Picture of Merve Nalbant Işık
Merve Nalbant Işık

Kerbela: İnsanlığın Vicdanına Sorulan Soru

A+ A-

Bazen kızıma Kerbela’yı nasıl anlatacağımı düşünüyorum.

Strasbourg ile Washington arasında, Türkçe, Kürtçe, Fransızca ve İngilizcenin aynı evin içinde birbirine karıştığı bir hayatta büyüyen bir çocuğa Kerbela’yı anlatmak kolay değil. Çünkü mesele sadece geçmişte yaşanmış tarihî bir olayı aktarmak değildir. Mesele, ona haksızlık karşısında insanın nerede durması gerektiğini anlatabilmektir.

Fakat bugün artık yalnızca kızıma değil, etrafımdaki insanlara da Kerbela’yı nasıl anlatmam gerektiğini düşünüyorum. Çünkü içinde yaşadığım dünyanın büyük çoğunluğu Müslüman değil. Komşularım, arkadaşlarım, meslek çevrem, çocuğumun ileride aynı sıraları paylaşacağı insanlar farklı inançlardan, farklı kültürlerden ve farklı hafızalardan geliyor. Böyle bir dünyada Kerbela’yı sadece bizim içimizde konuşulan bir matem günü olarak bırakmak, onun taşıdığı büyük ahlaki anlamı daraltmak olur.

Oysa Kerbela, yalnızca bir mezhebin, bir topluluğun veya bir coğrafyanın hafızasına hapsedilemeyecek kadar büyük bir hadisedir. Hüseyin bin Ali’nin mücadelesi, insanlığın ortak vicdanına hitap eden bir duruştur. Çünkü orada anlatılan şey sadece bir dinî aidiyet değil; haksızlık karşısında boyun eğmeme, gücün karşısında hakikati savunma ve yalnız kalma pahasına doğru bildiğinden vazgeçmeme iradesidir.

Muharrem ayı geride kalırken birçok evde aşure kazanları kaynadı, komşu kapıları çalındı, kâseler elden ele dolaştı. Her yıl tekrarlanan bu güzel gelenek, paylaşmanın, bereketin ve ortak hafızanın bir parçası olarak yaşatılıyor. Fakat bu geleneğin derinlerinde, on dört asırdır insanlığın vicdanında yankılanan büyük bir acı saklıdır: Kerbela.

Hicri 61, Miladi 680 yılında, Hz. Peygamber’in sevgili torunu, Hz. Ali ile Hz. Fatıma’nın oğlu Hz. Hüseyin, Fırat’ın kıyısında susuz bırakılarak şehit edildi. Onunla birlikte ailesinden ve yakınlarından birçok kişi de aynı kaderi paylaştı. Aradan geçen yüzyıllara rağmen Kerbela yalnızca tarih kitaplarında kalan bir olay olmadı. Her neslin yeniden dönüp baktığı bir vicdan aynasına dönüştü.

Kerbela’yı yalnızca belirli bir mezhebin ya da topluluğun meselesi olarak görmek, onun taşıdığı evrensel anlamı eksik okumaktır. Çünkü Kerbela bir iktidar mücadelesinden çok daha fazlasıdır. Orada yaşanan, bir insanın baskıya, haksızlığa ve meşrulaştırılmak istenen yanlışa karşı “hayır” deme iradesidir.

Biatten Öte Bir Meseleydi Hüseyin’i Duruşu

Kerbela’nın merkezinde yalnızca askerî ya da siyasî bir çatışma yoktur. Bir tarafta Ehl-i Beyt’in temsil ettiği adalet anlayışı, diğer tarafta siyasî gücün talep ettiği mutlak itaat vardır.

Hüseyin bin Ali’nin Yezid’e biat etmeyi reddetmesi, makam veya iktidar arayışından kaynaklanmıyordu. O, yönetimin adalet, emanet ve liyakat ilkelerinden uzaklaştığını düşünüyordu. Vereceği biatın sadece siyasî bir tercih değil, aynı zamanda ahlaki bir meşruiyet anlamına geleceğinin farkındaydı.

Kerbela’nın büyüklüğü de burada ortaya çıkar. Hüseyin’in karşısındaki güç dengesizliği açıktı. Sayıca azdı, yalnızdı ve karşısındaki iktidar çok büyüktü. Fakat onun için mesele sonucun ne olacağından çok, hangi ilkenin temsil edileceğiydi.

Çünkü bazı zamanlarda insanın görevi kazanmak değil, doğru olanı temsil etmektir.

Bu yüzden Kerbela, İslam tarihinde yalnızca bir şehadet hadisesi değildir. Vicdanın güç karşısındaki bağımsızlığının sembolüdür. İnsanlar asırlardır sadece Hüseyin’in nasıl şehit edildiğini değil, neden geri adım atmadığını da hatırlamaktadır.

Kerbela Kime Aittir?

Bana göre Kerbela’nın bugün yeniden sorulması gereken en önemli sorularından biri şudur: Kerbela kime aittir?

Sadece Müslümanlara mı? Sadece Şiilere mi? Sadece Sünnilerin de hürmetle hatırladığı tarihî bir acıya mı? Yoksa zulme karşı direnişi, adaletsizliğe karşı ahlaki itirazı ve hakikatin güç karşısındaki onurunu önemseyen herkesin ortak hafızasına mı?

Elbette Kerbela’nın İslamî, tarihî ve manevî bağlamı görmezden gelinemez. Hüseyin bin Ali, Hz. Peygamber’in torunudur. Ehl-i Beyt sevgisi Müslümanların kalbinde özel bir yere sahiptir. Fakat Kerbela’nın anlamı yalnızca Müslümanların iç dünyasına kapatılacak kadar dar değildir.

Nasıl ki insanlık Sokrates’in hakikat uğruna ölümü göze almasını, Gandhi’nin şiddetsiz direnişini, Martin Luther King’in adalet mücadelesini veya Nelson Mandela’nın özgürlük arayışını sadece kendi toplumlarının meselesi olarak görmüyorsa, Hüseyin bin Ali’nin Kerbela’daki duruşu da yalnızca belirli bir zümreye devredilemez.

Çünkü bazı mücadeleler doğdukları coğrafyanın sınırlarını aşar. Bazı acılar, sadece onları yaşayanların değil, onları anlayabilen herkesin hafızasına emanet olur. Kerbela da böyledir. O, Müslümanların kalbinde derin bir yara olduğu kadar, insanlığın adalet arayışında da güçlü bir semboldür.

Diasporada Kerbela’yı Anlatmak

Fransa’da doğup büyümüş, bugün Amerika’da yaşayan biri olarak şunu daha derinden hissediyorum: Bizim taşıdığımız hikâyeler sadece kendi çocuklarımız için değil, birlikte yaşadığımız toplumlar için de anlamlı olabilir.

Avrupa’da ve Amerika’da büyüyen çocuklarımız çoğulcu toplumlarda yaşayacaklar. Farklı kimliklerle, farklı inançlarla, farklı adalet iddialarıyla karşılaşacaklar. Bu yüzden onlara Kerbela’yı anlatırken bir mezhep kavgası değil, bir vicdan terbiyesi bırakmak zorundayız. Kerbela onlara öfkeyi değil, ahlaki netliği öğretmeli.

Ama bununla da yetinmemeliyiz. Kerbela’yı Müslüman olmayan komşularımıza, arkadaşlarımıza ve içinde yaşadığımız toplumlara da anlatabilmeliyiz. Elbette bunu bir inanç dayatması olarak değil, insanlığın ortak ahlaki hikâyelerinden biri olarak yapmalıyız.

Bir çocuğa, bir komşuya veya farklı inançtan bir dosta Hüseyin’i anlatırken belki de şöyle başlamalıyız:

Bir insan düşünün; karşısında büyük bir iktidar var. Ondan haksız olduğunu düşündüğü bir düzene onay vermesi isteniyor. Biliyor ki reddederse bedel ödeyecek. Biliyor ki yalnız kalacak. Ama yine de “hayır” diyor. Çünkü ona göre insan bazen yaşamak için değil, insan kalabilmek için direnmek zorundadır.

Bu hikâyeyi anlayabilmek için Müslüman olmak gerekmez. Vicdan sahibi olmak yeterlidir.

Kerbela’yı evrensel yapan da budur. Onun merkezinde sadece bir inanç grubu değil, insanın en temel ahlaki sınavı vardır: Güç haksızlaştığında, insan ne yapar? Kalabalık yanlışta birleştiğinde, insan nerede durur? Sessizlik güvenli göründüğünde, insan neyi göze alır?

Çocuklara ve Dünyaya Bırakılacak Miras

Evimizin bir tarafında Türkçe ve Kürtçe, diğer tarafında Fransızca ve İngilizce var. Farklı kültürler arasında büyüyen çocuklar için aidiyet bazen karmaşık bir meseleye dönüşebiliyor. Hangi dilde düşünecekler? Hangi hafızaya ait hissedecekler? Hangi acıları kendi acıları, hangi değerleri kendi değerleri olarak görecekler?

İşte bu nedenle geçmişten taşıdığımız hikâyelerin önemi daha da artıyor. Çünkü bazı hikâyeler sadece geçmişi anlatmaz; insana kim olduğunu ve hangi değerlerle yaşamak istediğini de hatırlatır.

Kerbela, benim için yalnızca hatırlanan bir tarih değildir. Aynı zamanda kızıma bırakmak istediğim ahlaki mirasın da bir parçasıdır. Ona Hüseyin’i anlatırken, sadece acıyla anılan bir şahsiyeti değil; zor zamanlarda doğrularından vazgeçmeyen bir insanı anlatmak isterim.

Fakat bu miras yalnızca bizim çocuklarımızın omuzlarına bırakılacak bir miras değildir. Kerbela’yı insanlığın ortak vicdanına da anlatmak gerekir. Çünkü zulüm evrenselse, adalet arayışı da evrenseldir. Acı evrenselse, direnişin onuru da evrenseldir.

Bugün dünyanın farklı yerlerinde savaşların, işgallerin, mülteci dramlarının, ırkçılığın ve devlet şiddetinin gölgesinde yaşayan insanlar var. Böyle bir çağda Kerbela bize sadece geçmişi değil, bugünün ahlaki körlüğünü de gösterir.

Çünkü zulüm yalnızca kılıçla, silahla veya açık şiddetle gelmez. Bazen susarak, görmezden gelerek, “bizi ilgilendirmez” diyerek de zulmün bir parçası hâline geliriz.

Kerbela’nın en büyük dersi, sayıca az olmanın veya güçsüz görünmenin insanı haklı davasından vazgeçirmemesi gerektiğidir. Kalabalığın içinde kaybolmamak, herkes aynı şeyi söylerken vicdanının sesini duyabilmek ve gerektiğinde yalnız kalmayı göze almak…

Bugün dünyanın neresinde yaşarlarsa yaşasınlar, çocuklarımızın ve bütün insanlığın en çok ihtiyaç duyacağı değerler belki de tam olarak bunlardır.

Zulüm Evrenseldir, Direniş de Öyle

Kerbela’nın etkisi belirli bir coğrafyaya veya döneme sığmayacak kadar büyüktür. Tarih boyunca mazlumun zalime karşı direndiği her mücadelede onun yankısını duymak mümkündür.

Bu yüzden Kerbela yalnızca Müslümanların değil, adalet arayan bütün insanların ortak hafızasında yer bulabilecek bir mirastır. Çünkü orada anlatılan şey güç değil hakikat, kalabalıklar değil vicdan, korku değil onurdur.

Kerbela bize şunu hatırlatır: Sessizlik bazen haksızlığın en güçlü destekçisine dönüşebilir. Bu nedenle Kerbela’yı anmak, geçmişe dönük bir hatırlama değil; bugüne dair bir sorumluluk çağrısıdır.

Nerede bir mazlum varsa yanında durmak, nerede bir haksızlık varsa ses yükseltmek, Kerbela’nın bize bıraktığı mirasın en anlamlı yorumudur.

İnsanlığın Vicdanına Emanet Bir Miras: Hüseyin

Ehl-i Beyt sevgisi yalnızca isimlerini hürmetle anmakla sınırlı değildir. Asıl mesele, onların temsil ettiği ahlakı, adalet duygusunu ve haksızlık karşısındaki tavrı hayatımıza taşıyabilmektir.

Ama Hüseyin’i sevmek kadar, Hüseyin’i anlatmak da önemlidir.

Onu sadece kendi matemlerimizin içine hapsetmeden, insanlığın ortak vicdanına taşıyabilmeliyiz. Çünkü Hüseyin bin Ali’nin Kerbela’daki duruşu, belli bir zümrenin mülkiyetine bırakılamayacak kadar büyük bir ahlaki mirastır.

Kerbela’nın mirasını yarınlara taşımak, yalnızca bir olayı anlatmak değil; onun ruhunu hayata taşımaktır. Adaletten taviz vermemek, zulme rıza göstermemek ve yalnız kalma pahasına doğru olanı savunabilmek…

Aradan on dört asır geçmiş olsa da Hüseyin’in duruşu insanlığa hâlâ aynı soruyu yöneltiyor:

“Hak ile haksızlık karşı karşıya geldiğinde, sen nerede duracaksın?”

Bu soruyu kızıma, onun nesline, Müslümanlara ve Müslüman olmayan bütün vicdan sahiplerine aktarabildiğimiz sürece, Kerbela yalnızca bir matem günü değil; insanlığın ortak vicdan okulu olmaya devam edecektir.