Picture of İbrahim Veli
İbrahim Veli

Kazandıran Ekonomi Kaybettiren İstikrar

A+ A-

Ekonominin bireysel yönü fert başına gelir, toplumsal yönü milli gelirdir. İşletme bazında (mikro) karlılık, küresel bazda (makro) büyüme ile ölçülür. Bu açıdan rakamlarla ifade edilen ama beklentiden istifade eden yönü ağır basar. Tahmin, rakam ve karşılaştırma yoluyla hep bir kazananı olur ve kaybedeni çoktur. İşte bunu fark etmek için ekonomiyi inceleyelim: yüzeysel çözümlere mi bel bağlandı, köklü çözümlere mi yöneldi!? 

Bunu anlamak için ekonomide kullanılan anahtar kelimeler ve klişelere odaklanmak gerekir. Mesela günümüzde “küresel toparlanma” çok sık kullanılıyor çünkü; piyasaya “sıkılaşan finansal koşullar” hakim. Böyle durumlarda “döviz hep kur yapar” ve paradan para kazanma hız kazanır. Bu dönemde “güçlü ekonomi” için yapılan her şey “güçlünün ekonomisi”ne yarar.

Böylesi dönemlerde planlar yapılarak kalkınmaya dikkat çekilir. “Orta vadeli” projeksiyonlarla beklentiler revize edilir. Böylece hem kimin kazandığı anlaşılmaz hem de kimin kaybettiği perdelenir. Biraz kurcalamak isteyenlere “ihtiyatlı iyimserlik” tavsiye edilir. Bu kesmezse “en kötüsü geride kaldı” denir. İlerleyen hep istikrardır, geri kalan ise çoğunluk…

Ekonominin karnesinde kaç ders var?

Ekonomiyi karne üzerinden takip edeceksek kaç ders olduğu bilinmelidir. Sol taraftaki temel dersler kadar sağ taraftaki tutum ve davranışlar da önem taşır. Temel dersler; gelir, gider, tasarruf, yatırım, vergi ve borçlar olarak özetlenebilir. Sağ taraftaki sosyal dersler ise; katma değer, verimlilik, istihdam, rekabet, güven endeksi ve etiktir. Temel derslerden kalınsa da “dönemsel”dir geçer. Sosyal derslerin yansıması ise uzun sürer.

Türkiye Ekonomisi’nin karnesine baktığımızda, ekonomi de kırılgan vatandaş da… Çünkü diğer ülkelerde yılık yaşanan şey bizde aylık yaşanır. Bu yüzden “ilk 10 ekonomi” içine girmek hedeflense de OECD ülkeleri içinde küme düşme tehlikesi yaşar. Sanayi dipten dönüş yaşadığı için “cansuyu kredisi” peşindedir. Bir yıl ilklerde yer alıp ödül alan şirketler diğer yıl konkordatoya başvurur. Büyüme kompozisyonu, eriyen sermaye ile semiren sermayeyi gözler önüne serer. Sıcak paranın soğuk duş etkisi hissedilir. Ve iş dünyası dertleri zevk edinir.

Ekonominin karnesi sadece kurumlar, işletmeler bazında değil, fert ve hane başına da geçer not içermiyor. Esnafın işletme sermayesi erir, çalışanın borçlanması artar. Sabit gelirlinin değişken maliyetlerle mücadelesi katlanır. Ancak bu “gelişmeler” müjdeli haber ve bulunan rezervlerle gölgelenir. Çünkü vaadler, yapılmış gibi gösterilir. “İtibardan tasarruf” yapılmadığı için yaşanan kayıplar anlaşılmaz, her hafta yeni “rekor”lar sayesinde makro, mikroyu susturur.

Kazanımlar geçici sıkıntılar baki!

Aslında bu durum; “rayına oturmayan ekonomi sebep, raydan çıkan enflasyon sonuç” göstergesidir. Türk lirasındaki değer kaybı, enflasyondaki artış ve faiz oranlarındaki yükselişin etkisiyle “kalıcı hasar”lar oluşur. Pirince giderken bulgurdan olunur. Ancak tartışma başka zeminde yapılır; “menemen soğanlı mı, soğansız mı” yapılır? Halbuki yiğit muhtaç olmuştur kuru soğana…

Kimse “önüne gelecek fatura”yı kestiremiyor. Çünkü her geçen gün gideri, gelirinden fazla artmaktadır. “Nominal” olarak kazanıyor olsa da “reel” olarak kaybetmektedir. Alım gücünün düşmesi kadar artan endişe ve stres seviyeleri de akıl sağlığı problemlerini beraberinde getirmektedir. Görülüyor ki; yaşam standardı, yaşam maliyetine yenilmiştir. Aslında yaşanan enflasyonun bedeli ile suskunluğun bedeli aynıdır. Çünkü; dünün plansızlığı, yarının belirsizliğine yol açmıştır.

Aslında her şey “açık”

Konu açılmışken “tekstil-turizm-inşaat” üçgeninde sıkışan ekonomide oluşan açıklara da bakmakta fayda var. Üretilmeyen harcamanın ithalat yoluyla karşılanması yaman çelişkileri beraberinde getirir. Enerji ithalatı, yüksek tüketim harcamaları ve sanayi üretiminde ithalata bağımlılık zembereğin boşalmasını tetikler. Cari açık ve bütçe açığı beraberinde tasarruf-yatırım açığı ile “üçlü açmaz” yaşanır.

Vatandaşın yaşam standardını artırmayan “balon büyüme” artan maliyet olarak geri döner. Faiz ve enflasyon cenderesine sıkıştırılmış çoğunluk krediler ve borçlanma yoluyla yaşamını sürdürür. Ekonomi yönetimi şapkasını önüne koyması gerekirken ekranlarda dolaşan “makyajlı” rakamlarla ve “müjdeli” haberle yol almaya çalışılır. Başlatılan “seferberlikler” ile krizler fırsat gibi sunulur. Fırsata dönüşmeyince “deprem harcamaları” imdada yetişir. Kur korumalı düzenekler geliştirilerek adeta tüm tuşlara basmaya çalışılır. Halbuki, kur korumalı yerine vatandaş korunmalıydı.

Girdiler değişmeden çıktılar değişmez!

Şarkılar da olmasa tüm bu yaşananlar nasıl kısaca anlatılabilir ki… İşte yaşadıklarımızın özeti; “kabuslar gerçek, paketle kardeş, haram kazanmayı dert etmez herkes, amacına ulaş ve de hayatını yaşa, bu da sana bahar!” Ve şimdi kendinize sorun; “söyle kaç bahar oldu, penceremde gül soldu, belki de zaman doldu!” evet, gerçekten de biz son 28 yılda ne yaşadık! Ve şimdi size kaybolan yıllarınızı kim verecek?

Yine de “endişeye mahal yok endişeye.” Çünkü, “her zorluktan sonra bir kolaylık” vardır. Biliyoruz ki; “zor zamanlar güçlü insanlar çıkarır, güçlü insanlar iyi zamanlar yaşatır, iyi zamanlar zayıf insanlar getirir, zayıf insanlar zor zamanlara yol açar!” Bu döngünün sonundayız, o halde; güçlü insanların çıkmasına hazırlanalım. Çünkü, dünün mantığı bitti ve bu yüzden öncelikleri yenileme vaktidir. 

“Türkiye’nin gücü” zaafında gizlidir

Sorunun kaynağı olanlar çözümün parçası olamaz! O halde; umudun ve çıkışın yeni sorularını sorarak ilerleyelim. Çünkü; evinin en temel ihtiyacını karşılayamayan baba, her akşam ne pişireceğini düşünen anne sayısını artıran bir yaşam insan onuruna yakışmaz. Bu açıdan iktisat, “kasıt”tan gelir ve insanı yaşatmaya odaklanır. Halbuki mevcut ekonominin maksadı azınlığa kazandırmak, çoğunluğa kaybettirmektir. Bunu da “istikrar” manipülasyonu ile yapmaktadır. Halbuki ülkemiz zaten on yıldır koalisyonla yönetilmektedir.

Ülkemizin sahip olduğu “imkan setleri”, mevcut “yönetim kapasitesinin yetersizliği” ile heba edilemez. Yaşanan ekonomik yıkım, manevi tahribata dönüşmeden “İflas 1999” raporu gibi “İflas 2026” raporu hazırlayarak “acil atılım ve onarım programı” hazırlanmalıdır. Türkiye’nin gücü zaafında gizlidir ve bu gücü meşru yollarla etkili kılacak müktesebata sahiptir. Bize düşen; Türkiye’nin karar kalitesi ve kapasitesini geliştirerek “temel meseleleri güncel metotlara” dönüştürmektir. Üstelik tatlı reçeteler içeren bir zihniyetle, çözüm üreten bir yönetimle, gerçeklere dayalı bir yaklaşımla ve kimseyi geride bırakmadan…