Picture of Murat Erol
Murat Erol

Kadimden Moderne “Millet” Kavramının Seyri

A+ A-

Genel Olarak

Günümüzde millet kavramının yüklediği anlamları ve konumlanışlarını netleştirmek için belli hususları açıklığa kavuşturmak gerekmektedir. Zaten bilinen belli hususları net bir şekilde ve tarihi seyir içerisinde ele alarak, millet kavramıyla ilgili farklı düşünceleri genel hatlarıyla tasniflemeye çalışacağız. Böylelikle süregelen pratiklerle ilgili belli hususları ortaya koyacağız.

Kavramın İslâmî inanç ve düşünce zemininde yüklendiği anlamlarına ve kapsamına kısaca belli görüşler çerçevesinde değineceğiz. Sonrasında Osmanlı İmparatorluğunda ortaya çıkan millet anlayışı çerçevesinde bir sistem olarak adlandırılan “milletler sistemi”ni ele alacağız. Sonraki süreçte ise, modernleşme döneminde Osmanlı’da milletin dönüşümü ve bunun Cumhuriyete taşındığı süreçleri tartışacağız. Bu kapsamda genel teorideki millet kavramını ele almış olacağız. Nihai olarak varmak istediğimiz temel nokta ise, “milletler sistemi”nden modern millete geçerken Osmanlı’da ve Cumhuriyetteki millet tanımlamalarını tartışarak günümüze kadar devam edegelen belli hususlar olacak.

*

Türkçe’de millet kavramının kendi tarihî seyri içinde yerleşik bir kavram olduğunda şüphe bulunmamaktadır. Kavramın Arapça kökleri ve kök anlamları yanında Osmanlı dönemindeki uzun pratikler çerçevesinde yüklendiği anlamlar net ve somut bir içerik taşımaktadır. Hatta bu pratiklerin, modern millet anlayışının yoğun soyutlamalarına karşın, yalın ve somut olduğu da görülmektedir.

Batı Avrupa’da gelişen ve kendine özgü tarihî bir seyri bulunan modern “milliyetçilik” akımının 19. yy. başlarından itibaren Osmanlı’ya verdiği zararlar karşısında, Osmanlı’nın belli savunma mekanizmaları oluşturarak tehlikeyi bertaraf etme çabasına giriştiği söylenebilir. Saray ahalisine ait sıfat olan “Osmanlı”lığın tüm halka teşmil edilmesi, bir anlamda “milli kimlik”in tabiiyet/vatandaşlık olarak somut ve sınırları belirli bir şekilde ortaya çıkması acil tedbir niteliği taşıyordu. Vatandaşlık, hem coğrafi sınırları siyasi sınırlar haline getirmekle kalmamış aynı zamanda vatana dönüştürmüştür; din ve mezhep fark etmeksizin tüm ahaliyi de “Osmanlı” olarak adlandırmıştır. 1869 Tabiiyet-i Osmaniye Kanunnamesinin ardından, 1876 Kanun-ı Esasisinin 8 inci maddesi bu hususu anayasal kural haline gelmiştir.

Millet kavramının, modernleşme döneminde nation kavramıyla buluşmasına kadar kendine ait bir mecrası ve niteliği bulunuyordu. Her ne kadar günümüzde yaygın olarak modern dönemdeki anlamı baskın gelse de, kavramın kültürelliği hiçbir zaman bütünüyle geri çekilmemiştir. “Millet” kavramının “nation” kavramına karşılık olarak seçilmesi, kavramın tartışmalar içerisinde giderek etnik bir öze doğru açılmasına da etki etmiştir. Doğal olarak kavram tarihi seyri içindeki anlamlarını kısmî olarak muhafaza ederken, diğer yandan modern millet kavramının anlamını, son olarak ise etnik bir katmanı da bünyesine katmıştır.

Millet Kavramının Kökleri Ve Etimolojisi

Millet kavramının etimolojik ve kavram olarak yolculuğu son derece uzun ve renklidir. Kavramın kökü, İbrânice ve Ârâmice’de melel olarak ilginç bir şekilde “konuşmak, söylemek”mille olarak da “kelime, söz” anlamına dayanmaktadır. Arapça’da ise, “ezberden yazdırma, dikte etmek” anlamlarında kullanılan imlâl (“imlâ”) kökünden türemiştir. Buradan türeyen millet kavramı, “işitilen ve okunan bir şeye dayanması” veya “dikte edilmesi ve yazılması” bakımlarından “din”in karşılığında kullanılmış; kavrama “izlenen, gidilen yol” anlamı verilmiştir.[1] Ortaylı’ya göre de millet kavramı, İslâmî literatürde din ile eş anlamlı olması yanında belli bir dinin mensuplarını ifade etmiştir.[2] Kenanoğlu da, Kur’an-ı Kerim’de geçen “millet” kavramlarının “din” anlamında kullanıldığını ifade etmektedir.[3]

Millet kavramında, uzun yüzyıllar boyunca İslâm inanç ve düşüncesindeki anlamlar belirleyici olmuştur. Kavramın, sadece bir din ayrımını ifade etmekle kalmayıp daha özel anlamları da kapsamına aldığı görülmektedir. Değerler bağlamında somut bir toplum yapısı yanında somutlaşmaya müsait belli çerçevelemeler dikkati çekmektedir. Recep Şentürk’ün detaylı açıklamalarıyla devam ettiğimizde kimi âlimlerin genel yaklaşımlarının özünü de görmüş olacağız: Farabi, milleti “bir topluluğun baş yöneticisinin koyduğu şartlarla mukayyet görüş ve davranışlar” diye tanımlamıştır. Bu topluluk, aşiret gibi küçük de olabilir ümmet gibi büyük topluluklar da olabilir. İnanç ve davranış ilkelerini ifade eden millet, farklı büyüklükteki topluluk yapılarının siyasi birim olarak ortaya yasalar bütününü de böylelikle ifade eder. Farabi’ye göre, böyle bir topluluğa hükmeden erdemli yöneticinin koyduğu “millet” de erdem olacaktır. Yönetici dinden çıkardığı ilkeler ile erdeme ulaşabilir. Bu düşüncesinden hareketle Farabi, din ve millet kelimelerinin hemen hemen aynı anlamda olduğunu sonucuna varmıştır. Gazzalî, insanın varlığını sürdürebilmesi için belirli, âdil ve toplayıcı bir esasa dayanan karşılıklı yardımlaşma ve himayeye, davranış ve ilişkilerinin iyi ve doğru olacağı bir toplum içinde yaşamaya muhtaç bulunduğunu, bu toplumu oluşturma keyfiyetine millet ve şeriat denildiğini ifade etmiştir. Şehristânî ise, insanların gerek hayatlarını sürdürmek gerekse ahirete hazırlanmak için birlikte yaşamaya ihtiyaç duyduklarını, bu toplum yapısının yardımlaşmayı ve birbirini himaye etmeyi sağlayacak biçimde oluşması gerektiğini ve birlikteliğin bu şekildeki teşekkülüne millet denildiğini yazmıştır. Toplumu meydana getiren fertlerin kendisine millet denmez; cemaat, kavim, ümmet veya ehl-i millet adı verilir. Elmalılı Hamdi Yazır’a göre ise, millet kelimesi mecazen “ehl-i millet” anlamında da kullanılır ve bir dine mensup kimseler kastedilir. İslâm kaynaklarında diğer din mensupları, kendi özel adlarıyla veya millet kelimesiyle terkip oluşturarak anılmaları yanında “taife” (topluluk, grup, cemaat) kelimesiyle terkip halinde de anılırlar (tâifetü’l-Yehûd, tâifetü’n-Nasârâ gibi).[4] Yazır, eski kök anlamı da ifade ederken Osmanlı pratiğini de tanım çerçevesine almıştır. Bu kapsamda tâife[5] kavramının da Osmanlı pratiğinden kullandığını da ifade etmek gerekiyor.

Cürcani ise, önemli eserinde milleti şu şekilde tanımlamıştır:

“(Millet) Din gibidir. Yüce Allah’ın kullarına, ilahi huzura ulaşmaları için, Peygamberlerinin dilinden koymuş olduğu hükümlerdir.

Millet ile din arasındaki fark şudur: Millet, sadece isnad edilen bir peygambere izafe edilir.

Millet; Allah’a veya Peygamberin ümmetinden bir kişiye izafe edilerek kullanılmaz. Yani şeriata mensub ferdler için değil de, ancak şeriatı taşıyanlar için kullanılır. Onun için; Allah’ın milleti, denilmediği gibi, benim milletim veya Zeyd’in milleti de denilmez. Ama, Allah’ın dini, Zeyd’in dini, denilir.

Millet; Allah’ın koyduğu şeriata uygun şeye denir. Din ise, itaat anlamında olup, onu yerine getiren kişi için kullanılır. Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurulmuştur: “İbrahim’in milletine (dinine) hanif olarak tabi olun.” (Al-i lmran: 65)”[6]

Genel olarak İslamî klasik dönemde kavramın dine yakın anlamda kullanıldığı anlaşılmaktadır.

Kavramın kökü ve sonradan kazandığı anlamlar, bir şekilde topluluk olma, birlikteliği sağlayan söz, söylemek gibi anlamları üzerinden katman oluşturmaktadır. Aynı anlam ve değerler çevresinde toplanan topluluk, başka bir ifadeyle, aynı yönde yol alan topluluk gibi anlamlar Osmanlı’da olduğu kadar modern millet anlayışında da bir karşılığı olan anlam katmanlarıdır. İslam inanç ve düşünce sisteminde millet bu çerçevede iken, kavim kavramının etnisite, soy göndermeleri ve belirlemeleri olan kavram olarak kullanıldığı görülmektedir. Bu bakımdan millet ile kavim erken dönemde ayrıl olarak kullanılmış, kavim soy’a denk düşerken, millet değerler, inançlar bağlamında bir yanıyla manevi bir içerik kazanmıştır. Dolayısıyla İslam inanç, düşünce ve kültüründe millet kavramının iki-üç yüzyıldır kullanılagelen millet anlayışıyla bütüncül bir bağı görülmemektedir. Osmanlı’daki millet belirlemesinin de modern millet anlayışıyla yine bütüncül bir bağı bulunmadığı gibi, yoğun soyutlamalar içeren modern millet anlayışına karşın Osmanlı’nın millet sistemi somuttur ve çerçevesi belli bir yapı taşımıştır. Bu tespitlerde, millet kavramının son yüzyıllarda seküler bir öz kazanmış olması tek başına bir belirleyicilik taşımaz. Sadece sekülerlik tek başına bir belirleme kıstası değildir. Osmanlı’daki durum bir inanç anlamında ayrımdır, inanca dair olması onun insanların mensubiyetleri veya inançları üzerinden tasniflenmesi de salt inanç veya din pratiği değildir. İnsanların dinlerine göre sınıflandırılması bu yanıyla dünyevi/seküler bir öz taşır. 

Osmanlı’da “Millet” Ve “Millet Sistemi”

İfade ettiğimiz gibi Osmanlı’nın millet pratiği/uygulaması somut ve çerçevesi belli bir sisteme dayanmıştır. Bu sistemi doğru-yanlış, eksik-fazla bağlamında tartışmak yerine bu çalışma kapsamında, anlama çabasına girişerek, sonrasındaki dönemlerdeki anlayış ve uygulamaların mantık dizilimini belirlemiş ve ortaya koymuş alacağız. Bu nedenle Osmanlı’nın millet sisteminin genel tanım çerçevesine atıflar yapma niyetimizi muhafaza ederek, müteakip çalışmalarda, modern millet anlayışına geçişin görüldüğü 19. yy. anlayışı ve düşüncelerini anlamaya, tahlil ve tahkik etmeye çalışacağız.

Osmanlı’da halkı gruplandırmada temel kıstas din ve mezhep kıstası olmuştur. Buna göre, farklı ırk veya etnisitelere sahip toplulukların bu farkları göz önüne alınmadan dinlerine göre gruplandırılmışlardır. Bu grupların her birine “millet” denilmiştir.[7] Hatta bir yandan da mezhepsel ayrımlar da yapılmıştır. Ermeniler’in hepsi tek bir Ermeni milleti olarak görülmemiş, Gregoryen (Ermeni ismiyle), Katolik Ermeni (Katolik ismiyle) şeklinde iki millet halinde teşkilâtlanmıştır. XIX. yüzyılda 1850’den sonra Protestan taifesi içinde yer alan Ermeniler de olmuştur. Zamanla Protestanlık tanınınca Ermeniler üç millete mensup hale gelmiştir. [8] Fatih döneminde başlayan ve kavramın evvelki anlamlandırmalarıyla belli oranda bir uyum içeren “milletler sistemi” 19. yy’a kadar uygulanmıştır.[9] Değişik nüfus yapılarının mesleki statülerine bakılmadan dinlerine göre sınıflandırıldığını belirten Karpat’a göre, bu sistem İstanbul’un fethinden sonra ortaya çıkmıştır. Mahalli düzeyde, millet sistemi, ruhanilerce temsil edilen cemaatlerce desteklenmiştir. Bu mahalli cemaatler, kendi idareleri konusunda kilise otoritesine karşı değil hükümet temsilcilerine karşı sorumluydular. Karpat’a göre bu sistem 18. yy sonuna doğru eski işlevinden uzaklaşmaya başlamıştır.[10] Fatih döneminden önce ise gayrimüslimlerin özerk bir statüsü olmadığını da belirtmek gerekiyor.[11]

Milletlerin gerek merkezi ve gerekse yerel başları kendi seçmenleri tarafından seçilirlerdi ve bu durumu padişahın bir beratla veya fermanla onaylaması gerekirdi. Resmi hiyerarşi içinde bunlara bir rütbe verilmişti ve 19. yüzyıldan sonra yerel idari meclislerin üst düzey üyeleri oldular. Böylece, milletlerin başları sisteme yabancı olarak görülmedikleri gibi bürokratik organın organik parçaları olarak da kabul edildiler. Yerel cemaatin ve kendine özgü yönetiminin dini yetkililere karşı değil genellikle subaşı olan hükumet temsilcisine karşı sorumlu olduğunu belirtmek gerekir. Çorbacı, kocabaş, knez, voyvoda (ikinci ve üçüncü unvanlar eski Slav unvanlarıdır.) merkezi hükümet nezdinde kendi köylerini ve hatta şehirlerin temsil ederlerdi ve hükümetin bunlara verdiği belli görevler vardı. Düzeni tesis etmek, zamanı gelen vergileri toplamak, (mali) cezaları toplamak gibi. [12]

Hâkim ve yaygın görüş, gayrimüslimlerin Osmanlı Devletin bünyesinde, millet sistemi adı verilen ve her dini mezhebin idari, mali, adli hatta cezai bakımdan kendi ruhani reisinin idaresi altında bulunduğu bir sistemle idare edildiği yönünde şekillenmiştir. Bu görüşlere göre gayrimüslim gruplar otonom veya yarı otonom olup adeta devlet içinde devlet statüsü kazanmışlardır.[13] Kenanoğlu’na göre, literatürde gayrimüslimlerin Osmanlı Devleti içerisinde, millet sistemi olarak ifade edilen yapı kapsamında kendi din adamları riyasetinde “otonom” bir idareye sahip olarak yönetildiği şeklinde mesele çözüme kavuşturulmuş görünmektedir. Ancak Kenanoğlu, bunun özellikle “otonom” yapı, bir diğer ifadeyle devlet içinde devlet olmadığını hem uygulamalardan hem de kayıtlardan yola çıkarak ifade etmektedir. [14] Ömer Lütfi Barkan da, Osmanlı’da Avrupa’daki gibi devlet içinde ayrı bir devlet oluşturacak bir kilise sistemi olmadığını öne sürmüştür.[15] Ortaylı’ya göre millet sistemi, bir bölgenin dârülislâma dâhil olmasından sonra, burada bulunan ehl-i zimmenin (zimmilerin) bir ahidnâmeyle, yani hukuk ve himaye bahşedici bir ahidle Osmanlı idaresi altına girmesinden doğan bir teşkilât, bir hukukî varlıktır. Bunu sağlayan ahidnâme tek taraflı bir tasarruftur.[16]

Bütün İmparatorluğa yayılan millet sistemiyle, her dini cemaat ve grup nicelikleri ne olursa olsun diğerleriyle eşit şartlarda bir arada yaşama hakkına sahip olmuştur. Millet yapılarının altındakiler ve alt grup başları, merkezi yönetimin dini inançlarını zedelemeden her millet mensubuna ulaşması için dini kanal görevi görmüştür. Böylece millet, temel yönetimi ilgilendirdiği gibi bireyi yönetimdeki otoriteye de bağlamış ve sosyal sınıfları dini kültürel alanda tamamlamıştır.[17]

Osmanlı millet sistemi, 19. yy.’da Avrupa’da ve Osmanlı coğrafyasındaki yeni milletleşme, milliyetçilik ve devletleşme süreçlerine kadar sürmüş, farklı din ve etnik yapılara mensup insanların devlet kademesinde görev aldıkları da görülmüştür. 19. yy. ile artık durum değişmiş ve “millet sistemi” var olanı korumakta zorlandığı gibi bölünmelerin önüne geçememiştir. Tanzimat döneminde, milliyetçilik hareketleri ile oluşan ayrılıkların önüne geçmek için Osmanlı milli kimliği oluşturma çabası ortaya çıkmıştır. Devletin kendi kendini korumak için halkı yeniden tasniflendirmek ve gruplandırmak suretiyle millet meselesini gündemine aldığı görülmektedir.[18]

Osmanlı’da yeni bir millet anlayışına geçiş süreci 19. yy. başlarında beka kaygıları bakımından daha geniş bir sosyal tabana gereksinimden kaynaklı bir devlet mekanizması/politikası halinde başlamıştır. Karpat’a göre bu arayış bir tür demokratikleşme başlangıcı olarak geniş bir sosyal taban arayışına yaslanmaktadır. Geniş sosyal taban bulmak ve oluşturmak isteyen devlet, bu süreci karşılıklı anlayış yaratmak ve halk arasında sosyal bir standart oluşturma, bütünlük ve homojenlik sağlama çabasına girişerek çözüme kavuşturmayı denemiştir.[19] Karpat ulus-devlet ilkesinin işlerlik kazanması açısından Berlin Antlaşmasının önemine dikkati çekmiştir. Bu antlaşma Osmanlı İmparatorluğu’nda ilk defa Avrupai anlamda ulus-devlet pratiğini getirmiştir. Kavramın etkileri, teorik açıdan her etnik yapıya kendi ulus-devletini kurma hakkı verdiğinden oldukça geniş olmuştur.[20] Osmanlı Devletinin son zamanlarında, vatandaşlık din esasına dayanmaktan çıkarılmış, zimmî kategorisi ilga edilmiştir; böylece Müslüman ve zimmî arasında millet farkından doğan hukukî sonuçlar da ortadan kalkmıştır.[21] Tanzimat sonrasından Osmanlılık bir siyasi ideoloji değil, devlet siyaseti/politikası olarak öne çıkmıştır. Tabiiyet yani vatandaşlık uygulamasına geçilmesi, devletin toplumu ilgilendiren en önemli yenilik çabalarının başına yerini almıştır.

Osmanlı millet sisteminin sonunun gelmesi, hem bu sistemin kendi içindeki belli dinamiklerden hem de genel olarak imparatorlukların sonunun gelmesiyle ilgili olduğu kadar, yeni devlet modellemelerinde siyasi sınır olarak ifade edilen ülkesellik anlayışının katı bir şekilde hayata geçmesiyle bağlantılıdır. Karpat’a göre, Osmanlı tebaası olan Yunan, Bulgar, Sırp topluluklarının milliyetçilikleri ve millet anlayışları, zaten atalarının topraklarında yaşadıklarından gelecekteki ülkelerine ulaşmada pek bir zorluk yaşamamıştır. Bu topluluklar kesintisiz bir şekilde atalarının topraklarında yaşamışlar, kültürel sürekliliklerini de sağlamışlardır. Bu nedenle ülkeye bağlılık bilincini oluşturmakta ve geliştirmekte zorlanmamışlardır.[22] Dolayısıyla Osmanlı’daki millet sisteminde, alt millet gruplarının yüzyıllarca kimliklerini korudukları da ortaya çıkmaktadır. Bunun dışında sistemin, bir devlet açısından da sürdürülebilirliği, 19. yy. dinamikleri ve değişimleri göz önüne alındığında üzerinde düşünülmesi gereken önemli bir noktadır. Osmanlı’da misyonerlik faaliyetleri sonucunda çok sayıda Ermeni mezhep değiştirdiğinden, 1830 yılında Katolik Ermeni Cemaati millet olarak tanımlanırken, 27 Kasım 1850’de ise Sultan Abdülmecid fermanıyla Protestan Ermeni milleti de tanınmıştır.[23] Buradan bakıldığında ise meselenin, farklı devletlerin birer nüfuz alanına dönüştüğü de görülmektedir. Farklı milletlerin, günümüzdeki ayrımlarıyla farklı etnisite, din ve kültürel yapıların, bugünün şartlarında rızaya dayalı birliktelik içerisinde yaşaması gibi bir formül akla gelirken, örneğin vatandaşlık kimliğinin tek başına yetmeyeceği Lozan Antlaşmasında gayrimüslim azınlıklara tanınan ilave haklardan da anlaşılmaktadır.

Anayasal sisteme geçiş (1876) ister istemez bir vatandaşlık kimliğini de getirmiştir. 19. yy.’da ülkesellik ilkesi devletin varlığının temel şartlarından birisi haline gelirken, bunun net anlamı muayyen/belirli siyasi sınırların ve coğrafyanın olmasıdır, devletle insan-toplum bağının düzenlenmesi de zaruret olarak görünmektedir. Kimliklerin ve devlet yönetim biçiminin statik değil dinamik olması karşısında dört yüz küsur yıllık “milletler sistemi”nin yeni durumlara/gelişmelere çözüm olmayacağı inancı ve düşüncesi, yeni ve yenilenen millet anlayışının temelini oluşturmuştur. Bu nedenle Tanzimat sonrasında hızlı bir süreçte yeni “milli kimlik” çalışmaları başlamıştır. Osmanlı’nın sıkıntısı tam da bu dönemde başlamıştır; ki bu sıkıntının Cumhuriyet dönemine de sirayet ettiği görülmektedir. Yeni gelişmeler karşısında geliştirilmek istenen millet anlayışının vatandaşlıktan ayrı bir anlam taşımaması, bunun da siyasi sınırlar içerisinde yaşayan halktan ibaret görülmesi hem 1876 Kanun-ı Esâsîsinde (m. 8) hem de 1924 Teşkilâtı Esâsiye Kanununda (m. 88) yer almıştır. Burada millet ile vatandaş iç içe geçerken sonraki dönem anayasacıları tarafından “vatandaşlık temelli millet anlayışı” olarak ifade edilmiştir.

Diğer yandan Osmanlı’nın “millet sistemi”nin, o tarihe kadar ki pratiklerden sonra, esasında devlet sistemine dair bir tür “içtihat” olduğu, yeni durumlar karşısında bu yolun oluşturulduğu da ifade edilmelidir. Bu mantık silsilesini izlediğimizde, 19. yy. pratiklerinin ve yenilenme çabalarının da “içtihat” niteliğinde pratikler olduğu ifade edilebilecektir. Bu içtihatların muhtevası dini bir öze ilişkin olmaktan ziyade, dinden de hareket edilerek ortaya yeni pratiklerin konulmasının temelini oluşturmuştur. Ortaylı’ya göre, millet teşkilâtını, Tanzimat devri yöneticisi, cemaatlerin içinde Osmanlıcı bir seçkinler zümresi yetiştirmek ve bu organları kullanarak gayri müslim cemaatleri yönetmek için bir zemin haline getirmişti. 19. yüzyılda Osmanlı millet teşkilâtının yeniden düzenlenmesi, Ortaylı’ya göre, asrın çetin şartları göz önüne alındığında özgün bir buluş olarak değerlendirilebilecektir.[24]

            Bahse konu yenileme ve yenilenme çabalarının, millet kavramı ve vatandaşlık konusundaki belirsizliklerin giderilmesinde yetersiz kaldığı da görülmektedir. Osmanlı’nın, önceki yüzyılın ikinci yarısından itibaren başlattığı tartışmalar Cumhuriyet döneminde de devam etmiştir.


[1] Recep Şentürk, “Millet”, TDV İslâm Ansiklopedisi, C. 30, Ankara, 2020, s. 64-66, s. 64

[2] İlber Ortaylı, “Osmanlılar’da Millet Sistemi”, TDV İslâm Ansiklopedisi, C. 30, Ankara, 2020, ss.66-70, s.66

[3] M. Macit Kenanoğlu, Osmanlı Millet Sistemi: Mit ve Gerçek, 3. Baskı, Klasik, İstanbul, 2012, s. 33

[4] Şentürk, s. 64 vd.

[5] Tâife: “1. Grup hâlindeki insan topluluğu, bölük, fırka, takım, cemâat (…) 2. Kabîle, kavim. 3. deniz. Tayfa.” (Kubbealtı Lügati, https://www.lugatim.com/s/taife)

[6] Ali İbn Muhammedes-Seyyid eş-Şerif Cürcani, Tarifat / Terimler Sözlüğü, Terc.: Arif Erkan, Bahar Yay., İstanbul, 1997, s.235

[7] Halil Cin-Gül Akyılmaz, Türk Hukuk Tarihi, 16. Baskı, Seçkin Yayınları, Ankara, 2024, s. 218-9

[8] Ortaylı, 2020, s.66

[9] Kemal H. Karpat, Osmanlı’da Değişim, Modernleşe ve Uluslaşma, Çev.: Didem Özdemir, İmge Yayınları, Ankara, 2006, s. 112

[10] Karpat’tan aktaran: Kenanoğlu, 2012, s. 35

[11] Cin-Gül, 2024, s. 219

[12] Karpat, 2006, s. 117

[13] Kenanoğlu, 2012, s. 34

[14] Kenanoğlu, 2012, s. 31-32 vd

[15] Ömer Lütfi Barkan, “Tarihi Demografi Araştırmaları ve Osmanlı Tarihi”, Türkiyat Mecmuası, İstanbul, 1953, s. 6, ayrıca aynı metinden aktarım için bkz.: Kenanoğlu, 2012, s. 32

[16] Ortaylı, 2020, s. 66

[17] Karpat, 2006, s. 123

[18] Bu bağlamda Tanzimat Fermanı sadece devletin kendisini yenileme çabasının önemli bir metni olması yanı sıra, Osmanlı ahalisinin de yeni bir anlayışla ele alındığı bir düzenleyici bir metin olmuştur. Bunun somutlaştığı ifadeler can, ırz, namus ve mülkiyet maddelerinde Müslim-gayrimüslim ayrımının kaldırılarak, hepsinin devletin güvencesine alınması gösterilebilir. Bu hususlara dair kararlar Meclis-i Ahkam-ı Adliyye üyelerinin oybirliğine bırakılmıştır. (Ömer Kesikbaş, A. Haluk Kurnaz, Şeref İba (editörler), Osmanlı’dan Günümüze Türk Anayasa Metinleri, TBMM Kütüphane ve Arşiv Hizmetleri Başkanlığı, Ankara, 2023, s.9-13, https://cdn.tbmm.gov.tr/TbmmWeb/Yayinlar/Dosya/37e7ee6c-8e27-4799-9c66-9156c92d92b0.pdf; ayrıca transkripsiyon ve sadeleştirilmiş metin için bkz: https://hukukansiklopedisi.com/tanzimat-fermani/)

[19] Karpat, 2006, s. 428.

[20] Karpat, s. 431.

[21] Şentürk, 2020, s. 64

[22] Kemal H. Karpat, Kimlik ve İdeoloji, Çev. ve Yay. Haz.: Güneş Ayas, 3. Baskı, Timaş, İstanbul, Aralık 2009, s.23

[23] Cin- Akyılmaz, 2024, s. 222; ayrıca bkz.: Ortaylı, 2020, s. 66

[24] Ortaylı, 2020, s. 70