Picture of Osman Ünlü
Osman Ünlü

Kral Dakyanus ile Yaşamak yada Tahakkümlü Günler

A+ A-

Bilgisayar teknolojileri, ikilik sayı sistemiyle çalışır. Bu sistemde sadece iki rakam vardır: 0 ve 1. Sinyal varsa 1, yoksa 0. Sistem bu kadar basit. Yani var ya da yok… Siyah ya da beyaz. Anahtar açık ya da kapalı. Biz buna dijital bilgi diyoruz. Ortası yok. Gri tonlara yer yok. Bu, bilgisayar sistemlerinin çalışma prensibidir. Ama hayat böyle değil. Sosyal hayat, dijital dünyanın aksine, siyah ile beyaz arasında sonsuz tonlar içerir. Bu yüzden insanları mutlak sınıflara ayırmak, dijitalize etmek mümkün değildir. İyiler ve kötüler diye ikiye bölünemez hayat. Her iyinin içinde biraz kötülük, her kötünün içinde biraz iyilik vardır.

Bir uca tam siyah, diğer uca tam beyaz derseniz, uçlara insan koyamazsınız. Bütün insanlık, beyaza yakın griden siyaha yakın griye kadar uzanan bir yerde durur. Demem o ki, az veya çok hepimiz kirliyiz. Öncelikle bu ön kabulü yerleştirmekle başlamalıyız.

Miladi 250 yıllarında, Bizans İmparatoru Dakyanus, aristokrat aile çocukları olan bir grup genci inançlarından dolayı baskı altına alır, hapseder ve ölümle cezalandırır. Mesele, gençlerin neye inandığı değildir aslında. Esas olan, imparatorun belirlediği hayatı yaşamak istememeleridir. Yani üzerlerinde kurulmuş olan tahakkümü reddetmişlerdir. Dakyanus, halkına şu mesajı veriyordu: “Hayatınızı nasıl yaşayacağınızı ben belirlerim.”

Gençler ise bu dayatmaya baş kaldırdılar. İmparatora boyun eğmeyen bu gençler, tahakküme hayır dediler. Diğerleri ise –İsevi olsun olmasın– tahakküme rıza gösteren, hatta bundan memnun olanlardı.

1973 yılında İsveç’in Stockholm kentinde yaşanan bir banka soygununda, altı gün boyunca rehin tutulan banka çalışanları, soygunculara karşı duygusal bağlar geliştirdiler. Serbest bırakıldıktan sonra bile onları savunur hale geldiler. Bu olay psikoloji literatürüne “Stockholm Sendromu” olarak geçti.

Soyguncuların rehinelere yiyecek vermesi, onlara iyi davranması, büyük kötülüğün (esaretin) üstünü örttü. Rehineler, küçük bir iyiliğe tutunarak büyük kötülüğü görmezden geldiler. Demek ki hırsızlar mutlak kötü değillerdi, ama daha önemlisi, insan zihni mutlak kötüyle bile bağ kurabiliyordu. Dakyanus’un halkı da böyleydi: Biraz nimet, biraz huzur, biraz statü… Bunlar, tahakküme boyun eğmenin kılıfı olmuştu. İşte gençler buna karşı çıktığında, mağaraya sığındılar. Rableri, onların üzerinden zamanı durdurarak kurtardı. Milyonların bir zalime karşı durmamasının altında yatan sebep budur: Az bir faydanın kaynağı zannedilen statükonun bozulmaması. Bu yüzden insan bazen acı çekse bile, o acıya alışır.

Afrika’da filleri yakalayıp kafese koymak için uygulanan bir metod vardır. Daha önce açtıkları çukura fili düşürürler. İçlerinden biri eline sopayı alır gözünün içine baka baka döver. Günlerce yiyecek ve içecek vermez. Daha sonra başka biri gelir ona yiyecek verir su verir ve çukurdan yol açar ve fili kurtarır. Bundan sonra fil kurtarıcısından hiç ayrılmaz. Ta ki kafese girinceye kadar. Kafeste de mutlu mutlu(!) yaşar.

Bu hikâyede fil, kötülük yapan ile iyilik yapanların aynı ekipten olduğunu anlayamaz.   İlginç olan bazen girdaba düşen insan, kendisini yardım eden kişinin, aynı zamanda onu yardıma muhtaç hale getiren kişi olduğunu görmezden gelir.

Eski günlerden birinde, bir grup genç bir şeyhi ziyarete gider. Bahçeye girince, kapının yanında bir tahtada yatan bir koyunun inlediğini fark ederler. Sohbet bitince gençlerden biri sorar:

– “Efendim, koyun niye inliyor?”

Şeyh cevap verir:

– “Yattığı tahtada bir çivi var, karnına batıyor.”

Genç hayretle sorar:

– “Peki öyleyse, neden kalkmıyor?”

Şeyh sakinlikle der ki:

– “Çünkü o kadar da acıtmıyor.”

Peki, koyunun kalkması için çivinin ne kadar acıtması gerekir? Bu soruyu burada bırakalım. Zira insan da çoğu zaman çivinin acısına alışır ve acı, tahakkümün sessiz sürdürücüsüne dönüşür.

Madem hepimiz biraz “gri”yiz, o halde siyahlığımız kimlere nasıl yansıyor? Genel bir ifadeyle:

– “Elindeki imkânı kullanarak bir başkasının iradesine müdahale ediyorsan, tahakküm kuruyorsun.” Eldeki imkân bazen güç, bazen makam, bazen borç, bazen aile bağıdır. Amir memuruna, koca karısına, baba evladına, devlet başkanı halkına… Hatta bazen kadın kocasına tahakküm kurar. İşte bu noktada, itaat ile tahakküm arasındaki ince çizgiyi görmek gerekir.

İfk hadisesinden sonra Allah Teâlâ, Hz. Âişe’nin masumiyetini Kur’an’da bildirdi. Buhârî’de geçen rivayette, Resûlullah (s. a. s) ona şöyle dedi:

-“Ey Âişe! Allah’a hamdet, çünkü O seni temize çıkardı.”

Hz Aişenin annesi de dedi ki:

-“Kalk, Resûlullah’a teşekkür et.”

Hz. Âişe şöyle cevap verdi:

-“Vallahi ben sadece Allah’a hamd ederim, O’ndan başkasına teşekkür etmem.”

Bu söz, büyük bir hikmet taşır. Hz. Âişe’nin Rasulullah’a itaati bakidir, ama Allah’ın verdiği nimeti bir beşere hasretmek, tahakküme kapı aralamaktır. O kapı kapatılmıştır. Rasulullah için bile durum buysa, bize düşen nedir!…

Evde sürekli huzursuzluk çıkaran, karısına ve çocuklarına sevgiyi gıdım gıdım gösterip asla tam vermeyen baba, biraz Dakyanus’tur. İstediği zaman kendi başını ağrıtabilme silahını kocasına karşı kullanan kadın da, biraz Dakyanus’tur.

“Kızım, seni ben büyüttüm; altını temizlerken bulaşan pisliğin izi hâlâ tırnaklarımda” diyerek kızını boyunduruk altına alan anne, zalimsin bre. Öğrencilerini “İstersem bu sınıfı çekilmez hale getiririm” diyerek korkutan öğretmen, o da Dakyanus’tur.

Tahakkümü kendisine hak olarak olarak görme meselesi, güçten doğan haklar kaidesine tabidir. Bu kaide Mısır/Firavun medeniyeti, sonra Roma medeniyeti ardından onun doğurduğu batı medeniyetinin genel geçer ama yazılı olmayan kanunu durumundadır. Bugün batı medeniyeti bir şekilde bütün dünyayı sardığına göre herkes kendine göre nasibini aldı. Tabi ki burada güç kavramı sadece fiziki değildir.

Ben üstünüm demenin ve böylece güç gösterisinde bulunup tahakküm kurmanın birçok yolu vardır. Bir teyzemizin dindarlığını, çocuklarına ve kocasına baskı unsuru olarak kullandığını gördüm. Baktım adamcağız dinden soğumuş. Dine meselafeli duruyor.  Teyzemiz konuşmanın satır aralarına durmadan dindarlığı ile ilgili argümanlar yerleştiriyor.  Tüh yaa, işrak namazımı çok geciktirdim. Bugün cüzlerimi yetiştiremedim. Vs vs   Dindarlığını üstünlük olarak kullanıp evin hakimiyetini ele geçirmiş. Bütün kuralları o koyup, herkes de ona uymak zorunda bırakmış. İşte buna tahakküm diyoruz. Teyze de dindar değil dini dar olmuş.

Bunu yapanın kadın olması erkek olması, amir olması memur olması veya devlet başkanı olması hiç önemli değil. Kişi dinini başkalarına tahakküm kurmak için kullanıyorsa O da bir şekilde Dakyanustur ve de zalimdir.

Hz. Âişe örneğinde de gördüğümüz gibi, itaat etmek başka, tahakküme boyun eğmek bambaşka bir şeydir. Allah (C.C.)  “Anne babanıza ihsanda bulunun” buyuruyor, zulmüne rıza gösterin demiyor.  “Kocanıza itaat edin.” diyor, tahakkümüne boyun eğin demiyor.

Vermiş olduğum örneklerde ilişkiler hala devam ediyor ve bağlar hala sıkı ise bu ilişkilere, toksik ilişki veya travmatik bağlanma diyoruz. Tam burada, bir yanlış anlaşılmanın önüne geçmek için yukarıda Hz. Aişe annemizin meselesinde izah ettiğimiz bir konunun tekrardan altını çizmeliyim.

İtaat etmek başka bir şey, tahakküme boyun eğmek başka bir şeydir. Anne babaya veya öğretmene itaat etmek hayırdır, iyidir, güzeldir. Ama her kime olursa olsun tahakküme boyun eğmek asla.

Allah (CC) Anne babanıza ihsanda bulunun buyuruyor, zulmüne rıza gösterin demiyor. Kocanıza itaat edin deniyor tahakkümüne boyun eğin denmiyor.  Evin hâkimi kadındır. Evin düzeni konusunda çocuklarda, kocada anneye itaat etmelidir.  Bu durum bazen çocuklar için bile geçerlidir.  Eşimizin alanına girdiğimizde onun kuralları geçerlidir, çocukların alanına girdiğimizde çocuklara itaat asıldır.   Unutmayalım! İtaat, saygıdan gelir, tahakküm ise esaretin göstergesidir.

Çocuğumuzun alanında ona itaat etmek aslında ona saygı göstermek demektir. Eşimiz içinde hakeza aynı durum söz konusudur. Usame bin Zeyd 18 yaşında ordu komutanı olarak atanır. Hz. Ebubekir efendimiz 60 yaşlarında ve Resulullah’tan (s. a. s) sonra o toplumun efendisiydi. Ama ordu içine girince Usame (r. a)ye itaat etmekle mükellefti. Çünkü Onun alanına girmiş oldu.

Tahakküm sonucu ortaya çıkan köle ruhlu bir kişi ile kimse ömür tüketmek istemez değil mi? Hz. Aişe annemiz Resulullah’ın (s. a. s) sevgilisi idi. O (s. a. s), onun yanında huzura eriyordu. Çünkü aralarındaki bağ travmatik değildi.  La ilahe illallah demek bir yönden, Allah’tan başka hiç kimsenin tahakkümüne kabul etmiyorum demektir. Tahakküm, gücün ahlaka üstün geldiği her ilişkide yeniden doğar. Vesselam…