Kutuplaşma
- Tarih:
Türkiye’de hemen her sabah, adeta ulusal bir mutabakatla aynı kavramın etrafında uyanıyoruz: Kutuplaşma. Öyle ki bu kavram aydınlardan gazetecilere, akademisyenlerden siyasetle ilgilenen sıradan vatandaşlara kadar hemen herkesin üzerinde düşündüğü, kimilerinin kalem oynattığı ve son kertede çözülmesi gereken habis bir kördüğüm olarak kabul ediliyor. Yazılıp çizilen bunca söze rağmen bu zihinsel ve duygusal gettolaşma çözülmek bir yana her geçen gün siyasal yaşamımızı biraz daha aşarak gündelik hayatımızın tüm ayrıntılarına kadar sirayet ediyor. Nitekim herkes kurtulmak istediği bu görünmez ağın iplerini aslında kendi elleriyle, kendi evinde daha da sıkıca düğümlüyor.
Evlerimizin içine çektiğimiz bu sınırlar, kamusal alanda bizi kendi ördüğümüz kozaya hapsediyor. Üstelik bu durum soyut bir sezgiden ibaret değil. Yapılan geniş saha çalışmaları, sokağımızdaki duygusal uçurumun derinliğini somut sayılarla belgeliyor. Örneğin kendimize uzak hissettiğimiz partinin taraftarı olan bir gençle kızımızın evlenmesine kesinlikle rıza göstermiyoruz. Bu direnç tam yüzde 79. Katı bir rasyonellik içermesi beklenen ekonomik akıl da bu yoğun öfkenin karşısında hükmünü yitiriyor. Zira karşıt görüşten biriyle iş ortaklığı kurmayı reddedenlerin oranı yüzde 74 seviyesine kadar çıkıyor. Dahası mahallesinde karşıt görüşlü bir komşu istemeyenlerin oranı yüzde 70 ile kayıtlara geçmiştir. İşin en can yakıcı yanı ise parkta koşturan, dünyadan habersiz evlatlarımıza yansıyor. Çocuklarımızın, karşı mahallenin çocuklarıyla arkadaşlık etmesini istemiyoruz. Karşı çıkış oranımız yüzde 68.[1]

Senem Aydın Düzgit
Tüm bu veriler ortadayken, meseleye dair kökleşmiş bir yanılgıyla yüzleşmek şart. Zira ana akım yaklaşım, kutuplaşmayı iktidar odaklarının tepeden tırnağa ördüğü, kitlelerin ise edilgen biçimde maruz kaldığı kurumsal bir kriz olarak görme eğilimindedir. Bölünmeyi yalnızca bir sistem tıkanıklığı ya da seçim dönemlerinin geçici bir tortusu saymak, suçu yukarıdakilere atıp sıyrılmamızı kolaylaştırır. Oysa asıl soru tam da burada karşımıza çıkıyor. Siyasiler ne kadar bağırırsa bağırsın, sokaktaki insan bu öfke halkasına neden bu denli canı gönülden dâhil olur?
Senem Aydın-Düzgit’in çalışmaları, kutuplaşmayı tarihsel kırılmalara, popülist söyleme ve kurumsal yapılara bağlayarak bu yukarıdan aşağıya inşa sürecini açıkça ortaya koyar. Literatürde sıkça işlenen elitlerden bulaşma tezi de tam bu noktada devreye girer. Siyasi liderlerin, aktivistlerin ve fikrî önderlerin ürettiği sert ve uzlaşmaz dil, seçim kampanyaları, medya ve kamusal tartışmalar kanalıyla adım adım seçmen düzeyine aktarılır. Kuşkusuz bu teşhisler son derece haklı gerekçelere dayanıyor. Fakat bu izahat, sorumluluğu üzerimizden atan tehlikeli bir konfor üretiyor. Suçu tamamen kurumlara, siyasetçilere ya da elitlerin dili kirletmesine havale etmek, sokaktaki insanı vicdani bir muhasebeden muaf tutuyor. Oysa kitleler yukarıdan bocalayan bu öfke dilini yalnızca pasif bir biçimde devralmıyor. Onu kendi mahallesinde, kendi sofrasında ve gündelik tercihlerinde bilfiil besliyor.
Bu bulaşma hattının taşıyıcılarını düşündüğümde karşıma ilkin aydınlar çıkıyor. Çoğu zaman kendi sosyolojik mahallesinin amiral gemisi rolünü üstlenen bu düşünen ya da yazan kesim; kamusal alanda her kesime saygı duymayı, kapsayıcılığı ve evrensel ilkeleri dillendirmeyi bir gelenek haline getirmiştir. Ancak bu süslü retorik pratiğe döküldüğünde, yerini hijyenik bir kibre ve kendi mahallesini konsolide etme gayretine bırakır. Zira geniş kamusal alanın darlığı yüzünden, bağımsız fikir üretmek yerine önce belli bir ideolojiye abone olup kendilerini güvenceye almayı seçerler. Nurullah Ataç’ın ‘’Bizde düşünce, daha önce düşünülmüş bir şeye katılmaktır’’ tespiti adeta bu çoraklığın özetidir.
Özgün bir hat çekmek yerine var olan kalıpları kopyalayıp taraftarlık yapan bu zihniyet, söylemde toplumsal barışın garantörü gibi dururken, eylemde kutuplaşmanın ateşine nitelikli yakıt taşımaktan öteye geçemez. Ne var ki suçu siyasetin gürültüsüne havale etmek yahut aydınların ikiyüzlülüğünü deşifre edip kenara çekilmek, hiçbirimizi aklamaya yetmiyor. Çünkü yukarıdan aşağıya doğru işleyen bu mekanizma, tabanda istekli bir alıcı bulamadığı sürece kadük kalmaya mahkûmdur.
Asıl acı hakikatle tam da burada yüzleşmek zorundayız. Bu habis kördüğümün en sadık mimarları bizzat biziz; yani hepimiz. Bu ülkenin minimum yüzde 80’i. Siyasilerin bağırışına, aydınların tarafgirliğine gönüllüce müşteri olan, nefreti kendi evinde düğümleyen, komşusunun kimliğine sınır çizen ve hatta evladının arkadaşlığına ipotek koyan her bir birey bu suçun ortağıdır.
Tüm bu tablonun arkasında yatan temel iki saik bulunuyor. Bunlardan ilki, ötekiyle yüzleşmekten ve temas kurmaktan kaçınan derin bir düşünselve insani özgüvensizliktir. Toplumsal hafızamızın kırılmalarıyla beslenen bu kolektif korku, kendi kimliğine tam anlamıyla güvenemeyen bireyin farklı olanı varoluşsal bir tehdit gibi algılamasına yol açar. İkinci ve belki de en tehlikeli saik ise bu özgüvensizliğin doğurduğu kolektif körleşmedir. Bir kesimin öteki kesime savurduğu en zehirli, en ayrıştırıcı ithamlar dahi kendi mahallesinin mensuplarınca o kadar doğal, o kadar meşru ve su katılmamış bir hakikat kabul edilir ki bizzat bu dilin kutuplaşmayı beslediği gerçeği asla akıllara gelmez. Kendi öfkesini kutsal bir savunma, ötekininkini ise mutlak düşmanlık sayan bu çifte standart, kendi düşünsel kısırlığımızın ve yetersizliğimizin üzerine örttüğümüz en kullanışlı perdeye dönüşür.
Bu tablodan çıkış için aradığım çözüm, elbette vazgeçemeyeceğimiz ancak artık semantik bir doygunluğa ulaşarak dönüştürücü enerjisini yitirmiş hoşgörü yahut empati çağrılarının çok ötesindedir. En güvenilir çıkış yolu, herkesin önce kendi mahallesinin konforunu sabote etmesiyle başlar. Bu ise karşı tarafa savurduğumuz dışlayıcı ithamların farkına varmayı, kendi salonlarımızda alkışlanan bu nobranlığın arkasındaki meşruiyet perdesini yırtan berrak bir bilince ulaşmayı zorunlu kılar. Asıl çıkış, sembolik jestlerin kolaycılığına sığınmak yerine kendi mahallemizdeki aydınların, siyasetçilerin veya akademisyenlerin ürettiği zehirli dile ilk itirazı yükseltmekte saklıdır. Sırf kendi tarafımızda duruyor diye bir kışkırtmaya alkış tutmamak, kendi camiamızın günahıyla yüzleşmek ve icap ederse kendi mahallemizden tecrit edilmeyi göze alabilmek, kutuplaşmayı besleyen o müşterek rıza zeminini kökünden sarsacaktır. Kendi safımızdakilerin eksikliklerine odaklanıp adalet terazisini öncelikle kendimiz için kurduğumuz an, aramızdaki görünmez mesafeler kendiliğinden erir. Zira ortak bir geleceği inşa etme iradesi, ait olduğu topluluğun onayına sığınmaktan ziyade, kendi çevresinde aykırı kalma pahasına hakkaniyeti savunan bağımsız vicdanlarla güç kazanır.
Kendi mahallemize itiraz etme cüretini gösterdiğimiz an, önümüzde sahici bir erdem sahası açılır. Aidiyetlerin kör edici konforunu terk edip adalet terazisini kendi yakın çevremize kurabildiğimiz ölçüde, insanı insandan ayıran zihinsel sınırlar kendiliğinden silinir. Böylesi dürüst bir iç muhasebe; yıllardır semantik doygunluğa gömülüp gücünü yitiren hoşgörü, saygı ve empati gibi kadim kavramları yeniden canlandırır ve onlara dönüştürücü taze bir dinamizm kazandırır. Türkiye’nin önünde duran barış ve çözüm arayışları da ancak tabandaki bu zihinsel devrimle beslendiği, siyasilerin taktiksel hamlelerini aşan samimi bir toplumsal iradeye dönüştüğü takdirde tarihi bir fırsata evrilebilir. Kendi içimizdeki öfkeyi dindirip ortak geleceğin sorumluluğunu üstlendiğimiz vakit, aramıza örülen sahte duvarlar çökecek ve her sabah kutuplaşmayla uyanan bir toplum, nihayet müşterek bir yaşam zemininde gerçek ve kutuplaşmamış bir ulusal mutabakatı inşa edebilecektir.
[1]Emre Erdoğan – Pınar Uyan Semerci. Fanusta Diyaloglar: Türkiye’de Kutuplaşmanın Boyutları. İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları. 2018.




