Picture of Mesut Şimşek
Mesut Şimşek

İyiliğin Politik Defosu

A+ A-

İyilik kavramı, insanlık tarihinin en kadim sözüdür dersek yanılmış olmayız. İnsanlığın ilk nesli, yaşamın ikamesini bu kavram çerçevesinde şekillendirdiği gibi pagan dinlerin umut ettiği ve ilahi dinlerin de normatif yaşam bilincinin kalbinde taşıdığı geniş bir anlam yelpazesine sahiptir. Tarih boyunca her inanç sistemi, her öğreti kendisine şifa olarak gördüğü ontolojik parametrelerini iyilik kavramının sorgulanamaz temsiline bırakmıştır. Bu zaviyede yapılmak istenen hayatı yeniden kurmak, varoluşu onarmak ve bu eşsiz görünen inanç sistemini yeryüzünün satır aralarında her dönem için yeniden inşa etmektir.

Modern çağlarla birlikte rasyonel aklın dünyayı yorumlama biçimlerinden olan ideolojilerde, bu geniş yelpazeye dahil olarak insanın en eski yeminlerinden biri olan iyilik kavramını kendi heybesinde taşımaktan büyük bir mutluluk duymuştur. Modern öncesi çağlarda olduğu gibi ideolojilerde kendi ontolojik hislerini ve ahlaki sezgilerini iyilik kavramı etrafında örmeye çalışmış, onu kendisini yeniden inşa eden bir dinamik olarak görmüştür.

Şüphesiz ‘iyilik’ tüm toplumlarda etik ve erdemli olanın en masum ahengini ifade eder. Fakat bu ahenk, kavramın tarihsel tecrübesine bakıldığında farklı fikirlerin dokunuşuyla yeni ve kendine has formunda ifade alanı bulmuştur. Bu bağlamda kendi semantik bağlamından sıyrılıp ontolojik üstünlük kurmanın bir ifadesine dönüşmüştür. İyiliğin zihinlerde beliren en yalın imgesi bu dokunuşlarla tedrici bir yolla defoya uğramış ve de anlamdan çok etkiye odaklanan bir varoluşu simgelemeye başlamıştır.

İnsanı yönlendiren, yeni forma sokan ve harekete geçiren temel dinamiğin anlamdan ziyade yarattığı etki olduğu gerçeğinden hareketle, iyilik kavramının zamanla saf anlamından koparak etkiye ve etkilemeye dönük bir üretim aracına dönüştüğü görülecektir. Zira modern zamanlarda temel ölçüt, eylemin saf niyetinden ziyade bıraktığı etkinin derecesine göre belirlenir olmuştur. Bu varoluşsal çözülme iyiliğin toplumsal alanda nasıl göründüğünü de köklü bir biçimde değiştirmiş onu içsel bir tecrübe olmaktan çıkarıp, dışa dönük bir gösteriye dönüştürmüştür.

Elbette ki bu dönüşüm doğal seleksiyondan nasibini almış olsa da düşünsel bir müdahalenin etkisi çok daha güçlüdür. Farklı fikir ve ideolojik inançlar, iyilik kavramının semantik sahasına sızarak kavramı kendi ontolojik parametreleriyle yeniden şekillendirilmiştir. Bu sebeple iyilik dediğimiz en saf ahengin doğal akışı erozyona uğrayarak kendi anlam akışını sürdüren bir kavram olmaktan çıkmış, belirli düşünce akışlarının yönlendirilmesiyle yeni anlam katmanlarının bir formu haline gelmiştir.

Bu yolla her ideoloji ya da yaşam felsefesi kendi ilkelerinin ulviliğini ve yaşam görüşlerinin meşruluğunu iyilik temelli bir yaklaşımla ifade etmiştir. Ve böylelikle iyiliğin ontolojik matrisi çoğul fakat ideolojik fikirlerle süslenmiş anlayışlara çevrilerek anlam palimsestine dönüşüp, ideolojik bir nesne haline gelmiştir.

Şüphesiz dünyayı ideolojik bir çerçeveden okuyan tüm formlar, kendi iyilik anlayışlarını üretirler. Bu doğal bir durumdur. Doğal olmayan ise üretilen iyilik anlayışları üzerinden kurulan ontolojik üstünlük duygusunun normatif çerçevede antagonistik bir çatışmaya dönüştürülmesidir. Antagonistik zeminde cereyan eden çatışma, kendisini ideolojik hiyerarşinin zirvesinde konumlandıran iyilik anlayışlarının tehditkâr ötekilikler yaratmsına sebep olur. İşte bu nokta iyiliğin en çok kan kaybettiği sahadır. Zira bu noktada iyilik ortak bir ahlaki arayıştan ziyade kimin haklı, kimin ‘bizden’ kimin meşru olduğunu ifade eden bir ayrıma dönüşür.

Bu dönüşümün en görünür izleri Türkiye topoğrafyasında en belirgin izleklerini taşır. Çünkü yüz yılı aşkın bir ömre sahip olan Türkiye’nin antagonistik çatışma yaşamadığı bir dönem yok gibidir. Bu gerçekliği kanıtlayan binlerce kayıt bulunabilir. Bu sebepten iyilik, bizim havsalamızda etik bir yönelimden ziyade hafızanın ve kimliğin beslediği bir kırılma hattını, bir sınır karakolunu ifade eder. Bir olay ya da olgu bir kesim için iyilik kabul edilebilirken, başka bir kesimin tehdit algısını harekete geçirebilir. Bu derin farklılık, sahip olduğumuz kolektif hafızanın derinliklerinde yatan örselenmelerin, iyilik hafızalarının farklılığına işaret eder. Bu yönüyle aynı olgunun farklı ve tehdit algısını harekete geçirici şekilde okunması, farklı toplumsal zeminlerin, tarihsel deneyimlerin ve farklı güvenlik algılarının zihnimizdeki anlam çemberleridir.

Türkiye’nin en majör problemlerine bakıldığında aslında bu anlam çemberinin keskin duvarlarına yansıyan hafıza portrelerine bakarız. Örneğin farklı etnik ve kültürel kimliklerin kamusal alandaki görünürlük talepleri bu talebi yükseltenler için insan haklarının ve eşit vatandaşlığın bir gereği iken, bazı kesimler tarafından güvenlik alarmlarını harekete geçiren bir tehdit olarak algılanabilmektedir. Benzer şekilde çeşitli inanç gruplarının hukuki ve toplumsal düzeyde tanınma beklentisi, kendi belleklerinde tarihsel bir iyileşme adımı olarak görülebilirken, yerleşik inanç çevrelerinde mevcut dini düzeni sarsabilecek bir risk şeklinde okunabilmektedir. Ya da göçmenlere yönelik insani yardımlar bir kesim için etik bir zorunluluk iken diğer kesimde toplumsal yapıyı bozan ciddi bir risk olarak görülebilir.

Bu sebeple Türkiye’de iyiliğin özüne uygun yeni bir tanımlama, farklı toplumsal bileşenlerin ideolojik ilkeleri yerine hafızalarını denkleme dahil eden bir etik zemine ihtiyaç duyar. Çünkü bu ülkede her ne kadar ideolojik referanslar iyiliğin sahasına sızmış olsa da onu dinamik kılan, ideolojik ilkelerin ardında yatan kolektif hafızanın hangi tarihsel acıdan doğduğu, hangi kırılmanın bir izdüşümü olduğudur. Farklı etnik, inançsal ve politik kesimlerin iyilik anlayışının birbiriyle temas edememesinin sebebi rasyonel bağlamda ideolojik ilkelerin ötesinde bu ideolojik ilkelerle ifadesini bulan hafızaların birbirini duymamasıdır. Bu yüzden Türkiye’de etik agonizm batıda olduğu haliyle ideolojik pozisyonların rekabet ettiği bir sahadan ziyade hatırlama biçimlerinin bir yuvası haline gelmektedir.

Hafıza temelli bir etik agonizm, tarafların kendi değerlerini dayatmasına itiraz ederek birbirinin hafızasına titizlikle yaklaşmasını öngörür. Bu durum mutlak bir uzlaşmayı zorunlu kılmaz. Mümkün de değildir. Fakat inşa edilmiş iyiliklerin arkeolojisinde yatan duygusal ve tarihsel zemini fark etme imkânı sunar. Zira Türkiye’de antagonistik çatışmayı derinleştiren şey kahir ekseriyetle değerlerin farklılığı değildir. Asıl sorun bu değerlerin ardında yatan sessiz ve sürekli üretilen hafızanın görünmezliğidir.

Hafıza temelli etik agonizmde iyilikler birbirine benzemek zorunda değildir. Ancak farklı kesimler birbirinin hafızasına sağduyulu bir şekilde kulak verdiğinde, ötekini düşmanlaştırma gücünü yitirir. Bu zemin antagonistik çatışmayı yıkıcı bir yok etme arzusundan çıkarıp, sınırları belli bir rekabete ve şiddetsiz bir karşılaşma alanına dönüştürür. Çünkü her şeyden önce iyilik kaybettiği saf anlamını yeniden bu noktada, hatırlamanın farklı yollarının birbirine değdiği o ince sınırda bulacaktır.

Sonuç olarak Türkiye’nin asıl ihtiyacı, iyilik hakikatinin tek bir merkezden dikte edilip ortaklaştırıldığı otoriter bir zemin değildir. Hafızaların birbirine zarar vermeden var olabildiği güvenli bir alandır. Bu karşılaşma ihtimali elbette toplumsal yarılmaları bir çırpıda kapatmayacaktır ancak birbirini duymanın ve anlamanın mümkün olduğu bu ortak zemin, yüz yılı aşkın süredir siyasal çatışmalarla örselenmiş bir toplumun iyilikteki politik defosunu onaracak ve şiddetsiz bir geleceğin yegâne teminatı olacaktır.