İyilik Takıntısı
- Tarih:
İyilik elbette iyidir. İnsan olmanın, vicdan sahibi kalabilmenin ve toplumsal hayatı yaşanabilir kılmanın en temel şartlarından biridir. Hiç kimse iyiliğin gereksiz, ahlakın değersiz ya da merhametin zararlı olduğunu iddia edecek kadar akıldan uzaklaşamaz. Ancak hayatta her iyi tercih, her zaman ve her şartta doğru tercih olmayabilir. Çünkü iyi olan ile doğru olan, çoğu zaman aynı yerde buluşsa da her zaman aynı anlama gelmez.
Burada amacımız, iyilik ve doğruluk kavramlarının felsefi tanımlarını tartışmak değildir. Bizim meselemiz çok daha pratik, çok daha siyasal ve çok daha can yakıcı bir noktada durmaktadır: Bu ülkede neden kötü, vasat ve ahlaken sorunlu insanlar çoğu zaman daha görünür, daha etkili ve daha belirleyici olurken; bilgili, ahlaklı ve nitelikli insanların büyük bir kısmı kendi potansiyellerinin çok altında kalmaktadır?
Bu sorunun cevaplarından biri, kanaatimce, iyi olma değil, iyi görünme takıntısıdır.
Özellikle siyasette ve devlet yönetiminde iyi olmak ile iyi görünmek arasındaki mesafe son derece kısadır. Hatta çoğu zaman bu iki kavram birbirine karıştırılır. İnsan, iyi görünme arzusunu öyle içselleştirir ki bir süre sonra yapılması gereken doğru davranışı yapma cesareti felç olur. Oysa siyaset; sadece iyi niyetlerin değil, doğru zamanlamaların, bedel ödemeyi göze alan tercihlerin ve gerektiğinde risk alabilme cesaretinin de alanıdır.
Yanlış anlaşılmasın. Burada “ahlaklı olmayalım”, “sert olalım”, “gaddarlaşalım” ya da “her türlü pragmatizm siyasette meşrudur” gibi son derece yüzeysel ve tehlikeli bir düşünceyi savunmuyoruz. Tam tersine, bizim asıl itirazımız, iyi görünme kaygısının zamanla bir çeşit siyasi atalete dönüşmesinedir. Anlatmaya çalıştığımız da bu durumun toplumsal ve kurumsal sonuçlarıdır.
Çünkü kötüler çoğu zaman doğuştan daha cesur oldukları için öne çıkmazlar; iyiler, gereğinden fazla steril, gereğinden fazla çekingen ve gereğinden fazla kusursuz görünmeye çalıştıkları için onlara doğal bir alan açarlar. Toplumun yıllardır süregelen ve artık bir feryada dönüşen “Bu ülkede neden bir tane bile adamakıllı siyasetçi çıkmaz?” serzenişinin sebeplerinden biri de tam olarak budur.
Bir babanın parkta düşen çocuğunu hemen kaldırması ilk bakışta son derece merhametli ve güzel bir davranıştır. Hiç kimse buna itiraz etmez. Fakat bu davranış, hiçbir ölçü gözetilmeksizin her seferinde tekrar edildiğinde, artık çocuk için iyi sonuçlar üretmemeye başlar. Çünkü çocuk her düştüğünde onu kaldıracak bir elin hazır olduğunu öğrendiğinde, kendi başına ayağa kalkmayı, denge kurmayı ve mücadele etmeyi öğrenemez.
Oysa babalığın asıl sorumluluğu, çocuğu her düştüğünde yerden kaldırmak değil, günün birinde kimse yanında olmadığında da ayağa kalkabilen bir insan yetiştirmektir. Bu yüzden bazen bir baba, çocuğunun düştüğünü görmesine rağmen hemen müdahale etmez. O an için merhametsiz, ilgisiz veya sert görünme riskini yani toplumsal baskıyı göze alır. Ancak bu tercih onu kötü bir baba yapmaz. Tam tersine, uzun vadede çocuğun iyiliğini düşündüğü için doğru olanı yapmış olur.
İşte siyasilerimizin tedirginliği de tam olarak bu dış gözlerin yargısıdır. Oysa merhamet, ölçüsünü ve geleceğe dair vizyonunu kaybettiğinde artık bir iyilik olmaktan çıkar, yapıcı bir felakete dönüşür. Unutulmamalıdır ki o anlık kötü görünmenin sonucu, kendi başına ayağa kalkabilen güçlü bir evlat, yani güçlü bir toplum olacaktır. Ve bu doğru davranışın sonucu, o anlık kötü görünmeye sonuna kadar değer.
Çünkü doğru olan, her zaman bize veya çevremize iyi hissettiren şeyi yapmak değildir. Doğru olan; durumun, sorumluluğun ve geleceğin gereğini yerine getirmektir. Dosdoğru olmak ise bunu istisnai anlarda değil, istikrarlı bir şekilde sürdürebilmektir.
Kanaatimce ülkemizdeki birçok nitelikli siyasetçinin yaşadığı trajedi de tam olarak budur. Bu ülkede karakter sahibi, bilgili, dürüst ve ahlaklı siyasetçiler yok değildir. Aksine, düşündüğümüzden çok daha fazla sayıdadırlar. İsimleri hiçbir şaibeye karışmamış, kamu vicdanında saygın bir yere sahip pek çok siyasetçi vardır. Ancak bu insanların önemli bir kısmı, her kritik eşikte doğru olanı yaparak meydanda sınanmak yerine, iyi görünmeye ve steril kalmaya devam etmeyi tercih etmektedir. Bu sebeple kitleleri peşinden sürükleyen birer “figür” olamazlar.
Oysa siyasette gerçek bir figür olmak, yalnızca karakter sahibi olmakla değil, o karakteri doğru adımlarla ve zor zamanlarda test etmeyi göze almakla mümkündür. Çünkü doğru olan tercih, çoğu zaman risklidir. Yanlış anlaşılmayı göze almayı gerektirir. Eleştirilmeyi, yalnız kalmayı, bazen alkış kaybetmeyi, bazen siyasi sermaye tüketmeyi, hatta yıllarca özenle inşa edilmiş kusursuz imajın zarar görmesini kabul etmeyi gerektirir. İşte tam bu noktada iyi görünme arzusu, siyasi cesaretin önündeki en büyük engellerden birine dönüşmektedir.
İyiler cesur değildir demiyoruz. Aksine, iyi kalabilmek başlı başına bir cesaret örneğidir. Cesareti çeşitlendirmekten bahsediyoruz. Çünkü siyasette gerçek bir figür olmak, çoğu zaman “üstüm kirlenmesin” kaygısından vazgeçebilmeyi gerektirir.
Bu cesaret tercih edilmediğinde ise siyaset kurumu, sahip olduğu muazzam nitelikli insan potansiyelini tam anlamıyla hayata geçiremez. Bunun bedelini de yalnızca siyasetçiler değil, toplumun tamamı öder. Siyasete, kurumlara ve geleceğe duyulan güvenin aşınmasında, kötü siyaset kadar; bu insanların doğru zamanda gerekli riskleri almaktan kaçınmasının da payı vardır. Bu nedenle, elindeki nitelikli potansiyeli yalnızca imajını korumak adına gerçekleştirmemek, “üstüm kirlenmesin” diye mücadeleden uzak durmak da topluma karşı işlenmiş sessiz bir sorumsuzluk biçimine dönüşebilir.
Elbette doğru siyaset yapmak her zaman siyasi başarıyı garanti etmez. Ancak milletimizin siyaset kurumuna yönelik giderek derinleşen toptancı güvensizliğini kırabilmek için, bu istisnalara her zamankinden daha fazla ihtiyaç duyduğumuz açıktır.
Bazı siyasetçilerin sıkça kullandığı cümleleri düşünelim:
“Şimdi buna sert tepki vermeyelim.”
“Bu konuyu çok açmayalım.”
“Kimseyi kırmayalım.”
“Bu kesim bizden rahatsız olmasın.”
“Şimşekleri üzerimize çekmeyelim.”
“Durduk yere ortalık gerilmesin.”
Bu cümlelerin her biri ilk bakışta son derece makul, son derece olgun ve son derece medeni görünebilir. Ancak hayatın her alanında olduğu gibi siyasette de sürekli geri çekilmek, sürekli steril kalmaya çalışmak ve sürekli herkes tarafından takdir edilme arzusu taşımak, uzun vadede doğru sonuçlar üretmez. Çünkü siyaset, sadece iyi niyet beyanlarının değil, aynı zamanda mücadele etme cesaretinin de alanıdır. Gerektiğinde ses yükseltmek, haksızlığın karşısında sertçe kavga etmek ve büyük riskler almak gerekir.
Elbette burada her sert tavrın doğru olduğunu iddia etmiyoruz. Her bağıran cesur olmadığı gibi, her uzlaşmacı insan da korkak değildir. Meselemiz saldırganlığı övmek ya da siyaseti kaba kuvvet yarışına dönüştürmek değildir. Burada savunduğumuz şey, gerektiğinde bedel ödemeyi göze alan siyasi cesarettir. Çünkü doğru olan davranış, her zaman estetik olarak güzel, yumuşak ve sevimli görünmeyebilir. Bunun sonucunda ise kimse kötü ya da zalim olmaz.
Bir doktor düşünelim. Hastasının vücudundaki kanserli dokuyu temizlemek için neşter vurmak zorundadır. O an yapılan şey dışarıdan bakıldığında acımasız görünebilir. İnsan bedeni kesilir, can yanar, kan akar. Fakat doktorun görevi, hastanın o an acı çekmesini engellemek değil, uzun vadede yaşamasını sağlamaktır. Eğer doktor, hastanın canı yanmasın diye neşter vurmaktan vazgeçerse, merhamet göstermiş olmaz, görevini ihmal etmiş olur.
Siyaset de çoğu zaman böyledir.
Bir toplumun kronikleşmiş sorunları karşısında sürekli geri çekilen, sürekli uzlaşan, sürekli steril kalmaya çalışan siyasetçi, aslında farkında olmadan mevcut çürümenin devam etmesine katkı sunabilir. Çünkü bazı sorunlar, ancak siyasi cesaret gösterildiğinde çözülebilir.
Belki de burada asıl sorulması gereken soru şudur: Bazı siyasetçiler gerçekten iyi oldukları için mi geri durmaktadır? Yoksa yanlış anlaşılmaktan, eleştirilmekten, yalnız kalmaktan veya yıllarca emek verdikleri siyasi imajlarını kaybetmekten korktukları için mi?
Bu sorunun cevabı her insan için farklı olabilir. Ancak şu ihtimali de göz ardı etmemek gerekir: Bazen iyi görünme arzusu, cesaretsizliğin en estetik kılığı haline gelebilir.
Bu ülkenin yaşadığı en büyük sorunlardan biri de tam olarak budur. Çünkü bu ülkede kötü insanlar, ahlaksız insanlar veya vasat insanlar eksik değildir. Fakat onların karşısına çıkabilecek nitelikli insanların önemli bir kısmı, kendi potansiyellerini gerçekleştirecek o son adımı atmaktan çekinmektedir. Sonuçta meydan boş kalmakta, boş kalan meydanı ise en cesur olanlar değil, cesur görünmekten çekinmeyenler doldurmaktadır.
Bu durum sadece siyasetçilere değil, toplumun tamamına ağır bir bedel ödetmektedir. Çünkü insanlar yıllar boyunca aynı vasatlığı, aynı korkuları ve aynı çekingenliği izledikçe; siyasete, kurumlara ve geleceğe olan güvenlerini kaybetmektedir. Belki de bu yüzden bugün toplumun en büyük ihtiyacı, kusursuz görünen siyasetçiler değil, gerektiğinde kusurlu görünmeyi göze alabilen doğru siyasetçilerdir.
Bu ülkenin iyi insan eksiği yoktur.
Bu ülkenin, iyi görünme konforundan vazgeçebilecek insan eksiği vardır.
Bu ülkenin, alkıştan mahrum kalmayı göze alabilecek insan eksiği vardır.
Bu ülkenin, yanlış anlaşılmayı göze alabilecek insan eksiği vardır.
Bu ülkenin; gerektiğinde kavga etmeyi, gerektiğinde bedel ödemeyi ve gerektiğinde yalnız kalmayı göze alabilecek doğru insanlara ihtiyacı vardır. Çünkü bazen bir insanın millete karşı en büyük sorumluluğu, iyi görünmek değil, dosdoğru olmaktır. O steril, pürüzsüz ve herkesi memnun etmeye çalışan iyi görünüşten vazgeçmek, bu memlekete yapılabilecek en büyük, en hakiki iyiliktir.
Sizin ahlakınızdan şüphem yok. Ama bu ülkenin sizin vicdanınıza değil, cesaretinize ihtiyacı var.




