Picture of Hasan Bozgeyikli
Hasan Bozgeyikli

Kaygının Eşiğinde: Gençliğin Gelecekle Pazarlığı

A+ A-

Modern toplumların belki de en sessiz ama en yaygın duygusudur kaygı. Kaygının en görünür taşıyıcısı da gençler. Çünkü gelecek hakkında en çok söze muhtaç olanlar, ona en az hâkim olanlar: henüz iş bulmamış, mesleki kimliği oturmamış, aileden kopuşu tamamlanmamış genç kuşaklardır. Onların dilinde en sık tekrar edilen cümle: “Ya iş bulamazsam?”
Ancak bu cümlenin alt katmanları açıldığında ortaya daha derin bir endişe çıkıyor: “Ya bulduğum iş beni ben olmaktan çıkarırsa?”

Bu, basit bir istihdam kaygısı değil; varoluşsal bir uyum kaygısıdır. Gençler, yalnızca çalışmak istemiyor; emeğinin bir anlam üretmesini, aldığı eğitimin boşa gitmemesini, kendini mesleğinde tanıyabilmeyi istiyor. Yani mesele sadece “iş bulmak” değil, toplumda “yer” edinmek.

1. Belirsizliğin Normalleşmesi

Bugün gençler belirsizliği hayatın olağan zemini olarak yaşıyorlar. Ekonomik dalgalanmalar, kamusal alımlarda öngörülemezlik, özel sektörün daralan kapıları, teknolojinin meslekleri hızla dönüştürmesi… Bütün bunlar “gelecek” denen şeyi sabit bir hedef olmaktan çıkarıp hareketli bir sis perdesine dönüştürüyor. Böylesi bir bağlamda gençlere sürekli söylenen “kendini geliştir” çağrısı da anlam kaymasına uğruyor: Gelişmek, artık belirli bir meslek için yetişmek değil, sürekli eksik hissetmeyi göze almak demek.

Bu yüzden gençlerin çoğunda ortak bir duygu var: “Ne yaparsam yapayım tam hazır değilim.” Bu duygu psikolojik düzeyde oldukça yıpratıcıdır; çünkü insan zihni, sonu olmayan görevleri tehdit olarak kodlar ve kaygı burada büyür.

2. Kimlik Olarak İş

Toplumsal düzlemde iş, geçim aracı olmaktan kimlik belirleyicisine evrildi. “Ne iş yapıyorsun?” sorusu, bugün “Sen kimsin?” sorusuyla neredeyse eşanlamlı kullanılıyor. Dolayısıyla iş bulamamak, sadece ekonomik bir başarısızlık değil, kimliğin ertelenmesi, yetişkinliğe geçişin gecikmesi anlamına geliyor.

Tam burada ailelerin ve çevrenin kurduğu modern mit devreye giriyor: “Okursan iyi bir işe girersin.” Gençler, bu lineer ilişkiyi sahada göremeyince, başarısızlığı kendine mal etme eğilimine giriyor. Oysa ortada yalnızca bireysel eksiklik değil, yapısal bir tıkanma var: mezun sayısının artması, işlerin nitelik değiştirmesi, deneyim talebinin yükselmesi, coğrafi rekabetin genişlemesi… Birey, sistemsel tabloyu kişisel yetersizlik gibi yaşayabiliyor.

3. Tanınma İhtiyacı

Bu kaygının görünen yüzü “iş” ama görünmeyen yüzü “tanınma”. Genç insan şunu demek istiyor: “Yaptığımın bir değeri var mı? Çabam görüldü mü? Sırf doğru yerde doğmadığım için geride mi kalacağım?”

Özellikle torpil, ayrımcılık, kapalı ilanlar gibi söylentilerin yaygın olduğu bağlamlarda kaygı bir adım daha büyür; çünkü çabayla sonuç arasındaki bağ zayıflar. Çaba ile karşılık arasındaki bağın koptuğu yerde ise en çok ihtiyaç duyduğumuz şey kaybolur: güven.

Güven kaybı, ekonomiden önce psikolojide yaşanır. Gençler, sistemin adil işlemediğini düşündüğünde kendi öz-yeterlilik duygusunu da budar. “Madem tanıdık gerekiyor, o hâlde benim çalışmam neye yarayacak?” sorusu bireyin motivasyonunu sessizce kemirir.

5. Anlamın Kaynağı

Düşünsel açıdan bakıldığında, gençlerin bugünkü sıkışmışlığı modernliğin temel paradoksunu yeniden görünür kılıyor: Bireye sınırsız özgürlük vaadi verilirken, ona sınırlı geçim kanalları sunuluyor. “Her şeyi yapabilirsin” diyen kültürle “Sadece şunlara ihtiyacımız var” diyen ekonomi arasında kalan genç, anlamı nerede kuracağını şaşırıyor.

Bu noktada hatırlamamız gereken basit ama güçlü bir hakikat var: Anlam dışarıda hazır duran bir nesne değil, eylem içinde oluşan bir ilişkidir. İnsan, yaptığı işle, kurduğu bağlarla, sürdürdüğü sabırla anlam üretir. Dolayısıyla gençlerin kaygısını tümüyle dış koşullara bağlamak eksik; ama kaygıyı salt kişisel dayanıksızlık diye okumak da haksız olur. Doğru okuma şudur: Birey ve sistem aynı anda esnemedikçe kaygı kronikleşir.

4. Kaygıyı Bastırmak Değil, Yönlendirmek

Kaygıyı bütünüyle yok etmek gerçekçi bir hedef değil; üstelik gerekli de değil. Kaygı, bilinmeyene verilen doğal bir yanıttır ve kimi zaman insanı eyleme çağırır. Önemli olan, bu kaygının yıkıcı değil, kurucu bir enerjiye dönüşmesidir. Bu da ancak üç eşzamanlı eylemle mümkün:

  1. Kişisel düzeyde: Gencin kendi eğilimlerini, güçlü yönlerini, sınırlarını tanımasına alan açmak. Yani sadece “diploma al” değil, “kendini bil” diyen bir yönlendirme.
  2. Eğitim düzeyinde: Üniversiteyi, kapalı bir teorik alan olmaktan çıkarıp gerçek üretim ve deneyim sahalarına bağlamak. Stajın, proje temelli derslerin, sektör iş birliklerinin zorunlu hâle gelmesi tam da bu yüzden önemli.
  3. Sistem düzeyinde: Alım süreçlerinin şeffaf, ölçütlerin görünür, çeşitliliğe duyarlı olması. Böylece gençler, sonucunu kabul etmese bile sürecin adil olduğuna inanabilir.

Kaygının yönü değiştiğinde, gençler “Ben hiçbir yere ait değilim” düşüncesinden “Benim için doğru yeri bulmam zaman alacak” düşüncesine geçebilir. Birincisi çıkmaz sokak, ikincisi ise sabırlı bir çabadır.

6. Bir Toplumsal Sözleşme Çağrısı

Son kertede gençlerin söylediği şey çok yalın: “Beni sadece istihdam etme, beni dahil et.” Yani karar süreçlerine, üretim alanlarına, yenilik girişimlerine, kültürel sahalara dâhil et. Onu sadece ücret alan biri değil, katkı sunan bir özne olarak konumlayan toplumlar gençlerin kaygısını azaltırlar. Çünkü insanın en temel psikolojik ihtiyacı görülmek ve duyulmaktır.

Böyle bakınca gençlerin iş kaygısı, sadece gençlerin meselesi olmaktan çıkar; toplumsal bir adalet ve gelecek tasavvuru meselesine dönüşür. Unutmayalım bugün gençler için kapı daralırsa, yarın toplum için ufuk daralır.