Picture of Hasan Bozgeyikli
Hasan Bozgeyikli

Kepler Havada, Gelecek Boşlukta

A+ A-

Bugün fakültemizin mezuniyet töreni vardı. Yine cübbeler giyildi, isimler okundu, alkışlar yükseldi. Ailelerin gözlerinde gurur, gençlerin yüzlerinde hem sevinç hem de belli belirsiz bir kaygı vardı.

Ben de öğretim üyeliğimin 25. yılında öğrencilerimi uğurlamanın gururunu bir kez daha yaşadım. Dört yıl boyunca emek verdiler, zorlandılar, büyüdüler, öğrendiler ve değiştiler. Her biri kendi hikâyesiyle bu noktaya geldi.

Ama bu mezuniyet töreninde duyduğum gururun yanında, mahcubiyetin de ağırlığını hissettim. Mahcuptum; çünkü onları adil, açık ve onurlu bir meslek yolculuğuna uğurlayamadığımızı biliyorum.

Belki de beni bugün en çok düşündüren şey buydu: Mezuniyet artık yalnızca bir tamamlanma duygusu değil, aynı zamanda uzun ve belirsiz bir bekleyişin başlangıcı hâline geldi.

Oysa ben 1999’da mezun olduğumda, diploma mesleğe açılan kapının en güçlü anahtarıydı. Bugün ise o anahtar, meslek hayatına başlamak için değil, sadece bitmek bilmeyen yeni eşiklerden geçebilmek için bir bilete dönüştü. Gençler diplomayı ellerine aldıklarında artık bir kapıyı açmış olmanın güvenini değil, yeni ve belirsiz bir kuyruğa girmiş olmanın yorgunluğunu hissediyorlar. Bu diploma artık bir yetki belgesi değil, yeni sınavlara giriş kartı hükmünde.

Önce sınavlar hayatımıza girdi. DMS, KMS, ardından KPSS… Sonra alan sınavı, mülakatlar, sözleşmeli öğretmenlik, değişen atama usulleri, bugün ise AGS ve Milli Eğitim Akademisi süreci… Her düzenleme çoğu zaman “daha nitelikli öğretmen” iddiasıyla geldi. Bu iddiaya elbette kimse itiraz etmez. Öğretmenliğin niteliği önemlidir. Sınıfa girecek kişinin iyi yetişmesi gerekir. Çocuklarımızı emanet edeceğimiz insanların mesleki, pedagojik ve insani açıdan güçlü olması gerekir.

Ama bugün sormamız gereken soru şu:

Bu kadar çok eşik, gerçekten öğretmen adayını daha nitelikli hâle mi getirdi, yoksa diplomanın anlamını gençlerin gözünde biraz daha mı zayıflattı?

Bugün eğitim fakültesinden mezun olan genç, diplomasını aldığında “öğretmen oldum” diyebilmek yerine, yeni bir sınavın, yeni bir sıralamanın ve belirsizliğin eşiğinde buluyor kendini. Öğrencilik bitiyor ama öğretmenlik başlamıyor. Diploma alınıyor ama mesleğe geçiş erteleniyor. Bir yandan mezun oluyor, diğer yandan yeniden “aday” statüsüne dönüyor.

İşte mezuniyet törenlerinde öğrencilerimin yüzünde gördüğüm o belli belirsiz kaygı biraz da buradan geliyor.

Çünkü mezuniyetin ertesi günü, törenin coşkusu dağıldığında, gençlerin aklında şu sorular kalıyor:

“Şimdi ne yapacağım?”

“İş bulabilecek miyim?

“AGS’ye nasıl hazırlanacağım?”

“Akademi’ye girebilecek miyim?”

“Kaç yıl daha bekleyeceğim?”

“Bu kadar emek ne içindi?”

Bu sorular yalnızca iş bulma soruları değil. Bunlar aynı zamanda kimlik soruları. Anlam soruları. İnsanın kendi emeğine, geleceğine ve hayattaki yerine dair sorduğu sorular.

Dört yıl boyunca “öğretmen adayı” dediğimiz gençleri mezuniyetin ardından yeniden uzun bir adaylık ve bekleme sürecine göndermek, sadece idari bir uygulama değildir. Bu durum, gençlerin mesleki kimliğini de yorar. İnsan yıllarca bir mesleğe hazırlanır, o mesleğin dilini öğrenir, değerlerini içselleştirir, kendini o kimlikle düşünmeye başlar. Sonra mezuniyet gelir ve sistem ona sanki şunu söyler:

“Henüz değil.”

“Biraz daha bekle.”

“Bir kez daha ispat et.”

“Sonra bakarız.”

Bu dil, zamanla gençlerin iç dünyasında derin bir yorgunluk oluşturuyor. Unutmayalım sürekli bekleyen insan yalnızca zaman kaybetmez; bazen inancını da kaybeder. Sürekli sınanan insan yalnızca bilgisinden değil, kendi değerinden de şüphe etmeye başlar. Sürekli ertelenen insan, bir süre sonra hayatını da erteler.

Aile kurmak ertelenir.

Ekonomik bağımsızlık ertelenir.

Mesleki aidiyet ertelenir.

Kendine güven ertelenir.

Hayat, bir sonraki sınavın sonrasına bırakılır.

Bu nedenle atanamayan öğretmenler meselesi yalnızca bir istihdam sorunu değildir. Bu, aynı zamanda bir kuşağın anlam duygusunu, güvenini ve geleceğini yitirmesine dair derin bir yaradır. 2000’li yılların başında on binlerle başlayan bu sorun, bugün yüz binleri bulan büyük bir toplumsal yaraya dönüşmüştür. Sayılar tartışılabilir; ama gerçek ortadadır: Öğretmen olmak için yetişmiş çok sayıda genç, mesleğini yapamadan yıllarını bekleyerek tüketiyor.

Bir eğitim fakültesi hocası için bu tabloya dışarıdan bakmak mümkün değil. Çünkü o sayıların içinde benim öğrencilerim var. Derslerime girenler, sınav sonrası odama gelip soru soranlar, uygulama dosyasını heyecanla getirenler, mezuniyet günü ailesiyle gururla fotoğraf çektirenler… Ve sonra yıllarca atama bekleyenler, ücretli öğretmenlik yapanlar, özel okullarda düşük ücretle çalışanlar veya öğretmenlikten vazgeçmek zorunda kalanlar.

İstatistik bir süre sonra istatistik olmaktan çıkıyor.

Bir yüz oluyor.

Bir ses oluyor.

Bir mesaj oluyor.

Bazen de şu cümle oluyor:

“Hocam, keşke başka bir bölüm okusaydım.”

Bu cümleyi duymak kolay değil. Çünkü bu sadece bir öğrencinin kişisel pişmanlığı değil, bir meslek idealinin zedelenmesidir. Eğitim fakültesinde dört yıl boyunca verilen emeğin ve kurulan hayallerin, mezuniyet sonrasındaki sınavlar, kontenjanlar ve belirsizliklerle çarpışmasıdır.

Sınıfta biz onlara öğretmenliğin anlamını anlatıyoruz. Öğretmenlik yalnızca bilgi aktarmak değildir diyoruz; çocuğu anlamaktır, aileyi anlamaktır, toplumu ve insanı anlamaktır. Öğretmenliğin bir meslekten öte, ahlaki ve toplumsal bir sorumluluk olduğunu vurguluyoruz.

Öğrencilerimiz de çoğu zaman buna inanıyor.

Ama mezuniyet sonrasında sistem onlara başka bir dille konuşuyor:

“Puanın kaç?”

“Sıralaman ne?”

“Kontenjan açıldı mı?”

“Mülakat nasıl geçti?”

“Akademi süreci ne olacak?”

Böyle olunca gençlerin öğretmenlik algısı da değişiyor. Çocukların hayatına dokunma ideali, yavaş yavaş aşılması gereken sınavlara ve beklenen duyurulara dönüşüyor. Mesleğin asıl anlamı, sistemin koridorlarında aşınıyor.

Bugün mezuniyet töreninde öğrencilerime bakarken düşündüğüm şey buydu.

Bu gençler yalnızca diploma almadılar; aynı zamanda uzun bir belirsizlik dönemine de adım attılar. Biz onları alkışladık, aileleri gururlandı, fotoğraflar çekildi. Ama hepimiz biliyoruz ki tören alanından çıktıklarında onları bekleyen yol hiç de kolay değil.

Elbette bütün bunlar yalnızca eğitim fakültelerinin sorunu değil. Öğretmen yetiştirme, istihdam, kontenjan, sınav ve atama politikaları bir bütün olarak ele alınması gereken büyük bir sistem meselesidir. Eğitim fakültelerinin de eksikleri var: Uygulama süreçleri güçlendirilmeli, okul-fakülte iş birliği daha sahici kurulmalı, öğretmen adayları sınıfa daha donanımlı çıkmalı.

Ama eksikleri gidermenin yolu, mezunun önüne sürekli yeni eşikler koymak olmamalı.

Eğer eğitim fakültelerinde eksik varsa, çözüm bu fakülteleri zayıflatmak değil, güçlendirmek olmalıdır. Uygulama eksikse uygulama okulları ve mentorluk sistemi güçlendirilmeli. Öğretmen adayları sınıfa yeterince hazır değilse, fakülte ile okul arasındaki bağ daha sahici ve işlevsel biçimde kurulmalıdır.

Ama bütün bunları yaparken diplomanın anlamını, gencin emeğini ve mezuniyetin psikolojik değerini zayıflatmamalıyız.

Çünkü diploma yalnızca bir kâğıt değildir. O, dört yılın emeğidir, ailelerin fedakârlığıdır, gençliğin en önemli dönemlerinden biridir ve bir meslek idealine tutunmanın belgesidir. Eğer bu belge mezuniyetin hemen ardından “henüz yetmez” duygusuyla karşılanıyorsa, hepimizin durup düşünmesi gerekir.

Bugün öğrencilerime güzel şeyler söylemek istedim. Çünkü mezuniyet törenleri umut ister. Gençler, hayatlarının bu özel gününde hocalarının yüzünde kaygı değil, güven ve inanç görmek ister.

Onlara şunu söyledim:

“Diplomanız bir son değil, bir başlangıç. Asıl yolculuk şimdi başlıyor.”

Bunu içtenlikle söyledim. Çünkü gerçekten öyle. Hayat diplomadan sonra başlar. Öğretmenlik de yalnızca fakültede öğrenilenlerle sınırlı değildir. İnsan mesleğini yolda, sınıfta, çocukların gözlerinde, velilerle konuşurken ve kendi hatalarından öğrenerek kurar.

Ama içimden başka cümleler de geçiyordu:

Keşke bu başlangıç daha açık ve adil olsaydı.

Keşke bu yol bu kadar uzun, yorucu ve belirsiz olmasaydı.

Keşke öğrencilerimi yeni sınavlar ve bitmeyen bekleyişler yerine, adil, güvenli ve onurlu bir meslek yolculuğunun eşiğine uğurlayabilseydim.

Bugünün gençlerine yalnızca “dayanıklı olun” demek yetmiyor. Çünkü onları bu kadar dayanıklı olmak zorunda bırakan sistemi de konuşmamız gerekiyor. Sürekli “kendinizi geliştirin” diyoruz, elbette geliştirsinler. Ama aynı zamanda onlara öngörülebilir, adil ve insani bir meslek yolu sunmak da bizim ortak sorumluluğumuzdur.

Üstelik bugünün mezunları bizim mezun olduğumuz dünyaya mezun olmuyor. Yapay zekâ, dijitalleşme, değişen çocukluk deneyimleri, artan psikolojik sorunlar, aile beklentileri ve sosyal medya kültürüyle şekillenen bir dünyaya öğretmen olarak adım atacaklar. Yani yalnızca atanma kaygısıyla değil, mesleğin hızla değişen doğasıyla da yüzleşecekler.

Bu yüzden öğretmen adaylarının yalnızca sınav başarısına değil; yön duygusuna, anlam bilincine, mesleki aidiyete ve psikolojik dayanıklılığa da ihtiyacı var.

Ama bu ihtiyaç yalnızca gençlerin omzuna bırakılacak bir yük değildir.

Bugün tören alanından ayrılırken içimde kalan duygu işte buydu: Gururla karışık derin bir mahcubiyet. Gurur duydum; çünkü öğrencilerim emek verdiler, direndiler ve başardılar. Mahcubiyet duydum; çünkü onları hak ettikleri kadar açık, adil ve güvenli bir meslek yolculuğuna uğurlayamadığımızı çok iyi biliyorum.

Son yirmi beş yılda öğretmenliğe giriş sistemi çok değişti. Sınavların adı, atama biçimleri, bekleme süreleri ve öğretmenliğin toplumsal algısı değişti. Ama değişmeyen bir şey var: Gençler hâlâ anlamlı bir meslek, güvenli bir gelecek ve emeklerinin karşılığını bulacağı adil bir hayat istiyor.

Bunu onlara çok görmemeliyiz.

Üniversite bitti. Peki ya sonrası?

Bu soruya adil, insani ve sahici bir cevap üretemediğimiz sürece, mezuniyet törenleri hep biraz eksik kalacak.

Kepler havaya atılacak. Aileler alkışlayacak. Hocalar gururlanacak. Gençler gülümseyecek.

Fakat o gülümsemenin arkasında aynı soru yankılanmaya devam edecek:

“Peki şimdi ne olacak?”