Picture of Musa Özdemir
Musa Özdemir

Kum Saati

A+ A-

“Zaman akıyordu, evet; ama bu akış da bir yanılsamaydı.

 Çünkü zaman, suretlerin ardından bakan bir gözden ibaretti.

 O göz bendim; ama ben kendi bakışımı tanımayacak kadar kördüm.”

Bu birkaç satır, zamanın kalbine saplanmış derin bir ontolojik hançerdir. Akışın kendisinin bir illüzyon olduğu, zamanın nihayetinde bir “bakış”tan, bir öznel idrakten ibaret bulunduğu, ancak bu bakışın sahibinin kendi temel gerçekliğini göremediği paradoksu… İşte burada, zaman felsefesinin en kadim ve en çetin labirentlerinden birine, öznenin kendi varoluşsal koşulu karşısındaki trajik körlüğüne dalıyoruz.

Akışın İllüzyonu ve Gözün Doğuşu:

Zamanın bir nehir gibi aktığı imgesi, insan bilincinin en eski metaforlarından biridir. Herakleitos’un “Aynı nehre iki kez giremezsin” sözü, “panta rhei“sini vurgular. Ancak bu akış, nesnel bir gerçeklik midir, yoksa bilincimizin dünyayı kavrama biçiminin kaçınılmaz bir yansıması mı? Aziz Augustinus’un ünlü sorgulaması burada yankılanır: “Peki, zaman nedir? Kim bana onu açıklayacak? Onu açıklamaya kalkışmazsam bilirim; ama açıklamaya kalktığımda bilmem.” Augustinus, zamanın ancak zihnimizde var olduğunu, geçmişin bellek, geleceğin beklenti, şimdinin ise dikkat olduğunu sezmişti. Burada “akış”, dışsal bir fenomen değil, zihnimizin sürekli değişen içeriklerini birbirine bağlama, bir süreklilik duygusu yaratma çabasıdır. Bergson’un “süre” (la durée) kavramı bu içsel akışı yakalar: Mekanik saat zamanının aksine, süre, niteliksel, yoğunluklu, bilincin kendi ritmiyle akan saf bir devamlılıktır. Zamanın “göz”ü işte burada, bu bilinçli farkındalık odağında tezahür eder. O göz, dünyayı “şimdi”de deneyimleyen, geçmişi anımsayan, geleceği öngören öznenin ta kendisidir. Zaman, bu bakışın önünde serilen sahneden ibarettir; “suretlerin ardında” duran, onları bir zaman dizisine yerleştiren bu bakıştır.

Aristotales’in zamanı; nesneler arasındaki boşluğun sayılmasından (arithmos) ibarettir, yani iki nesne arasındaki mesafenin sayılmasıdır. Dolayısıyla mekândan bağımsız bir zamanın var olduğu düşünülebilir mi? Bilmiyorum. Bu açıdan baktığımda zaman zihnimde var olan bir şey olmaktan çıkıyor mekânın kendisi ve mekânın ölçüsü oluyor ve zihnim, zamanı dolduran ve sürecin kendisi olan bir varlık haline geliyor. Yani ölçen özne bir açıdan ölçülen nesne haline dönüşüyor. Zamanın akışını deneyimleyen ve Herakleitos’un akan nehrinin bir parçası bir bölümü hatta akan nehrin kendisi oluyor. Bu durumda sadece zihnimin dışında kalanlar değil zihnimin kendisi de bir illüzyon olmaktan kurtulamıyor.

Bu daha da derin bir sorunun ortaya çıkmasına yol açıyor. Zamanın varlığı mekâna doğrudan bağlı ise zamanın olmadığı bir mekân veya mekânın olmadığı bir zaman mümkün müdür? Bu aynı zamanda ölçen bir öznenin veya ölçülen bir nesnenin varlığının sorgulanmasını da beraberinde getirir. Modern zamanların en büyük keşiflerinden birisi olan “KARA DELİK” lerde, mekân ve zamanın sıkışıklığı özne ve nesnenin de sıkışıklığı yani içe içe geçmişliğini hatta sonsuzluğun ipuçlarını veren bir bilmece gibi karşımızda durmaktadır. Kara Delik’in merkezinde duran bir GÖZ olsaydı ne görürdü? Görülen o ki bilim insanlığın sonsuzluk trajedisini çözmeye çok yaklaşmış…

Öznenin Trajedisi: Bakışın Körlüğü- “Bakan göz kendisini görmez”

Ancak burada trajedi başlar: “O göz bendim; ama ben kendi bakışımı tanımayacak kadar kördüm.” Özne, zamanı yaratan bakışın kaynağı olmasına rağmen, bu kaynağın kendisini doğrudan kavrayamaz. Bu, varoluşsal bir kör noktadır. Heidegger’in “Dasein”ı (orada-olmak) bu ikilemi derinlemesine işler. Dasein zamansal (Zeitlichkeit) bir varlıktır; kendini geleceğe fırlatılmışlık (Entwurf), geçmişe bağlılık (Geworfenheit) ve şimdide varlık (Gegenwart) içinde anlar. Ancak bu zamansallık, genellikle “gündeliklik” (Alltäglichkeit) içinde, “onlar”ın (das Man) belirlediği takvim ve saat zamanına indirgenerek yaşanır. Biz insanlar, genellikle kendi zamanımızın gerçekliğiyle yüzleşmekten kaçarız. Şu “dünyaya atılmış” halimizi, o kaçınılmaz sona doğru ilerleyişimizi pek düşünmek istemeyiz. Bunun yerine, sürekli dışarıya bakarız. Kendi bakışımızın aslında dünyaya anlam veren gücünü değil de, sanki hep orada hazırmış gibi gördüğümüz o dış dünyanın akışını izleriz. İşte Sartre’ın dediği o “kötü niyet” (mauvaise foi) – yani kendimizi kandırma hali – tam da bu körlüğün ta kendisidir. Rahatımıza düşkünlüğümüz, bizi bu temel gerçeği görmezden gelmeye itiyor. O göz, kendi karanlığına bakmaktan korkar; kendini, nesnelerin ardında kaybolan bir göz olarak görür, özneyi nesneleştirir.

Kendi gerçekliğimizden neden kaçarız? Kendimizden veya gerçeklerden korktuğumuz için mi? Hayır.  Varoluşun en temel çelişkisi yüzünden kaygı ve korku içinde kalırız. O çelişki; zamanın sürüklediği kimliksiz ve isimsiz bir ışık veya su zerresi olmayı değil bir “BEN” olmayı tercih etmekle ilgilidir. Nesne değil gören bir özne olmayı istemekle ilgilidir. Bir ışık nehri veya akıp giden bir nehir gibi olan varlık deryasında, şekil kazanan bir kimlik, bir kişilik almak, tercih eden yaşayan, gören ve en önemlisi acı çeken bir KİŞİ olmak. Sonsuzluğun bir insan olarak elbise giymesi, kendisini keşfetmek isteyen bir sonsuzluğun sınırlı zaman içinde ölçülebilen bir nesneye dönüşmesi. Kendi karanlığına baktığı anda “kötü” yü veya “kötü niyet”i görmesi. Kendisine ve baktığı şeylere ad vererek onları sınırlaması, nesneler ve oyuncaklar haline getirmesidir kaybolmak…

Korkumuz, bakışımızın gücünde gizlidir. Bakış ya da “görmek” söz gibi yaratıcıdır. İçinde ne varsa baktığında da onu görür insan. İnsan kendisine baktığında da başkasına baktığında da gölgesini görür ve o gölge karanlıktır. Gölgemize baktığımızda Işık ardımızda kalır. Hep, “ya karanlıktan asla çıkamazsam, her zaman gölgemde yaşarsam” diye korkumuzu canlı tutarız. Halbuki daha iyi görmenin yolu her yerin aydınlık ve sonsuz ışıkla dolu olması değil tam tersine karanlık her tarafı kuşatmışken ışığın kendisini göstermesidir. Her yer ışık ile parlarken ortaya çıkan körlük ile her yer karanlıktayken ortaya çıkan körlük arasında fark yoktur. Aydınlanması gereken yer ışığın değil karanlığın egemen olduğu memlekettir.

Bu nedenle körlük iki türlüdür. Biri aydınların körlüğü ki ıslahı ve dönüştürülmesi imkansız olan bir körlüktür. İkincisi karanlıkta el yordamıyla iş gören cehaletin körlüğüdür. Cehaletin körlüğü zaman ile tedavi edilebilir ama aydınlıkta kör olan kişi zamanın da üstünde seyreden soyut bir özne olarak kaldığından asla körlüğünü kabul etmeyecektir.

Edebiyatın Aynası: Körlüğün Keşfi ve Aşma Çabası

Bu körlük ve onunla hesaplaşma çabası, edebiyatın en derin damarlarından birini besler. Marcel Proust’un “Kayıp Zamanın İzinde”si, bu trajedinin ve onu aşma umudunun devasa bir anıtıdır. Anlatıcı, geçmişin kayıp zamanlarını, “istemsiz anılar” (mémoire involontaire) yoluyla – bir madlenenin tadı, düzensiz bir kaldırım taşı – yeniden keşfeder. Bu keşif, geçmişin ölü bir nesne olmadığını, şimdiki öznenin bakışıyla yeniden canlandırılarak, kişinin kendi zamanını ve dolayısıyla kendi özünü kavramasının yolunu açtığını gösterir. Zaman, Proust’ta sadece kaybolan bir şey değil, sanat aracılığıyla kazanılabilen bir şeydir. Borges’in labirentvari öyküleri ise zamanın doğrusal olmayan, döngüsel, paralel olasılıklarla dolu yapısını keşfeder. “Yolları Çatallanan Bahçe”, zamanın tek bir çizgi değil, sonsuzca dallanan bir ağaç olduğu fikrini işler. Bu, “akış” illüzyonunun çöküşüdür. Borges’te karakterler (ve okuyucu), zamanın kendisinin bir yapı, bir kurgu olduğunu, “göz”ün bakışının sonsuz olasılıklar arasında bir seçim yaptığını hisseder. Oğuz Atay’ın “Tutunamayanlar”ında Selim Işık’ın zamanla ilişkisi, modern bireyin bu akış karşısındaki yabancılaşmasını ve kendi bakışını bulma çabasının trajik halini gösterir. Saatlerin tıkırtısı arasında kaybolan bir ruh, kendi gözünden kaçmaktadır.

Suretlerin Ötesi: Bakışın Farkındalığına Doğru

Peki, bu körlükten çıkış mümkün müdür? Felsefe ve edebiyat, bir arınma (katharsis) yolu önerir gibidir. Heidegger için bu, “öz varlık”a (Eigentlichkeit) ulaşmak, kendi ölümlülüğümüzün ve zamansallığımızın farkına vararak özgün bir şekilde var olmaktır. Kendi bakışımızın merkezinde olduğumuzu, zamanın bizim içimizde ve bizim aracılığımızla aktığını kabul etmektir. Proust için bu, sanatın dönüştürücü gücüyle mümkündür. Borges için belki de bu farkındalığın kendisidir özgürleştirici olan: Zamanın bir illüzyon olduğunu bilmek, onun tuzağından bir nebze kurtulabilmektir. Mistik geleneklerdeki “ebedi şimdi” (nunc stans) kavrayışı da bu körlüğün aşılmasına yönelik bir çabayı simgeler; zamanın ötesinde, saf farkındalık halinde var olabilme arzusu.

Filozoflar “Nunc Stans” teriminden ne anladıklarını uzun uzun anlatırlar lakin ben “şimdi” terimiyle anladığımın “yaşam”dan bağımsız ve ayrı bir varlık olmadığı hakkında ısrar ediyorum. Şimdi, sadece algılayan özne olarak benden veya algılanan nesne olarak “başka-diğer”den uzak bir anlam içermez. Zaman nehrinde bir illüzyon arıyorsak bu sadece eşyalar değil algılayan öznenin kendisi de bu illüzyonun bir parçasıdır. Sadece farkındalık veya gerçeği bilme lütfuna ermiş olanların edineceği bir bilgidir bu. Şimdiyi sanatta, akılda, bilimde ve baktığımız her şeyde olduğu gibi kendimizde görmek. Zaman bizim içimizde değil bizim de içinde olduğumuz bir nehirde akıyor. Öyle ki hiçliğin zamanda nefes alıp vermesi gibi sonsuzluk da bizim suretimizde kendisini buluyor.