Kavramlar ve Toplumlar: Zihniyetlerin Haritası
- Tarih:
Batı’yı merkeze alan modernleşmenin zihniyet ve sosyal alanda da etkili olmasının yolunu açan 19. yy. iradesi, bazı esaslı noktaları kimi zaman dikkate aldı kimi zamansa bunları boş verdi. Askeri modernleşmenin ardından artık devlet ve hukuk modernleşmesi başı çekmeye başladığında iki açmaz karşımıza çıktı: Kavramlar ve uygulamalar/pratikler. Zira bu iki konu, tarihî tecrübe ile şekillenen ve anlam kazanan bir yapıya sahiptir. Tarihî tecrübe ile şekillenmiş ve içerik kazanmış kavramlar ve uygulama örneklerinin alınmasında usul/yöntem nasıl olmalıydı?
Osmanlı modernleşmesinin kavramlar ve uygulama örnekleri/pratikler karşısında zihni olarak önemli bir çaba sergilediği görülmektedir. Burada, dikkatimizin merkezine olacağımız husus, bu modernleşme çabasının bir başarı ya ulaşıp ulaşmadığından ziyade, izlenen usul olacaktır.
Kavramlar, içinde oluştukları ve içinden çıktıkları zihniyet dünyasının tüm tarihî tecrübesini taşırlar. Başka bir tarihselliğe ait ya da başka bir tarihselliği olan toplum için bu kavramlar esasında büyük riskler taşır. Alelâde bir kavram durup dururken alınmayacağına göre, kavram ve uygulama ithali belli alanlarda veya konularda önem taşıyan çerçevelerde söz konusu olacaktır.
Toplumlar kendi ihtiyaçları doğrultusunda kavram üretirler. Ortaya çıkan kavramların anlam katmanları da bu yönde şekillenir. Bu yönüyle kavramların yerel veya bölgesel niteliğinden öte, büyük oranda toplumsal yanı dikkati çeker. Coğrafi bölgeler insanlarla anlam kazanır, insanların yaşadığı tarih, maddi ve manevi değerleri çerçevesinde bir taşıma işlevi görür. Düşüncenin özünü bölge ya da coğrafya belirlemez; düşüncenin ve bu bağlamda kavramların şekli durumları veya kullanım usulleri coğrafyayla uyum sağlar. O nedenle salt coğrafya bir düşünce ifade etmez. Bir coğrafyayı anlamlı ve değerli kılan oradaki insan topluluğunun tarihi ve sahip olduğu kader zeminidir. Yerellik, bölgesellik ve hatta yerlilik bağlamında coğrafya ve mekân meselesinin özü tam da burasıdır. Coğrafyalar, salt toprak veya deniz alanlarıdır. Orayı andığımızda daha çok insan toplulukları bağlamında ele almak zorunda kalırız. Orada hangi insan topluluğu varsa, coğrafya o şekilde anılmaz sadece, aynı zamanda “maya”sı da belirlenmiş olur. Coğrafya şartlarının ortaya koyduğu yaşam biçimleri veya kültürel göstergeler, insan ve topluluk söz konusu olduğunda anlamlı hale gelir.
Günümüz dünyasında coğrafyalar artık siyasi bir anlam kazanmıştır. Siyasi anlam kazanmış bir coğrafyanın, yalın veya salt coğrafî anlama dönüşmesi günümüz dünyasındaki gerçeklikler ile bağdaşır görünmemektedir. Tam tersi ise her an bir şekilde gerçekleşme ihtimaline hazırdır. Kadim dünyada da coğrafyalar, günümüzdeki kadar siyasi anlam yüklenmese de, dinî ve diğer manevi unsurlar bağlamında bir anlam taşırdı.
Bütün bu özet anlatının varmak istediği nokta, farklı toplumların zihniyet karşılaşmalarının birbirlerine etkilerine odaklanmayı hedeflemektedir. Merkezde insan ve toplum vardır. Bahse konu tarihî akış, bir kavram dizilimi veya düzeneği ortaya çıkardığı gibi, yeni kavramlar üretme imkânı da sağlar.
Osmanlı’dan Cumhuriyet’e uzanan modernleşme süreci, iki zihin dünyasının karşılaşması anlamı taşırken, iki ayrı tarihselliğin ve iki ayrı tecrübenin dengelenme çabasını da içermektedir. Genel eğilimin bu denge üzerindeki çabaları bir yana, münferit, bağlamsız ve aşırı düşünceler ve önerilerin de olduğu görülmektedir. Cumhuriyetle başlayan süreç denge noktasının yeniden belirlenmesini içermektedir. Zihniyet karşılaşması, Birinci Dünya Savaşı ve Milli Mücadelenin ardından belli düzenleme ve yer tespitlerini de gerektirmiştir. Bütün bunlarla kuracağımız bağlantının siyasi nazarla farklı yorumlanması bir yana, anlama çabası red-kabul düzleminin dışında bir konumla, bize tarihin doğal ve doğal olmayan seyrini de gösterecektir. Bu gibi nedenler bize, kavramsal haritaları ortaya konulmasının gerekliliğini göstermektedir. Kavramların yolculukları ve bu yolculuklarla oluşan izler ve yollar, zihniyet dünyasının hem coğrafyasını hem de haritasını belirleme imkânı verecektir. Kavramlarla oluşan haritalar, zihniyet coğrafyamızı ortaya koyarken, hali hazırda ise bu coğrafyada girişeceğimiz inşa ve tadilatları da belirlememize fırsatlar sağlayacaktır. Kavramları tercüme etmek tek başına bir önem taşımaz. Kavramların kültürel çeviri üzerinden gelmesi, başka bir tarihselliğin üretiminin beriki tarihselliğe eklemlenmesini ve uyarlanmasını sağlayacaktır. Belki her zaman istenilen sonuç elde edilemeyecektir, ancak yine de makul olan yöntem bu görülmektedir.
Batı ile zihnen karşılaşmış olmamızın üzerinden geçen iki asır sonrasında hala, belli zihni çıkmazlara takılıp kalmış olduğumuzu müşahede ediyoruz. İki aklın karşılaşması belki de o zamana kadar hiç bu kadar denk, hatta Osmanlı aleyhine olmamıştı. Batı yani Avrupa kendi acısından, savaşlarından ve tarihi tecrübesinden bir hukuk, devlet, insan hakları ve nihayetinde millet sistemi çıkarmış, epey süren kanlı ayrışma ve çatışmaların üzerine bunları inşa etmiştir. Osmanlı modernleşmesi bir yanıyla, geç kalmışlıktan kaynaklanan ve bunu telâfi amacı da taşıyan aceleci bir modernleşmeydi. Bu aceleciliğin bir boyutu onlara yetişmek iken, diğer boyutu ise devleti ayakta tutmaktı. Avrupa’nın kendi tarihî tecrübesinin üzerine bina ettiği kavramlar, kurumlar ve pratikler karşısında, Osmanlı da kendi geç kalmış olma tecrübesinin üzerine bir modernleşme çabası koydu. Böyle olunca, sadece pratikler değil kavramlar da, her hangi bir sürece sahip olmadan devlet ve düşünce hayatına monte edildi. Ortaya ise, kavramlar ve pratikler arasındaki tenakuzun tarihi de çıkmış oldu.
Kavramlar ve pratikler arasındaki tenakuz, salt kavram ve pratik çelişmesi değildir. Kavramların, kavramlar adına ortaya koyulan pratiklerle olduğu kadar, kavramların kendi tarihî süreçleriyle de tenakuz yani çelişkiler içerir. Yine pratikler sadece belli kavramlar adına yapılırken, pratiklerin kavramlarla bağlantısı kadar, önceki dönemlerle de tenakuzu dikkati çekecek boyutta hatta abartıdadır. Türkiye’de devletin üzerine oturduğu bu kavramsal çerçeve sadece Cumhuriyet dönemini içermez, aynı zamanda Osmanlı’nın modernleşme sürecini de kapsayacak kadar genişler. Kavramlar ve pratikler karşısında Osmanlı’nın ortaya koyduğu zihni çabalar bir noktadan sonra kontrol dışına çıkmıştır.
Osmanlı’da özellikle Batı menşeili kavramlar ve pratiklerle her karşılaşma konusunda faal bir akıl ve diri bir zihin sürecinin devreye girdiği görülmektedir. Bunlarla karşılaşmalar sonrasında, önemli çabalarla kendine ait kılma gayretini gösteren, en azından karşılaşmayı aklî seviyede de güçlü karşılayan bir süreç dikkati çekmektedir. İfade ettiğimiz gibi bu da bir yere ve zamana kadar devam edebilmiştir. Devletin güçten düşmesi ile zihniyet kurma çabası enerjisi ve bu kabiliyetin dikkati bu yöne yönelmiştir.
Bilinen örnekler üzerinden, kavramlarla kurduğumuz ilişkilerin mahiyetini de anlamaya çaba göstereceğiz.
Bu konuda, belki de devlet ve hukuk hayatının en önemli ve en bilinen örneği “anayasa” kavramı olmuştur. Hukuk sahası için artık sıradan bir tartışma haline gelen “constitution”ın “anayasa”ya dönüşmesinin sıradan olmayan yönü zihnî bir faaliyetle kavramı dönüştürme ve kendine ait kılma yönüdür. “Azərbaycan Respublikasının Konstitusiyası” şeklinde bir kavram tercihi ortaya çıkmamıştır. Hem “Respublika” hem de “Konstitusiya” kavramları alınırken olduğu gibi Azeri Türkçesine geçmiş ve artık o dilin bir parçası haline gelmiştir. Burada sadece kavram ve uygulama ithali gerçekleşmekle kalmamış, aynı zamanda faal olmayan bir aklî durum ortaya çıkmıştır.

Osmanlı’da ise, benzer örneklerin aksine, çöküş döneminde bile zihnî dönüştürme gücü yetkin örnekler gösterecek şekilde seyretmiştir.
Modernleşme devrinin Osmanlı klasik döneminden farkı, net olarak yüzyıllar sonra (belki de İstanbul’un fethinden sonra) ilk defa güçlü bir akılla ve düşünce ile karşılaşmış olmasıdır. Avrupa düşüncesinin kendini inşası karşısında Osmanlı’nın artık zihnen bir anlamda teslimiyeti 18. yy. sonlarına kadar gider. Bu dönem anayasacılığın da ortaya çıktığı dönemdir. Modern anlamda ilk anayasa 1787 (Yürürlük 1789) tarihli ABD Anayasası kabul edilmektedir. Fransız İhtilali sonrasında, 1791 yılında Fransa Anayasası hazırlanmıştır. Osmanlı çok geç olmayan bir tarihte, 1876 yılında anayasasını hazırlayıp kabul etmiş ve yürürlüğe koymuştur. Burada esas dikkati çekmek istediğimiz konu, “constitution” kavramına karşılık bir kavram üretme çabasıdır. Durmuş veya kendini kapatmış bir akıl, karşılaştığı yeni kavramlar veya pratiklere kendi dilinde bir karşılık bulma çabasını ortaya koyamaz. Tam tersi, çöküş dönemi olarak ifade edilen dönemlerde dahi önemli düşünceler ve eserlerle karşılaşmak mümkündür. “Constitution” kavramına karşılık 1876 yılında harekete geçen Osmanlı aklı “Kanun-ı Esasi” yani esas kanun kavramını üretmiştir. 1921 ve 1924 yıllarında hazırlanan ve kabul edilen metinler ise “Teşkilâtı Esasiye Kanunu” olarak isimlendirilmiştir. 1924 Tarihli metin 1945 yılında bir sadeleştirme çabası sonucunda “anayasa” ismini almıştır. Bu dünyada eşi görülmemiş tecrübe 1952 yılında sonlandırılmış ve “Esas Teşkilat Kanunu” kavramına dönülmüştür. 1961 ve 1982 yıllarında hazırlanan metinler artık tartışmasız şekilde “anayasa” olarak isimlendirilmiştir. Burada dikkati çekmek istediğimiz husus constitution kavramını ve bu kavram çerçevesindeki uygulamaya dair, devlet ve hukuk aklının kavramsal olarak karşılama/mukabele çabalarına dikkati çekmektedir. 1876 yılındaki isimlendirme, öncelikli, hiyerarşik olarak üstte, temel gibi anlamları taşıyan “esas” kavramı üzerine bina edilmiştir. 1921 ve 1924 tarihli metinler Teşkilâtı Esasiye Kanunu (Esas Teşkilat Kanunu) olarak ifade edilirken, burada “esas” kavramının devam ettiği ama “teşkilat” kavramının daha öne çıktığı görülmektedir. Dönemin anayasa yapıcısı olan Meclis’in “teşkilat”(lanma) ile bir devleti hedeflediği sonucuna varmak; bu hazırlanan, kabul edilen ve yürürlüğe konulan metinle bir teşkilatlanmayı hedeflediği ve bu metnin teşkilatlanmanın esasını teşkil etmek istediği anlaşılmaktadır. 1961 sonrasında tercih edilen “anayasa” kavramı, ana kanun, kanunların anası gibi anlaşılabileceği gibi “ana konu” ifadesindeki gibi “esas, temel” gibi anlamları da işaret etmektedir. Ancak “anayasa” kavramındaki “ana” bu manada “esas” veya “temel” ifadeleri gibi doğrudan anlatımı güçlü bir kavram değildir. Neticeye gelirsek, esas kanun (Kanun-ı Esasi) ifadesinin tercih edilmesi Osmanlı hukuk ve devlet aklının başarılı bir zihni çabasıdır.
Zihniyet dünyalarının dil karşılaşmaları bağlamında vurgulanması gereken birkaç önemli örneğe daha dikkat çekmekte yarar var. Kavramlara mevcut dilden bir karşılık bulunma çabası (örnek: “Kanun-ı Esasi”) yanında mevcut dilin imkânları ile yeni kavram üretimleri de görülmektedir. Bilinen örnek “civilization” kavramının “medeniyet” kavramı ile karşılanmasıdır. “Medine” (şehir) kavramına yapılan ekleme ile, civilization kavramı başlangıçta “adabı muaşeret” olarak anlamlandırılmış ve anlaşılmış, sonraları kavramın anlam macerası hem genişlemiş hem de derinleşmiştir. Bunlarla bağlantılı olarak ele alabileceğimiz “code civil” kavramı da, konuyu biraz daha netleştirmemizi sağlayacaktır. Code olarak ifade edilen kavram doğrudan olmasan tamlamalarla “kanun” anlamına gelirken, “civil” Türkçe’de yerleşmiş olan resmi veya askeri olanın karşısında konumlandırılan “sivil” değildir. “Civil” kavramı “şahsi olan”ları ifade eder. “Code civil” şahsi hakları düzenleyen kanun olarak çevrilebilir. Bizde ise bunun karşılığında “Medeni Kanun” tamlaması oluşturulmuştur. “Medeni” kavramının anlam katmaları arasında şahsi hali kasteden kısım giderek belirsizleşmiştir. “Medenî” ilk olarak şehirli anlamı taşırken, günümüzde ise gelişmiş ve ilerlemiş anlamları gündelik dilde öne çıkmıştır.
Anayasa ile Kanun-ı Esasi, anayasa ile Esas Teşkilat Kanunu veya medeniyet ile uygarlık kavramları arasındaki makas değişiklikleri travmatik neticelere yol açmamıştır. Hatta ulus ile millet veya ulusal ile milli kavramları arasındaki tercih de travmatik bir yön taşımaz, sadece ideolojinin yönünü gösterir karinelerdir. Diğer yanda ise, millet-halk-Türk-vatandaş-toplum kavramlarının yeri, kullanımı, hiyerarşisi ve bunların etnisite karşısındaki konumları travmalara ve kafa karışıklıklarına neden olmuştur, olmaya da devam etmektedir. Kavram çerçevelerini temellendirilememesi, günübirlik kavram tercihleri, derinlemesine ele alınmayan kavram ve uygulamalar sadece ortaya konuldukları dönemde değil, sonraki dönemlerde de sorun kaynağı olmuştur.
Esasında bütün bunlarla varmak istediğimiz mesele “nation” kavramının nasıl “millet” gibi dinî bir kavramla karşılandığıdır. Yeni “millet” (nation) siyasal bir topluluk olarak, geçmişi, şimdiyi ve geleceği içeren boyutlarıyla farklı bir düzleme sahip, moda kavramla “akışkan” bir yapı arz eder. Kavramın bizde “millet” olarak kullanılması bu siyasal topluluğa, “millet” kavramının kendi getirdiği anlam katmanlarını dâhil ettiğini de düşünmekteyiz. Net olarak modern “millet” (nation) seküler bir yapı taşırken, bizdeki milletin din ile bağının mahiyeti kendine özgüdür. Kavramlar içinden çıktıkları toplumların tarihi sürekliliklerini de yüklenirler. Nation nasıl etnisite de dâhil birçok homojen unsuru gözetiyorsa, “millet” kavramının bizdeki seyri de dinî bir özden ayrılmaz görünmektedir.
Sonuç olarak kavramlarla kurulan zihin dünyası, kendi haritasını da belirlemiş olmaktadır. Bunu devlet ve hukuk hayatı için düşündüğümüzde ise karşımıza kendine özgü nitelikleri olan bir harita daha çıkmaktadır.




