Picture of Orhan Gazi Gökçe
Orhan Gazi Gökçe

Kabuk

A+ A-

“Tanrı bize fındık verir ama kabuklarını kırmaz.” cümlesine rastladım Franz Kafka’nın Yalnızlık Sahip Olduğum Tek Şey isimli eserinde.Kafka kendine özgü üslubuyla sert ama sahici hakikati çıplak hâliyle önüme bıraktı. Bu cümlede ne bir teselli dalı uzatıyor bize Kafka ne de romantik bir umut pazarlamasına girişiyor. Hayatın kaidesi insanın çabasına ve sa’yi üzerine kurulu. Tanrı’nın merhameti ve insanın iradesi işte bu kabukta sırlanıyor. İçle dış arasındaki bağ işte burada örülü.

Âdem’e isimleri öğreten kudret, sözün ve fiilin sebeplerini çözme işini insana veriyor ve onu bu yönüyle tefrik ediyor. İnsan kabuğu kırma cezasıyla değil iradesine, sabrına ve mesuliyetine münasip bir mesaiye koşuluyor. Kabuk; serttir, çetindir içindekine nispetle arazdır cevher değildir ancak cevher kabuğa muhtaçtır. Türlü çetinlikte kabuklarla çevrili hayatın özüne insan çeşitli ve yerinde hamlelerle ulaşabilir.

Kabuğu kırmak da bir usul gerektirir. Nitekim emekle temas etmeyen hiçbir şeyin değeri yoktur ve insanın ruhunda kök salmaz. İnsanın ontolojik farkı tam da buradadır. Hayvan içgüdüsüyle yaşar; taş, yerinde durur; bitki, kendisine düşen zamanı bekler. İnsan ise bekleyemez, harekete geçmek durumundadır. Seyirden kesilemez. Beklediği anda çürümeye başlar. İnsan, kendisine verileni olduğu hâliyle kabul edemez; onu dönüştürmek, yeniden üretmek zorundadır. İmkân, kullanılmadığında insanın aleyhine işlemeye başlar. Kullanılmayan, heba edilen kabiliyet israf edilen bir ömür demektir.

İnsan tamamlanmış bir varlık değildir. Eksik doğar, eksik yaşar ve bu eksikliğin farkında olduğu ölçüde olmaya çabalar. Kabuk işte bu eksikliğin görünür hâlidir. İnsan, kabuğu kırmaya yöneldiği anda eksikliğini inkâr etmez; yolun ondan geçtiğini kabul eder. Bu kabul, insanı edilgenlikten kurtarır. “Bana verilmedi.” diyen insan durur; “Verilenle ne yapacağım?” diyen insan ise elindeki işe kıymet vererek hayatı dokumaya devam eder.

Mesuliyet bir ahlâk söyleminden öte varoluşun bizzat özüdür. Sonunda bir ödülü yahut cezayı iktiza etmesi bakımından değil irade etmenin, karar vermek gibi başka hiçbir canlının sahip olmadığı hayat emaresine ilişkindir bu mesuliyet.

Tanrı’nın kabuğu kırmaması insanı başıboş bıraktığı anlamına gelmez bilakis onu ciddiye aldığına bir işarettir. “Sen varsın.” demektir bu. İlham bu fark edişten doğar. İnsan, en derininde var etmekle yaratıcının kendisine güvendiğini hissettiği anda harekete geçme gücünü bulur. Bu meyilden öte bir şeydir. Kabuğun kendisi zorun bir temsili değildir esasen insanın kırmasına değdiği için anlamlıdır. İnsan her kabuk kırma denemesinde yaşamın bilincini edinir. Bundan geri kaldığında bu bilinç söner.

Hayat, insana hazır bir anlamla sunulmamıştır ama ona anlam üretme kudreti verilmiştir. Bu kudret fiile dönüştüğünde Tanrı’nın insandan muradı hayat bulur. Hayat alacaklı olduğumuz bir pazarlık yeri değildir. İnsana vaadedilen pürüzsüz bir konfor alanı değil ileri geri hamlelerle genişleyen bir imkân denizidir. İnsan evvelemirde en çok da kendi benliği etrafında kalınlaşan kabuğunu kırmaya azmettiği kadar yücelir. Kendi dünyamızdaki katmanları kabuk kırarak fark edebilir o katmanlardaki başka hâllerimizle tanışabiliriz.

Okumak, yazmak, sohbet etmek, yeni şehirler görmek, olan bitene başka bir gözle bakmayı denemek, en azından eve giden yolu değiştirmek insanın kendi kabuğunu kırması için basit ama etkili yollardır. Kabuk kalınlaştıkça içindekinin lezzeti çoğalmaz. Kabuk bağlayıp durmak, kabuğuna çekilmek belki kaplumbağalar için anlamlıdır, buna bir sözüm yok ancak insan daha çok soğan gibidir, soyuldukça her kabuk katmanında en lezzetli yerine, hakikatine biraz daha yaklaşır. Belki bu biraz göz yaşartıcı olabilir ancak soğanın cücüğü için buna değmez mi?