Korku Ve Ümit Arasında İnsanın Gerilim Hâlesi
- Tarih:
İnsanın ruh hâlini terazinin kefelerine benzetmek mümkündür. Bir yanda insanı tedirgin eden, hareketsiz kılan korkulu gölgeler diğer yanda yürümeye çağıran ufuklar. Bu iki yön bir tenakuza işaret etmez bilakis zıtlıkların birbirini tarttığı bir gerçeklik alanıdır. Hayat bizi karanlığıyla sınar bazen, bazen de neşve ile kalp atışlarını hızlandırır. İnsan için asıl dönüştürücü olan, bu iki çağrının aynı anda duyulduğu o gerilim anıdır.
Filozoflar insanın en hakiki hâliyle arafta yaşadığını söyler. Heidegger, insanın varoluşunu kaygı üzerinden açıklarken aslında bunun bir yenilgi değil bir uyanıklık hâli olduğunu ima eder. Kaygı, belirsizliğin gölgesinden doğar fakat belirsizliği fark eden insan daha yürünecek yol olduğunu da idrak eder. Bir uçurumun karanlığını görmek ile ufukta beliren bir ışığa yönelmek arasında en insanca hâl gizlidir. Bu hâl ne tam bir korkudur ne de mutlak bir umuttur, her ikisinin titrek sınırında kendini var eden bir duruştur.
İnsanın iç seslerinden biri sürekli geri çeker. Ona dünyanın kırılgan olduğunu, her adımın yeni bir tehlikeyi çağırabileceğini hatırlatır. İbnü’l-Arabî’nin ifadesiyle “İnsan, sûretler âleminde yönünü kaybetmeye meyillidir.” Bu meyil, insanın zayıflığını değil farkındalığına işaret eder. Yönünü kaybetme ihtimalini sezen insan, iradi olarak yön bulmanın değerini de bilir. Bu yüzden geri çeken ses, ileri bir hamle için gerilmiş yay gibidir.
İnsanı ileriye çağıran, kalbin içindeki kıpırtıyı harekete geçiren, insana kendi sınırlarından ötede ihtimal kapılarının bulunduğunu hatırlatan başka bir ses daha vardır. Bu sesi her zaman net bir şekilde duyamayız. Vehim gürültüleri, elâlem lakırdarı bu sesi duyulmaz kılar. Bu sebeple kulak kesilmek gerekir. Başka sesleri kıstıkça gerçekten bize özel kılınan bu sesi duyabiliriz.
İnsanın içinde yükselen bu çift ses, bir kakafoniye dönüşebileceği gibi harmoniye de dönüşebilir. Her iki sesin rezonansında insan tınlayabilir. Bu seslerden biri temkini savunur, diğeri ihtimalleri. Biri düşebilirsin, der; diğeri uçabilirsin. Esasında insan, illaki bu iki çağrıdan birini seçmek zorunda da değildir, Hayat ne sadece korkak bir kaçınma eylemidir ne de düşüncesiz bir atılganlık gösterisi. Korku, insana bir sınır çizer; umut, o sınırın ötesine bir pencere açar. İnsan bu pencerenin nereye baktığını anlamakla tekâmül eder. Kimi zaman perdeyi aralamak bile insan için önemli dönüşümlere vesile olur. Perde arasından sızan ışık kırıntısı, ömrün yönünü tayin eder.

Hayat, insana sık sık kendi kırılganlığını hatırlatır. Beklenmedik kayıplar, ertelenen hayaller, yüzleşmek zorunda kaldığımız gerçekler, acziyetin kemiklerini çatırdatır. Bu yaşantılar, insanın içindeki kara gölgeyi büyütür ancak gölge ışığın yokluğu değildir; ışığın varlığını daha görünür kılan bir sahnedir. Gölgedir ışığın varlığını haber veren. Gölgesizlik derinliksiz bir düzlemdir hem. İnsan, gölgeyle muhatap olarak sınanır, gölgenin kendinden menkul olmayışını idrak ederek ışır.
Kavafis’in İthaka’sı şöyle fısıldar: Yolun kendisine sadık kalmak, rüzgârda gerektiğinde geri çekilmek, rüzgâr arkadan estiğinde yürümeyi bilmek… Yolun ve yolculuğun kıymeti; adımların ritminde gizlidir, o ritmi de ümit ve korkunun bir aradalığı belirler. Bu gerilim hâline kızarız, içimizdeki bu çekişmeyi yorgunluk sayar, ne yana dönsek batan kıymıklı kararsızlığı eksiklik sanırız. Oysa bu gerilim bir canlılığa işaret eder. Gerilim arttıkça insanlığımızın zirvesine çıkarız. Camid bir varlık olmadığımızı anlarız. Nitekim sadece candan yoksun olan sarsılmaz. Yaşayan her şey titreşir. Ağaç, rüzgârla salınır; deniz, akıntıyla kabarır; insan ise endişe ve umut arasında kıvam bulur.
Hayatın gerek ve yeter şartı, ümit ile korku arasındaki bu gerilimde saklıdır. Her şeyin kötüye varacağına dair korkulu düşünceler, insanı temkinli olmaya sevk eder, bu gerek şarttır. Daha iyi olmaya dair ümit ve çaba, iradeye matuftur, bunda kaim olmak ise yeterlilik hissi verir.
İnsan, ne korkularının toplamıdır ne de umutlarının. İkisi arasında salınırken ortaya çıkan kararsız, temkinli ama ümitli bu gerçek hâl, insanın hakiki portresidir. Bu portre, her çizgisiyle kıymetlidir. Çünkü o çizgiler, insanın hem kırıldığını hem toparlandığını; hem kaybolduğunu hem de her daim bir yol bulunabileceğini imgeler.




