Picture of Musa Özdemir
Musa Özdemir

MABED, KAN VE RİTÜEL

A+ A-

Mabedin gölgesi uzanır, taşların altından kan sızarken…

Filistin coğrafyası —uzun süreli bir tören alanı gibi, molozun, kanın ve ritüelin sembolik dillerini aynı anda taşıyarak— modernizmin kutsal-profan ayrımını tersyüz eder. Mabed derken, yalnızca taş ve kemer dizisini kastetmiyorum; mabetten söz ederken, devlet sınırlarının, uluslararası hukukun resmî ritüellerinin, haber gündeminin, hatta bürokratik evrak düzenlerinin birer “kutsal alan” olarak kodlandığını kastediyorum. Ve bu kodlanış, gösterge sıraları aracılığıyla işleyen bir rejimdir; kodun ta kendisi, kurbanın sunumunu -görünen ya da gizlenen- meşrulaştıran söylem ve pratik ağlarına dönüşür.

Kan, burada hem maddesel bir gösterge hem de mitik bir işaret olarak iş görür; meydanda akan kızıllığın vücut buluşu, indeksikal bir delildir -şiddetin, yaralanmanın, yok etmenin tanığıdır- aynı zamanda ikonik bir metafordur: Yaşamın renkleriyle, canın simgesiyle, ama daima ölümün hatırlatıcısıyla örülmüş bir benzeşim… Bu çifte statü, kanı göstergebilimsel bir düğüm noktasına taşır: Bedenle mit arasında, sahici acıyla sembolik anlam arasında… Kanın lezyonları, mekânın taşları üzerinde iz bırakır; mabedin tabanı, bu izleri birer tarih katmanına çevirir.

Ritüel ise, gösterge dizisinin performatif boyutudur; ritüel, sözün dünyayı dönüştürdüğü anın adıdır ve Filistin’de ritüel, yalnızca dinsel ayinlerle sınırlı kalmaz; bombardıman raporları, hedef listeleri, “meşru müdafaa” söylemleri, uluslararası kurumların kınama metinleri, tümü ritüelin güncel paketleridir. Ritüelin cümlesi söylenir edilince, statü değişir: bir bölge “hedef” olur, bir kişi “şüpheli” olur, bir kent “yeniden yapılandırma”nın gündemine girer ve dil, bu şekilde, şiddeti normatifleştirir.

Bunları en baştan, mitolojik bir ilke olarak okumak gerekir: Eski toplumlarda kurban ritüeli, toplumsal gerilimi dönüştürmek, hiyerarşiyi yeniden tesis etmek ve ilahi-ebeveyni yatıştırmak için icra edilirdi. Modern dünya ise kurbanı görünmezleştirir; kurbanlaştırma mekanizması kurumsallaşır ve medyatikleşir: kurbanın kanı, ekranlarda kısa bir haber spotu, dosyalarda “zayiat” notu olarak tükenir; kutsalın yerini alan düzen, kendi ritüelini bürokratik ve teknolojik imgeler üzerinden tesis eder. Böylece tapınak taşları yerini beton bariyerlere, sunağın kanlı ilahileri yerini askeri strateji sunumlarına bırakır; tanrıların sesi, diplomatların nötr tonu olur.

Filistin sahnesinde bu dönüşümün trajik netliğiyle yüzleşiriz: çocuk, kadın, yaşlı -kurbanın klasik figürleri- birer antik altaresinin çağdaş izdüşümü gibi durur; fakat bu altar (sunak) artık kutsalın değil, güç ilişkilerinin, çıkar ağlarının ve retorik yönetimlerin sahasıdır. Kurbanın kanı, sistematik bir göstergenin maddesel kanıtı halini alırken, aynı zamanda bir mit üretir: Mağduriyetin, kahramanlaşmanın, suçlamanın ve meşrulaştırmanın mitleri… Barthes’ın dediği gibi, mit modern olguları “doğal” gösteren bir dil kurar; Filistin’de kurbanlaştırma pratiği, aynı zamanda o dilin yeniden üretimidir.

Burada Levinas’ın yüzü, -ötekinin yüzü bana “öldürmeyeceksin” der- bir kutsal işlev görür: Yüz, insanın içine konulan etik çağrının simgesidir. Gazze’de, yüzün enkaz altında kaybolması, sadece biyografik bir yitiriş değildir; yüzün kayboluşu, etik çağrının unutuluşudur. Yüzün yokluğu, toplumsal belleğin ve sorumluluk imkânının tahribatını işaret eder; ötekinin yüzü görünmezleştikçe, görev-sorunluğu yani “görev yerine getiren dişli”lerin vicdani kırılganlığı da örselenir. Böylelikle kutsalın en temel işlevi -insanı insana bağlayan etik çağrı-, sistematik bir suskunluğun önünde erozyona uğrar.

Adorno’nun şiddetli hamlesini anımsamak gerekir: Auschwitz’ten sonra şiir yazmak barbarlıktır (Nach Auschwitz ein Gedicht zu schreiben, ist barbarisch.); fakat toplama kamplarından kurtulmuş ve Holokost’un (Yahudi Soykırımı) edebiyattaki en güçlü ve en kalıcı temsilcilerinden biri, bir şair olarak Paul Celan Ölüm Fügü (Todesfuge) şiiriyle, barbarlığın ortasında dahi konuşmanın, tanıklığın, ağıtın zorunluluğunu ilan etti. Filistin ağıtları, bu bağlamda, estetikten öte bir etik talep olarak yükselir: Şiir, bir mantığın gölgesinde yok edilmiş dili geri çağırarak, kurbanın unutulmazlığını göstermeye çalışır. Suskunluk ise tam tersine; kötülüğün rafine cismini oluşturur: sessizlik, ritüelin tamamlayıcısı değil, onun en etkin sürdürücüsüdür.

Görünen şu ki, modern tanrılar -ulusal güvenlik söylemiyle tanrısallaştırılmış devletler, kâr tanrısına taparcasına işleyen silah endüstrileri, meşruiyetini prosedürle kazanan uluslararası kuruluşlar-, eski tanrıların işlevini üstlenmiştir: Kurbanları izler, tapınakları düzenler, ama asla hesap vermezler. Bu tanrılar, insanlığı bir cinayet kültürünün ve ritüelinin öğeleri olarak yeniden organize eder; kutsalı temsilen değil, güç iktidarının sürdürücüsü olarak. Onların tapınak sözleri, “güvenlik”, “istikrar”, “meşruiyet” adları altında yankılanır ve bu sözler, ritüelin meşruiyetini pekiştirir.

Mabed, kan, ritüel üçlüsünün karmaşık düğümünü çözerken, iki olgu daha üzerinde ısrar etmeliyiz: zamanın yeniden kodlanması ve liminal alanın tasfiyesi. Eliade’nin söylediği gibi ritüel, mitik zamanı yeniden üretir; bugünse bu yeniden üretim, tarihsel adaleti ve hafızayı yok eden bir ters-zamansallığa, bir “enkaz zamanına” dönüşmüştür. Benjamin’in tarih meleği, geriye bakıp enkazı görürken, ilerlemenin fırtınası onu ileriye sürükler; Filistin’in enkazı ise, ilerleme mitinin arkasında birikmiş insanlık borcunun kanıtıdır. Liminalite -Turner’ın vurguladığı gibi- toplumsal dönüşümün, yeniden doğuşun alanıydı; çağdaş savaş mantığında o liminal alan, kayıtsızlaştırılmış, ticarileştirilmiş, siyasileştirilmiş bir şekilde ortadan kaldırılmıştır; dönüşüm artık ritüel değil, cezalandırmanın ve dışlamanın düzenli bir uygulamasıdır.

Filistin bize şunu öğretir: mabedin taşında, akan kanın lekelerinde ve ritüelin sesinde, modern dünyanın ideolojik düzeni okunur; orada şiddetin nasıl normalleştirildiğinin, nasıl kutsallaştırıldığının kodları mevcuttur. Eğer tüm bunları deşifre etmez, ritüelin dilini açığa çıkarmazsak, kurbanlaştırmanın mekanizmaları görünmez kalır; görünmez kaldıkça, sorumluluk reddedilir; reddedildikçe, mabedlerin altında daha çok kan birikir.

Ve böylece, devasa bir hikâyenin sonunda, söylemeli: Tapınaklar yalnızca taşlarla inşa edilmez; tapınaklar, sözlerle, kodlarla, ritüellerle ve suskunluklarla örülür. Filistin’in çağdaş mabedlerinde akıtılan kanı “doğru okumak”, tarihe, hukuka ve insanlığa karşı bir sorumluluktur. Bu okumayı yapmak ise, etik bir müdahaledir ve işte o müdahale, kurbanın unutulmazlığını, yüzün geri çağrılışını ve kutsalın insanlıktan yana yeniden tesisini talep eder.