Kelimeye İnanmak
- Tarih:
Hiçbir şeyi doğrudan, hızlıca anlamamız mümkün değil. Sembollere, ritüellere, hatta çeşitli merasimlere ihtiyaç duymamız bundan. Bir hikâyeye ihtiyaç duyuyoruz her şeyden önce. O hikâye eşliğinde bakıyoruz yeryüzüne, bir mana çıkarmaya çalışıyoruz. Sonra, ulaştığımız sonucu önce özümsemek istiyoruz. Göğsümüzde bir yere otursun, bizdeki karşılığıyla tam olarak anlaşsın. İstiyoruz ki iç bahçemizde münazara olacaksa bile kendi hâlinde olsun. Ne demek tartışmanın, söyleşmenin kendi hâlinde olması? Bize uyacak nispette. Peki neyimize uyacak nispette? Taşıdığımız isme (İlâhî isim), hâlimize, şuurumuza, ruhumuza. Eğer fark edersek görürüz ki sürekli bir hareket esası vardır dünyayı ve kendimizi anlama gayretimizde. Bu durmak bilmeme halini “panik” ya da “kaçış” olarak görmeyelim. Varlığın boşluk kaldırmadığı gerçeğine, bu hakikate yaklaşırsak biraz, her şey daha anlamlı olabilir.
Biz hareketi çoğu zaman bir yer değiştirme olarak kabul ederiz. Hareket varsa, yer değiştirme vardır. Oradan oraya geçme, şuradan öte tarafa ilerleme, yahut geriye gitme. Metafizikçi sufiler nezdinde varlığın devamlı hareket içinde olması bir emr-i ilahi gereğincedir ve seyr ü süluk’tan maksat da budur. Yani insanın ömrü boyunca hareket içinde olması, kendi gerçeğini bulmasıyla alakalı. En büyük imtihan, en zorlu imtihan. İçimizdeki cevher (kul olma bilinci, kulluk potansiyeli) devamlılığını koruduğundan ve ezelde bize lütfedildiğinden; canımız, hâlimiz, şuurumuz, ruhumuz devamlı olarak bu potansiyelin açığa çıkmasını ister. Hayat boyunca gösterilen gayretlerin içine böyle bakalım ama biraz daha derinleşelim.

Varlığın içinde hiçbir hareketsizliğin, durmanın, boşluğun olmadığını anlatan İbn Arabî’yi anlamamız için en önemli çalışmaları yapmış isim, onun manevi oğlu ve talebesi Sadreddin Konevî’dir. Vahdet-i vücud kavramını kendisine borçlu olduğumuzu söylersek hata etmeyiz. Burada, varlığın devamlılığını şöyle anlamaya çalışalım: hareketsizlik, yoklukla (adam) aynı anlama gelir ve bu mümkün değildir. Çünkü tecelli devamlıdır, zuhur her yerdedir. Hakk’ın yere göğe sayısız formda ve biçimde tecelli etmesi, O’nun bilinmesi, tanınması ve nihayet sevilmesi için bir zorunluluktur. Hâl böyleyken hareketsiz hiçbir varlığın olmadığı da bir hakikat olarak merkezde durur. Âriflerin “taşın bile canı vardır, sesi vardır” diyerek anlattıkları hakikat, bugün atom parçacıklarının devamlı hareket edişiyle ilgilenen bilimlerin de özüdür, vesselam. İşte bu süreklilikten ruhumuz da payını alıyor şüphesiz. Hâlimizin biri, diğerine uymuyor. Bir gün neşemiz, keyfimiz yerindeyken ertesi gün canımız sıkkın, içimiz durgun olabiliyor. Bir gün fevkalade verimli bir gün geçirirken, başka bir gün bereketsizliği sorguluyoruz. Cemal ve celal perdesinde, Hakk’ın iki parmağı arasında gezinip duran insanın ruhu devamlı özünü aradığından, o da asla yerinde durmuyor. Bu hâl değişkenliğini Türkçemizde en güzel anlatan kelime ahval olsa gerek. Peki bilinç düzeyinde de devamlı hareketlilik var mı? Elbette, çünkü tecelliyi keşfetmesi, idrak etmesi, görmesi, gözlemlemesi ve hatta yorumlaması gereken yer bilinçtir. Şuhud kavramının anlamı burada bizim için açıklayıcı oluyor: İlâhî tecellîlere şâhit olma, mânâ âlemini seyretme. Demek ki hareketliliğin içinde mutlaka bir yükseliş var. Kuldan beklenen, murad edilen. Nefs boyutlarında ne kadar yükseliş gerçekleşirse, bilinç o kadar yükseliyor ve böylece akıl, hakiki akla (akl-ı küll) ulaşıyor.
Tüm bunlar, Hakk’ın kelimeleri yardımıyla kavuşmamız gereken bir hakikati açığa çıkarıyor: O, her an yeni bir ilâhî tasarruftadır [Rahmân, 29]. İbn Arabî de kendi kelimeleriyle bu hakikati Halk-ı Cedîd kavramıyla izah eder: devamlı yaratım, sürekli tecelli, her an yenilik. Zihnimiz, tabiatımız, mizacımız; hatta mesleğimiz, meşrebimiz, meşgalemiz bu yaratım sürecinden devamlı olarak etkilenir. Kelimeler bize kapılarını açar. Anlamak için, kendimizi daha iyi ifade etmek için, yeryüzünde tek başına olmadığımızı bilmek için devamlılık esaslı olan hareket sürecine dahil oluruz. Bir isimden bir başka isme, bir hâlden başka bir hâle. Elbette yer de değiştiririz. Evden sokağa, sokaktan bir araca, o araçtan iş yerimize, ofise, bir mekâna. Her an her yerde olan tecelliyi görmezden geliriz çoğu zaman. Ama gördükçe de fark ederiz ki her şey anın içinde gizlidir. O anın içinde bulunmak başlı başına bir nimettir. Keza büyükler de öyle demiştir: en büyük lütuftur var olmak, hayat bulmak, dünyaya gönderilmek. Çünkü bütün kulluk potansiyeli, bütün insanlık hikâyesi bu oluşun, sürecin içinde bir mümkünlük tesis edebilir. Adım adım, santim santim, düşe kalka, aşkla, şevkle, gayretle bir ilerleyiş beklenir bizden. Her ne olursa olsun geriye bakmadan ve hangi durumda olursak olalım geleceğe dair yorum yapmadan. O anın içinde olarak, o anki nimetleri idrak ederek. Canı ruha, ruhu şuura hizalayarak. Hakikati ıskalamadan, kelimelerin açtığı pencerelerden bakarak, yol boyunca hem güven ihtiyacından hem de anlam arayışından taviz vermeden. Çünkü kelimeler dünyadaki her şeye, her oluşa bir anlam, mana verir. Bize gerçekliği kurmada patikalar gösterir. O patikalar büyük ve geniş caddelere açılır. Şehirler, kıtalar, coğrafyalar; denizler, karalar ve hava birbirine yakınlaşır. Bazen tekrarın büyüsüne de kapılırız. Aynı şeyleri okuyup aynı şeyleri yazdığımızı fark etsek bile bundan vazgeçmeyiz. Çünkü bir şeyi bir kerede anlamak güçtür, zordur. Anlamak da devamlılık ister, çaba ister.
Kelimeler; emeğin ve kutsalın kıymetini çağrıştırır bana. Alın terinin, helal kazancın, lokmaya şükrün, hırkaya sadakatin. Bazen perde olur bize, hakikati gizler kelimeler. Bazen de işaret olur, gerçeği gösterir doğrudan. Sonra düşünürüz: biz acaba kelimelere mi inanırız yoksa onların bize hissettirdiği duyguya mı, anlama mı? Cevap, belki, her ikisi de. Tıpkı insana olduğu gibi. İşte bu nedenle, kelimelerle insanlar arasında kopmaz bir bağ vardır. Unuttuğumuz onca kitaptan hatırımızda kalan, karakterlerden ziyade hissettiğimiz duygulardır. Unuttuğumuz onca insandan hatırladığımız, bize kattığı anlamdır. Hisler de yerinde durmaz. Bir kelimeye, bir insana hissettiklerimiz de her an değişebilir. Dünyadaki misafirliğimizi derinleştirdikleri ölçüde bir yer açarız onlara, inanırız. Ama bu derinlik sathi kalmaya başladıkça da çekiliriz, uzaklaşırız. Başka kelimelere, başka insanlara uzanırız. Çünkü varlık, devamlılık esaslıdır. Söz, harf, ifade; duygu, his, mana kendine konacak bir yer arar. İnsan bu arayışın yolcusudur. Kelimelere ve insana olan ihtiyacın hayatiyeti de burada yatar. İsim vermek gönül vermektir. Bir anlatı inşa etmek bir hayat kurmaktır. İnsan iç konuşma yaparak kendinden kendine sürdürdüğü yolculuğu kuvvetlendirir. Her söz bir gerçeklik yaratma aracıdır, her yalan bir perde. Tüm bu “oluş zorunluluğu” içinde şerrin içinde bile hayrın olduğunu, hayırdan başka bir şeyin tecelli etmediğini, türlü zorluklar içinde sıkışınca başka kavramlara ve kelimelere yanaştığımızı unutmamak lâzım. Gerçek, orada.
Galiba kelimeye/okumaya olan inancımızın ardında, bizi her an maskara edebilecek dünyaya olan inançsızlığımız var. Galiba bize hiçbir vaatte bulunmasa bile her kitabın peşinden sürüklenişimizde, şahit olduğumuz şeylerin yaralayıcı tarafından bıkmışlığımız var. Galiba bunca yıldır sadakatle, yılmadan, şevkle çeviriyorsak sayfaları, başka hiçbir şeyin hayatımızın bu kadar merkezinde olmasını istemeyişimizden. Galiba yeryüzü en çok da kâğıdın kalemle buluşmasıyla daha çekilir, daha anlamlı. Galiba gerçek sevgi, bizi hayallerimizden, bizi rüyalarımızdan, bizi kendi gerçeklerimizden uzaklaştırmadığı ölçüde gerçek. Galiba bir tılsımlı cümleyi, bir güzel fikri, bir samimi derdi yakalamak kadar büyük tutku yok. Galiba değil, öyle. Bence.




