyaset anlayışında devletin ve yöneticinin varlık sebebi ortaya çıkar. Yönetici, halka hükmetme amacından arındırılmış bir otoriteyle, halkın haklarını korumak, adaleti gerçekleştirmek ve kamu düzenini sağlamak üzere görevlendirilmiştir.

Kur’an-ı Kerim’de yönetim meselesi doğrudan ayrıntılı bir devlet modeli şeklinde ortaya konulmaz. Bunun yerine yönetimin temel ilkeleri belirlenir. Adalet, emanet, istişare, ehliyet ve hukuka bağlılık bu ilkelerin başında gelir. Nitekim Nisa Suresi’nin 58. ayetinde emanetlerin ehline verilmesi ve insanlar arasında hükmedildiğinde adaletle hükmedilmesi emredilir. Bu ayet, İslam siyaset düşüncesinin temelini oluşturan iki kavramı aynı anda bünyesinde taşır. Yönetim bir emanettir ve bu emanet adaletle yerine getirilmelidir.

İslam düşünürleri, yönetici ile halk arasındaki ilişkinin mahiyetini açıklarken sık sık çoban benzetmesine başvurmuşlardır. Bu yaklaşımın kaynağı Hz. Peygamber’in “Hepiniz çobansınız ve hepiniz sürünüzden sorumlusunuz” hadisidir. Bu hadis, yöneticinin konumunu ayrıcalık sahibi bir hükümdar olmaktan çıkarıp sorumluluk yüklenmiş bir emanetçi konumuna yerleştirir. Yönetici, halkın malını, canını, dinini ve onurunu korumakla yükümlüdür. Bu görevler yerine getirilmediğinde otoritenin meşruiyeti de tartışmalı hâle gelir.

İslam siyaset düşüncesinde halkın yönetici üzerindeki hakları oldukça geniş bir çerçevede ele alınmıştır. Bunların başında güvenliğin sağlanması gelir. Devlet, bireylerin can ve mal emniyetini korumak zorundadır. Adaletin tesisi de yöneticinin temel görevleri arasındadır. Mahkemelerin tarafsız işlemesi, suç ve ceza arasında denge kurulması, güçlü ile zayıf arasında ayrım yapılmaması İslam siyaset teorisinin temel beklentilerindendir. Bunun yanında ekonomik refahın korunması, yoksulların desteklenmesi ve kamu hizmetlerinin sunulması da yöneticinin sorumluluk alanına girer.

Öte yandan halkın da yöneticiye karşı birtakım yükümlülükleri vardır. Bunların başında, meşru otoriteye bağlılık gelir. Ne var ki İslam düşüncesinde bu bağlılığın sınırı vardır: “Allah’a isyanı emreden bir kimseye itaat edilmez” ilkesi, otoritenin çerçevesini çizen temel esaslardan biridir. Bu anlayış, yöneticinin hukukun ve ahlakın üzerinde bir konuma sahip olmadığını açıkça ortaya koyar. Zira yönetici de yönetilen de aynı ilahi hükümlere tabidir. İşte bu sebeple İslam siyaset düşüncesi, mutlak ve sınırsız iktidar anlayışına hep uzak durmuş, otoriteyi bir emanet ve sorumluluk bilinciyle ele almıştır.

Özellikle klasik dönem İslam âlimleri, toplum düzeninin korunması ile yöneticinin denetlenmesi arasında hassas bir denge kurmaya çalışmışlardır. Bir taraftan fitne ve kaosun önlenmesi amacıyla siyasi otoritenin korunması gerektiği savunulmuş, diğer taraftan yöneticilerin adaletten ayrılması durumunda nasihat ve eleştiri mekanizmalarının işletilmesi gerektiği belirtilmiştir. Bu çerçevede emr-i bi’l-ma’rûf ve nehy-i ani’l-münker ilkesi, hem bireysel ahlakı hem de siyasal hayatı kapsayan geniş bir sorumluluk alanı olarak görülmüştür.

İmam Mâverdî, yönetimin temel amacını dinin korunması ve dünyanın düzenlenmesi şeklinde ifade eder. Ona göre halkın huzuru ve güvenliği devletin temel görevidir. Yönetici bu görevi yerine getirebildiği ölçüde meşruiyet kazanır. Benzer şekilde Nizamülmülk de Siyasetnâme adlı eserinde hükümdarın başarısını halkın memnuniyetiyle ilişkilendirir. Adaletli bir yönetimin ülkeyi güçlendireceğini, zulmün ise devletleri yıkıma sürükleyeceğini vurgular.

İbn Haldun ise halk-yönetici ilişkisini toplumsal dayanışma kavramı üzerinden açıklar. Ona göre devlet, toplumun ortak iradesinin ve dayanışmasının ürünüdür. Yönetici ile halk arasındaki bağ zayıfladığında devletin gücü de azalır. Özellikle lüks, israf ve zulmün yaygınlaştığı dönemlerde yöneticiler halktan uzaklaşır ve devlet çözülme sürecine girer. Bu tespitler, İbn Haldun’un siyaset teorisini çağdaş yönetim tartışmaları açısından da önemli kılmaktadır.

Osmanlı siyaset düşüncesinde de benzer bir yaklaşım görülür. “Devlet-i ebed müddet” anlayışının merkezinde adalet kavramı bulunur. Osmanlı düşünürleri, adalet dairesi adı verilen modelle devletin devamlılığını açıklamışlardır. Bu modele göre adalet olmadan halk huzur bulamaz, halkın huzuru olmadan üretim gerçekleşmez, üretim olmadan vergi toplanamaz, vergi olmadan ordu ayakta kalamaz, ordu olmadan da devlet korunamaz. Böylece halk ile yönetici arasındaki ilişki karşılıklı bağımlılık temelinde şekillenir.

Modern dönemde İslam siyaset düşüncesi, yeni sorunlarla karşı karşıya kalmıştır. Demokrasi, insan hakları, katılım, şeffaflık ve hesap verebilirlik gibi kavramlar, klasik literatürde bu isimlerle bulunmasa da, halk ile yönetici arasındaki ilişkinin yeniden düşünülmesini zorunlu kılmıştır. İşte bu noktada, farklı coğrafyalardan Müslüman düşünürler, kadim birikimi çağın sorularıyla buluşturan özgün yorumlar geliştirmiştir.

Örneğin Muhammed Abid el-Câbirî (1936-2010), Faslı bir düşünür olarak, İslam’ın yönetim modeli ile demokrasi arasındaki ortak değerleri derinlemesine araştırmıştır. O, geçmişi okumuş, Arap-İslâm aklının yapısını eleştirel bir gözle yeniden değerlendirmiş ve geleneğin evrensel akıl ile diyalogunu mümkün kılacak bir “Rönesans” projesi önermiştir. Ona göre çağdaş yönetişim modelleri, istişare ve adalet gibi İslam’ın temel ilkeleriyle barışık bir dil geliştirebildiği ölçüde meşruiyet kazanabilir.

Bir diğer önemli isim olan Rahman el-Şarkavi ise farklı bir noktaya dikkat çeker: Halkın yönetici karşısındaki konumu. Ona göre İslam siyaset geleneğinde yöneten ile yönetilen arasında hiyerarşik bir tahakküm ilişkisi yoktur. Bilakis, “Allah’a isyanı emreden bir kimseye itaat edilmez” ilkesi, otoritenin sınırlarını çizen temel bir duvardır. Bu yaklaşım, yöneticinin mutlak bir erk sahibi olmadığını, aksine hukuk ve ahlakla bağlı olduğunu gösterir.

Günümüzde ise Taha Abdurrahman gibi düşünürler, tartışmayı daha da ileri taşır. O, demokrasi ve insan hakları gibi kavramların sadece Batı’dan ithal edilen kalıplar olmadığını, İslam’ın kendi iç dinamikleriyle bu ilkelere ulaşabileceğini savunur. Özellikle emanet ve istişare kavramlarını yeniden yorumlayarak, şeffaflık ve katılımcı yönetim gibi taleplerin İslam’ın özünde var olduğunu göstermeye çalışır.

Pakistanlı düşünür Mevdûdî, modern dönemde “İslam devleti” fikrini en sistemli biçimde formüle eden isimlerin başında gelir. Ona göre İslam, hayatın ibadet, siyaset, iktisat ve hukuk gibi her alanını kuşatan bütüncül bir nizamdır (din+devlet anlayışı). Bu nedenle laiklik ve Batı tipi milliyetçilik gibi kavramlara kesin bir karşı duruş sergilemiştir. Mevdûdî, Batı’daki egemenliğin halka ait olduğu “popüler egemenlik” anlayışını reddeder. Onun yerine, egemenliğin yalnızca Allah’a ait olduğu “İlahi egemenlik” (Hâkimiyet) ilkesini savunur. Demokrasiyi ancak bu ilke çerçevesinde, yani Allah’ın koyduğu sınırlar (şeriat) içinde bir yönetim biçimi olarak “teo-demokrasi” (İslami demokrasi) yorumuyla kabul eder. Mevdûdî’nin tasavvurunda yöneticiler, Müslümanların seçimiyle iş başına gelir, ancak asıl görevleri Allah’ın hükümlerini uygulamaktır. Bu modelde halkın katılımı, yöneticileri denetleme ve istişare (şura) yoluyla gerçekleşir.

Fazlur-Rahman ise bu konuda modern demokratik değerlerle İslami ilkeleri sentezlemeye çalışır. Ona göre devlet, gücünü doğrudan Müslüman toplumdan (halktan) alır. O, Tanrı’nın siyasi anlamda egemenlik sahibi olarak hareket etmediğini ve kanun koyucu olarak doğrudan bir rol üstlenmediğini ileri sürer. Bu yaklaşımıyla, halkın iradesini merkeze koyan bir “halk egemenliği” anlayışını savunur. Başlangıçta bir İslam devletinde başkanın (yöneticinin) halk tarafından doğrudan seçilmesi gerektiğini belirtir. Bu görüşünü, dört halife dönemindeki seçim uygulamalarına dayandırır. Ona göre yönetilenlerin yöneticileri eleştirmesi hem hak hem de dini bir görevdir. O, emr-i bi’l-maruf ve nehy-i ani’l-münker ilkesini doğrudan siyasal hayata uygular. Halk, yöneticileri “iyiliği emretme ve kötülükten sakındırma” ilkesi gereği eleştirebilir ve yanlış politikaları protesto edebilir.

Sonuç olarak İslam’da otorite ve riaye kavramları, yönetenlerle yönetilenler arasındaki ilişkinin ahlaki ve hukuki çerçevesini belirleyen iki temel unsurdur. Otorite, halkın üzerinde bir tahakküm aracı olmanın ötesinde, kamu yararını gerçekleştirmeye yönelik bir yetkidir. Riaye ise halkın korunmasını, gözetilmesini ve haklarının güvence altına alınmasını ifade eder. İslam siyaset düşüncesi, yöneticiyi bir güç sahibi olmaktan ziyade bir emanet taşıyıcısı olarak konumlandırır. Halkın huzuru, adaletin tesisi ve ortak iyiliğin gerçekleştirilmesi, bu emanetin temel hedefleridir. Bu sebeple İslam geleneğinde güçlü devlet idealinin yanında adil yönetim ideali de daima merkezi bir yer işgal etmiştir.