Picture of Osman Ünlü
Osman Ünlü

Kayıp Hazine

A+ A-

Huneyn’de büyük ganimet elde edilince Hz. Peygamber (s.a.v.); yeni Müslüman olan Kureyş ileri gelenlerine (Ebû Süfyân, Safvân b. Ümeyye, Akra‘ b. Hâbis gibi) çokça deve ve mal verdi. Buna karşılık Ensar’dan kimseye ganimet verilmedi. Ensar’dan bazıları kendi aralarında şöyle konuştu:

“Allah Resulü kendi kavmini buldu, bize sıra gelmedi.”

Bu sözler Peygamberimize ulaşınca Ensar’ı özel olarak bir çadırda topladı ve bir konuşma yaptı. Konuşmanın can alıcı cümlesi şuydu:

“Ben bu malları, kalpleri İslam’a ısındırmak için verdim. Ey Ensar! İnsanlar deve ve koyunla dönerken siz Allah’ın Resulü ile yurdunuza dönmeye razı değil misiniz?”

Bu sorunun üzerine Ensar’ın hepsi gözyaşlarına boğuldu. “Razıyız.” dediler…

Yunus Emre, kıtlık zamanında köyü için buğday almak üzere Hacı Bektaş-ı Velî’nin dergâhına gider. Hacı Bektaş ona: “Buğday mı istersin, nefes mi?” diye sorar. Yunus: “Buğday isterim.” der. Hacı Bektaş-ı Velî birkaç kez: “Nefes kalıcıdır, buğday geçicidir.” diyerek uyarır. Ama Yunus dünyalık ihtiyacı seçer ve buğdayını alıp yola çıkar. Yolda pişman olur, geri döner ve: “Bana nefes ver.” der. Hacı Bektaş-ı Velî: “O kapı kapandı; senin nasibini Tapduk Emre’ye verdik.” diyerek onu irşat kapısına yönlendirir. Farkında iseniz Yunus, Tapduk Emre’den aldığı nefesle hâlâ aramızda…

İmam-ı Gazali; Bağdat Nizâmiye Medresesi başmüderrisi, dönemin en itibarlı ilmî makamının sahibi; sultan, vezir (Nizâmülmülk) ve ulema çevresiyle iç içe… İlmi, şöhreti, maaşı, talebeleri var. Böyle bir konumdayken aradığı orada değil. İç huzuru yok. Kendini helak olmanın eşiğinde görüyor. Dışarıdan her şey mükemmel ama iç âlem karanlık. Uzun müddet bunlardan vazgeçme mücadelesi veriyor. Allah’ın yardımı ile kurtuluyor. Her şeyi terk edip iç hesaplaşma yoluna giriyor. Öyle manevi hâller yaşıyor ki adeta tırtıl iken kelebeğe dönüşüyor. Meşhur İhya’sını bu değişimden sonra yazıyor. Önceki hâliyle ölüp gitseydi onu kimse hatırlamayacaktı. Ama onu bugün bile bütün dünya onu tanıyor, hâlâ kendisine dualar ediliyor ve hâlâ kitapları okunmaya devam ediliyor…

Bir veli şöyle demiş: “Krallar ve sultanlar, bizim içinde bulunduğumuz (manevî) nimetleri bilselerdi ve bunların kılıçla alınabileceğini sansalardı mutlaka bize karşı savaş açarlardı.”

Günümüz dünyasında insanların hedefi daha rahat bir yaşam. Bu gayet makul görülebilecek bir istek. Fakat sorun; bu rahat yaşamın daha iyi bir araba, daha iyi bir ev, daha iyi bir makam, daha fazla para ile sağlanamayacağını bile bile bunların arkasında koşmaya devam ediyor olmamız.

Nasrettin Hoca bir gün eşeğini bağlamak için ahıra girer. Tam bağlarken yüzüğünü her nasılsa düşürür. Hemen dışarıya çıkar, başlar yüzüğünü aramaya. O ararken oradan geçen birileri bakarlar, Hoca yerde bir şey arıyor; sorarlar: “Hocam hayırdır, ne düşürdün de arıyorsun?” Hoca, “Yüzüğümü düşürdüm.” diye cevap verir. Onlar da Hoca ile beraber aramaya başlarlar. Bir müddet sonra içlerinden biri Hoca’ya sorar: “Hocam tam olarak ne tarafta düşürdün?” Hoca, “Ahırın içinde düşürdüm.” deyince adam şaşırır ve der ki: “Bre insaf Hoca! Ahırın içinde düşürmüşsün, dışarıda arıyorsun. Bu ne biçim iş?” Hoca yanıtlar: “Ne yapayım, ahırın içi karanlık.”

İşte böyle dostlar; kaybettiğimiz yüzüğü kaybettiğimiz yerde aramıyoruz. Bulamayacağımızı bile bile başka yerlerde arıyoruz.

İnsanlık ailesi olarak aradığımızın maddiyatta olmadığını fark edenlerin bir kısmı kendilerini spora, bir kısmı doğaya, diğer bir kısmı ise çeşitli sosyal faaliyetlere veriyor.

Bir veli, “Dünyayı tuz kadar sevin.” demiş. Ne az ne çok. Bir başkası, “Yok’un ızdırabı ile yaşamaktansa var’ın hazzı ile yaşayın.” demiş. Bir diğeri, “En büyük zenginlik kanaattir.” demiş. Aslında hepsi de bir şey demek istemişler ama tam olarak içlerindekini yansıtmamışlar. Neden bilmem, belki de sır bozulmasın diyedir. Arılar peteğin gözlerini bal ile doldurunca sırlarlar. Bir daha da onu kolay kolay bozmazlar.

Kim bilir, belki de “Söylesem anlayan yok, sussam gönül razı değil.” babından, ucundan azıcık anlatmaya çalışmışlar.

Dostlar, kelime olarak ifade ettiğim kavram: İtminan. Tamamen doyuma ulaşmak, “Hah, işte bu!” demek. Ruhun, aklın, kalbin ve bedenin hepsinin birden tamamen doyuma ulaşması. İşte insan olarak aradığımız bu.

Bence itminan kavramına yol açan en büyük duygu sevgidir. Sevmek ve sevilmek. Bana öyle geliyor ki yaratılışın gayesi sevgi; duyguların en kutsalı. İnsan birini sevince mutlu olur. Sevgin büyüdükçe feda edebileceklerin artar. Çok sevince yukarıda saydığım dünyalık zenginliklerden vazgeçebilirsin. Yani buradan şunu anlarsın: Demek ki asıl hedef dünyalık elde etmek değilmiş.

Şimdi konunun can alıcı noktasına geldik: İyi  güzel, doğru söylüyorsun da kime sevgi, neye sevgi? Karşı cinse olan sevgi mi? Eş sevgisi mi? Evlat sevgisi mi? Anne-baba sevgisi mi? Vesaire vesaire… Bunların hiçbiri tam olarak aradığımız değil. Her biri deniz suyu gibi içtikçe susuzluğumuzu artıran yönelişlerimiz.

Ian Dallas’ın Gariplerin Kitabı adlı eserinde; Paris’teki Fransa Millî Kütüphanesi olan Bibliothèque Nationale’de her şeyi rasyonel ve teknik olarak gören, bundan dolayı bunalıma giren müdürün hayatı anlatılır. Daha önceki müdür kayıplara karışmıştır. Odada duvarda asılı bir yazı vardır. Yazı şudur: “Onu her arayan bulamaz, bulanlar ancak arayanlardır.” Altında “Bestâmîli Bayezid” yazar. Günlerce bu yazının karşısında oturur. Ve sonra ne mi olur? Eski müdürün kaybolduğu gibi kaybolur veya kütüphaneler dolusu “kayıtlı bilginin” aksine, kalple hissedilen ve yaşanan “canlı hikmetin” peşine düşer.

Düşünsenize; bilgi bile insan ruhuna yeterli gelmezken bugün insanın düştüğü karanlık maddiyat kuyusunun dibinde aranılan mutluluk nedir?

Said Havva tefsirine başlarken; Kur’an Fatiha’da toplanmıştır, Fatiha besmelede toplanmıştır, besmele “be” harfinde toplanmıştır der. “Be”, “ile” demektir. “Allah ile.” Bulmamız gerekeni bulmadan gitmeyelim temennisi ile… Vesselam…