Picture of Turgay Ovalı
Turgay Ovalı

Kader ve İrade: İslam Siyaset Düşüncesinde Siyasi Sorumluluk Felsefesi-2

A+ A-

Bir önceki yazıda, Emevi iktidarının meşruiyet krizini perdelemek için başvurduğu Cebir ideolojisini ve bu anlayışın siyasi sorumluluğu nasıl askıya aldığını tartıştık. Gördük ki, ilahî iradenin mutlak belirleyiciliği altında insan fiillerinin anlamsızlaştığı bir zeminde, yöneticilerin zulmü ‘ilahi kaza’ya havale edilirken, tebaanın itaati de adeta mukadder bir yazgıya dönüşüyordu. Ancak bu yaklaşım, İslam’ın özünde yer alan adalet, emanet ve nihai hesap gibi kavramlarla ciddi bir gerilim doğuruyordu. Peki, insanı pasif bir nesneye indirgeyen bu determinist okumaya karşı ilk sistematik itiraz nereden ve nasıl yükseldi? İşte ikinci yazımızda bu sorunun izini sürecek; Kaderiyye ekolünün insanın özgür iradesine yaptığı vurguyu, bu özgürlük anlayışının ilahi adalet ile kurduğu zorunlu ilişkiyi ve tüm bu metafizik tartışmaların siyasi hesap verebilirliğin doğuşuna nasıl kaynaklık ettiğini ele alacağız. Zira Kaderiyye’nin ‘insan fiillerinin yaratıcısıdır’ söylemi, teolojik bir polemik olmakla birlikte yöneticilerin fiillerinden de sorumlu tutulabileceği fikrinin ilk habercisidir. Bu tartışmanın Mutezile tarafından nasıl derinleştirileceği ise bir sonraki yazımızın konusu olacak.

Sorumluluğun Metafizik Temeli: Kaderiyye ve İnsanın Özgürlüğü

Emevi iktidarının cebir ideolojisini sistematik olarak yaydığı ve muhalefeti bu ideoloji üzerinden gayrimeşrulaştırdığı bir dönemde, insanın fiillerinde özgür olduğunu savunan ilk cesur seslerin en önde gelenleri Ma’bed el-Cüheni (ö. 699) ve Gaylan ed-Dımeşki’dir (ö. 743). Her ikisi de birer kelamcı olan bu âlimler, Emevi zulmüne karşı siyasi muhalefetin entelektüel öncüleridir.

Ma’bed el-Cüheni, İslam düşünce tarihinde “kaderi inkâr eden ilk kişi” olarak anılmaktadır. Ancak buradaki “inkâr”, kaderin bütünüyle reddi değil, Emevilerin istismar ettiği cebir anlayışına karşı çıkıştır. Ma’bed’in meşhur sözü “kader yoktur, işler yeniden olmaktadır” ifadesi, aslında insanın fiillerinde özgür olduğuna ve olayların önceden belirlenmediğine işaret eder. Zira Kur’an-ı Kerim’de insana kendi çabasının karşılığının verileceği (Necm, 39-40), hiçbir günahkârın başkasının günahını yüklenmeyeceği (En’am, 164) defalarca beyan buyrulmuştur. Ma’bed’in bu çıkışının siyasi arka planı açıktır: Emevi iktidarı, zulümlerini ilahî takdire havale ederek meşruiyet aramış, ancak Ma’bed buna karşı çıkarak hiçbir yöneticinin yaptığı haksızlığı kaderin perdesi ardına saklayamayacağını ima etmiştir. Nitekim bu görüşleri sebebiyle dönemin Emevi valisi Haccac tarafından idam edilmesi, kader tartışmasının salt teorik bir mesele olmadığını, doğrudan siyasi iktidarın meşruiyet zeminine müdahale olduğunu göstermektedir. Bununla birlikte Ma’bed’in, Allah’ın ilminin ve takdirinin ezelîliğini inkâr ettiği şeklinde bir ithamdan ziyade, onun itirazının Emevilerin keyfî yorumlarına yönelik olduğu Ehlisünnet çizgisinde genellikle ifade edilir. Ma’bed’in mücadelesi, işte bu dengenin bozulduğu bir noktada, siyasi sömürüye karşı adaletin sesi olmuştur.

Gaylan ed-Dımeşki ise bu mücadelenin bir sonraki halkasını temsil eder. Şam’da yaşayan ve Emevi sarayına yakın bir konumda bulunan Gaylan, saray entrikaları ve iktidarın yozlaşmasına bizzat tanık olmuştur. O, Ma’bed’in başlattığı özgür irade vurgusunu daha da sistematize etmiş ve açıkça siyasi bir muhalefet platformuna dönüştürmüştür. Gaylan’a göre, insan kendi fiilinin gerçek failidir, Allah ise insana bu fiilleri işleyebilecek kudreti (istitaa) önceden vermiştir. Bu kudret, fiilden önce insanda mevcuttur ve insan onu kullanarak seçimlerini yapar. Bu görüşün siyasi sonucu nettir: Halife veya yönetici, yaptıklarından bizzat sorumludur ve adaletsizlik durumunda azledilmeyi hak eder.

Gaylan’ın bu düşünceleri, Emevi halifesi Hişam bin Abdülmelik döneminde doğrudan sarayda tartışılmıştır. Kaynaklar, Hişam’ın huzurunda yapılan bir münazarada Gaylan’ın, halifenin huzurunda dahi özgür iradeyi ve yöneticinin sorumluluğunu cesurca savunduğunu aktarmaktadır. Ancak bu cesaret onun sonunu getirmiş, Hişam’ın halefi II. Velid döneminde önce eli kesilmiş, ardından idam edilmiştir. Gaylan’ın bedeni, iktidarın muhalif düşünceye karşı verdiği açık bir gözdağı olarak Şam kapılarından birine asılarak teşhir edilmiştir. Böylece Kaderiyye’nin iki öncü ismi Ma’bed ve Gaylan, aynı kaderi paylaşmış, iktidarın belirlediği teolojik sınırların dışına çıkan her düşünce, celladını er ya da geç bulmuştur. Ma’bed el-Cühenî ile başlayan cesur ses Gaylan’ın kanlı bedeniyle suskunlaştırılsa da, sorduğu sorular ardında bir daha asla kapanmayacak bir kapı bırakmıştır: İnsan özgürse, iktidar da sorgulanabilir.

İlahi Adalet (Adl) Vurgusunun Siyasi Anlamı

Kaderiyye’nin en güçlü argümanı, ilahi adalet (adl) kavramı üzerine inşa edilmiştir. Adl düşüncesine göre Allah âdildir ve asla zulmetmez. Kur’an’da Allah’ın kullarına zulmetmediği, bilakis insanların kendi kendilerine zulmettiği açıkça belirtilir. Eğer insanın fiilleri tamamen Allah tarafından yaratılıyor ve insan bu fiillerde hiçbir etkiye sahip değilse, o zaman Allah’ın insanları bu fiillerden dolayı cezalandırması adaletsizlik olur. Bu durum, ilahi adalet sıfatıyla bağdaşmaz.

Bu teolojik akıl yürütmenin siyasi sonuçları doğrudandır. Eğer Allah zalim değilse ve kötü fiiller insana aitse, o zaman zalim yöneticinin “Allah beni böyle yarattı” veya “bu Allah’ın takdiri” şeklindeki savunması tamamen geçersizdir. Zulüm, Allah’ın iradesine değil, insanın seçimine aittir. Bu basit ama güçlü mantık, Emevi iktidarının cebir ideolojisini kökünden sarsmıştır. Çünkü iktidarın meşruiyetini ilahi takdire bağlayan söylem, tam da bu noktada çökmektedir: Eğer zulüm insanın seçimi ise, zalim yönetici Allah’ın değil, kendi nefsinin arzularının peşinden gitmektedir.

Kaderiyye’nin bu yaklaşımı, siyasi hesap verebilirliğin metafizik temelini atmıştır. İnsan, fiillerinde özgür olduğu için sorumludur, sorumlu olduğu için de dünyada ve ahirette hesap verecektir. Bu hesap, sıradan insanlar kadar yöneticileri de bağlamaktadır. Hatta yöneticiler, ellerindeki güç ve yetki nedeniyle daha ağır bir sorumluluk altındadır. Bu anlayış, Emevi halifesini sorgulanamaz bir konumdan çıkarıp, tıpkı diğer insanlar gibi eylemlerinden hesap vermesi gereken bir fail konumuna indirger. İslam siyaset düşüncesinde yöneticinin hesap verebilirliği fikrinin ilk sistematik ifadelerinden biri, işte bu Kaderi teolojinin ürünüdür.

Siyasi Hesap Verebilirliğin Doğuşu

Kaderiyye’nin insanın kendi fiilinin yaratıcısı (hâlık) olduğu görüşü, İslam siyaset düşüncesinde bir dönüm noktasıdır. Bu görüş, ilk kez yönetici ile yönetilen arasındaki ilişkiyi bir sorumluluk ilişkisi olarak kurgulamıştır. Yönetici, Allah’ın yeryüzündeki gölgesi veya kaderin kaçınılmaz bir sonucu değil, toplumun kendisine emanet ettiği yetkiyi kullanan ve bu yetkinin hesabını vermesi gereken bir insandır. Bu fikir, daha sonra Mutezile tarafından çok daha sistematik bir şekilde işlenecek olsa da, özü itibarıyla Kaderiyye’ye aittir.

Kaderiyye’nin siyasi hesap verebilirlik anlayışı, aynı zamanda muhalefet hakkının da temelini oluşturur. Eğer yönetici eylemlerinden sorumlu ise ve bu eylemler adaletsizlik içeriyorsa, bu adaletsizliğe karşı çıkmak meşrudur. Ma’bed ve Gaylan’ın bizzat kendi hayatlarıyla ödedikleri bu bedel, muhalefetin hakkı, hatta görevi olduğu fikrini beslemiştir. Nitekim Gaylan ed-Dımeşki, Emevi sarayına yakın bir konumda olmasına rağmen, iktidarın yozlaşmasını gördüğünde eleştirmeyi seçmiştir. Onun seçimi, Kaderi pozisyonun siyasi ahlakını özetler: Doğruyu söylemek ve zalime karşı durmak, insan iradesinin onurlu bir eylemidir.

Ne var ki Kaderiyye’nin bu özgürlükçü çıkışı, iki temel sorunla karşı karşıya kalmıştır. Birincisi, Emevi iktidarının acımasız bastırma aygıtı karşısında örgütsüz ve savunmasız kalmaları olmuştur. Ma’bed ve Gaylan’ın idamları, Kaderiyye’yi lider kadrosundan mahrum bırakmış ve hareketin kurumsallaşmasını engellemiştir. İkincisi ve belki daha önemlisi, insanın fiillerinde tamamen özgür olduğu fikri, teolojik açıdan Allah’ın mutlak irade ve kudretine bir sınırlama getiriyor mu sorusudur. Bu soru, bir sonraki bölümde ele alacağımız Mutezile’nin daha rafine ve sistematik yaklaşımının da çıkış noktası olacaktır. Kaderiyye, cesur bir başlangıç yapmış ancak bu başlangıcı tutarlı bir teolojik-siyasi sisteme dönüştürmek Mutezile’ye nasip olmuştur.