Memleketin Çıplaklığı
- Tarih:
Çıplaklık üzerine düşünmeye başladığımızda önce bedeni görürüz. Oysa toplumsal hayatta çıplaklık çoğu zaman bedenin değil, güvencenin yokluğudur. İnsan yalnızca elbisesini çıkardığında değil; ücretini, sosyal güvencesini, pazarlık gücünü, geleceğe dair öngörüsünü ve hakkını koruyacak kurumları kaybettiğinde de çıplaklaşır.
Bu yüzden “memlekette halk çıplaktır” cümlesi, yalnızca yoksul insanların halini anlatan etkileyici bir mecaz değildir. Daha derinde, toplumsal korumanın nasıl dağıldığına ilişkin bir teşhistir. Kimin korunabildiği, kimin risk karşısında yalnız bırakıldığı ve ekonomik büyümenin maliyetinin kimin bedeninde biriktiği sorularını önümüze koyar.
Çıplaklığın ekonomik anlamı burada başlar: İnsan çalıştığı halde emeğinin karşılığını güvenli bir hayat kurmaya yetiremediğinde, aslında yalnızca düşük ücret almıyordur; toplumsal yeniden üretimin maliyetini kendi üzerine alıyordur.
“Çıplak ücret” kavramı bu açıdan güçlü bir başlangıç noktasıdır. Ücretin yan ödemelerden, sosyal haklardan, güvencelerden ve geleceğe ilişkin bütün unsurlardan arındırılmış hali, emeğin piyasa karşısındaki en yalın karşılığıdır. Fakat çağdaş emek rejiminde sorun yalnızca çıplak ücretin düşüklüğü değildir. Asıl mesele, ücretin insanın toplumsal varlığını yeniden üretebilmesine yetip yetmemesidir.
Çünkü emek yalnızca bir mal değildir. İşçinin sattığı şey birkaç saatlik zamanı değildir sadece. Bedenini, dikkatini, bilgisini, enerjisini ve hayatının belirli bir bölümünü üretim sürecine tahsis eder. Bunun karşılığında aldığı ücret, yalnızca o günün karnını doyurmak için değil, ertesi gün yeniden çalışabilecek bir hayat kurmak için de kullanılır.
Bu nedenle ücretin yetersizliği, aynı zamanda toplumsal yeniden üretimin krizidir. Barınamayan, beslenemeyen, dinlenemeyen, çocuklarının eğitimini sürdüremeyen, sağlık risklerini karşılayamayan insanın emeği ertesi gün yeniden üretilemez. Kapitalist ekonomi çoğu zaman emeği bir “maliyet” olarak hesaplar; oysa emeğin arkasında kendisini her gün yeniden üretmek zorunda olan bir insan vardır.
Çıplaklık tam da burada görünür: Üretimin bütün maliyetleri hesaplanırken insanın hayat maliyeti hesabın dışında bırakılır. Modern ekonominin temel gerilimlerinden biri budur. Emek piyasaya sunulabilir bir meta gibi işlem görür; fakat emek gücünün taşıyıcısı olan insan meta değildir. Yine de piyasanın mantığı, insanı giderek emeğinden ibaret bir varlık gibi görmeye başladığında, kişi ile işgücü arasındaki sınır silikleşir.

İşçinin değeri ne ürettiğiyle ne kadar hızla ürettiğiyle ne kadar ucuza çalıştığıyla ölçülmeye başlar. İnsan, üretim sürecindeki işlevine indirgenir. Böylece “insan onuru” ile “işgücü maliyeti” arasındaki mesafe açılır. Bugün ekonomik tartışmaların önemli bir bölümü de bu yüzden tuhaf biçimde insan dışıdır. Enflasyon oranı konuşulur, verimlilik konuşulur, büyüme konuşulur, rekabet gücü konuşulur, işgücü maliyeti konuşulur. Fakat bütün bu göstergelerin arkasında yaşayan bedenler çoğu zaman görünmez.
Oysa bir ekonominin gerçek bilançosu yalnızca şirketlerin kâr-zarar tablolarında tutulmaz. Bir kısmı insanların uykusunda, borcunda, beslenmesinde, sağlığında, aile hayatında ve gelecek korkusunda tutulur. Çıplaklığın bir başka boyutu da riskin giderek bireyselleştirilmesidir. Eskiden işsizlik, hastalık, yaşlılık veya iş kazası daha belirgin biçimde toplumsal riskler olarak düşünülürdü. Sosyal devletin temel iddiası da zaten buydu: İnsan tek başına karşılayamayacağı riskleri toplum olarak paylaşmak.
Fakat neoliberal dönüşümle birlikte riskin önemli bir kısmı yeniden bireyin üzerine devredildi. İşsiz kaldığında “kendini geliştirmen”, borçlandığında “finansal planlama yapman”, emekli olduğunda “ek gelir yaratman”, konut alamadığında “daha uygun bir seçenek bulman”, güvencesiz çalıştığında “esnekliğin avantajlarından yararlanman” bekleniyor. Böylece yapısal meseleler kişisel beceri ve kişisel sorumluluk meselesi gibi sunuluyor.
İşsizlik bireyin yetersizliği, yoksulluk bireyin talihsizliği, borçluluk bireyin finansal tercihi, güvencesizlik ise bireyin kariyer stratejisi haline geliyor. Bu, çıplaklığın ideolojik biçimidir: İnsan yalnız bırakılır ve sonra yalnız bırakılmış olmasının sorumluluğu yine ona yüklenir. Belki de modern insanın üzerindeki en tuhaf giysi borçtur.
Borç, insanı çıplak bırakırken aynı zamanda çıplaklığını görünmez kılar. Çünkü insan tüketmeye devam edebilir. Evine eşya alabilir, telefon değiştirebilir, tatile gidebilir, eğitim masrafını karşılayabilir, hatta bir süre için hayat standardını koruyabilir. Fakat bütün bunların arkasında gelecekteki emeğini bugünden satmaya başlamıştır. Borç, bugünün ihtiyaçlarını yarının gelirine bağlar. Böylece insan yalnızca bugünkü ücretine değil, gelecekte elde edeceği ücretin de bir kısmına sahip değildir.
Bu yüzden borçluluk yalnızca ekonomik değil, zamansal bir bağımlılık biçimidir. İnsan geleceğini önceden ipotek eder. Yarın çalışmak zorunda olduğu için bugün itiraz etmekten çekinebilir. İşini kaybetmekten korktuğu için hakkını aramayabilir. Kötü koşulları kabul eder çünkü arkasında bekleyen kira, kredi, okul masrafı ve faturalar vardır. Çıplak bedenin yanında artık çıplak zaman da vardır.
Uzun süre sınıf kavramının eskidiği, toplumların farklılaştığı, eski işçi sınıfı yapısının dağıldığı söylendi. Kısmen doğruydu. Fakat sınıf ortadan kalkmadı; biçim değiştirdi. Bugün aynı fabrikada çalışan homojen bir işçi kitlesinden söz etmek zor olabilir. Taşeron işçisi, kadrolu çalışan, geçici işçi, platform çalışanı, kurye, beyaz yakalı, serbest çalışan, küçük esnaf ve borçlu girişimci birbirinden farklı deneyimler yaşar. Fakat aralarındaki ortaklık başka bir yerde belirir: Ekonomik riskin giderek daha büyük bölümünü kendilerinin taşımalarında.
Sınıf artık yalnızca aynı üretim bandında yan yana duran insanların ortaklığı değildir. Aynı güvencesizliği paylaşanların ortaklığıdır. Bu nedenle sınıf meselesini yeniden düşünmek gerekir. Bugünün sınıf haritası yalnızca “kim ne kadar kazanıyor?” sorusuyla çizilemez. “Kim ne kadar risk taşıyor?”, “Kim hastalandığında ne kaybediyor?”, “Kim işsiz kaldığında kaç ay dayanabiliyor?”, “Kimin pazarlık gücü var?”, “Kimin geleceği üzerinde tasarrufu var?” soruları da bu haritanın parçasıdır.
Ekonomik çıplaklığın siyasal bir sonucu da yurttaşlığın aşınmasıdır. Yurttaş, hak sahibi olan kişidir. Müşteri ise satın alma gücü olan kişidir. Sosyal devlet zayıfladıkça yurttaşın sahip olduğu hakların bir kısmı piyasadan satın alınabilen hizmetlere dönüşür. Eğitim, sağlık, barınma, ulaşım, bakım ve hatta güvenlik farklı ölçülerde piyasa ilişkilerine açılır. Böylece toplumsal hak ile ödeme gücü arasındaki mesafe daralır. Parası olan daha iyi eğitim, daha iyi sağlık, daha iyi konut ve daha fazla güvenlik satın alabilir. Parası olmayan ise aynı hakların daha kırılgan versiyonuna mahkûm olur. Bu durumda eşitsizlik yalnızca gelir eşitsizliği olmaktan çıkar. Haklara erişim eşitsizliğine dönüşür. Ve yurttaşlık çıplaklaşır.
Burada “çıplak hayat” kavramı yeniden önem kazanır. Kavramın siyasal-felsefi anlamı, insanın hukuki ve siyasal koruma katmanlarından sıyrılarak yalnızca biyolojik varlığı üzerinden düşünülebilmesidir.
Fakat kavramı gündelik sosyoekonomik hayata indirdiğimizde başka bir şey görürüz: İnsan yalnızca yaşamak zorunda olan bir bedene dönüşür. Çalışır çünkü yaşamak zorundadır. Borç öder çünkü çalışmak zorundadır. Çocuklarını geçindirmek için kötü koşulları kabul eder. Hastalansa bile çalışmayı sürdürür. Dinlenmeyi erteler. Emekliliği beklerken hayatı ertelenir.
Burada insanın siyasal özgürlüğü ile ekonomik bağımlılığı arasında bir gerilim oluşur. Hukuken özgür olan insan, ekonomik olarak seçenekleri olmadığı için fiilen özgür davranamayabilir. Bu nedenle ekonomik güvencesizlik, demokrasinin de meselesidir. Çünkü geçimini kaybetme korkusu büyüdükçe itiraz etme kapasitesi küçülür. Tam da bu nedenle işçinin çıplak bedeni bir anda politik bir metne dönüşür. Çünkü beden, bütün ekonomik teorilerin sonunda geriye kalan somut şeydir. İktidar soyut konuşabilir; ekonomi tablolarla konuşabilir, şirketler maliyetlerden söz edebilir. İşçi ise bedenini ortaya koyduğunda, bütün bu soyutlamaları maddi bir gerçekle karşı karşıya getirir.
Yalınayak yürüyen işçi “yoksulum” demekten daha fazlasını söyler. “Bu toplumda emeğimle ayakta durabilmem için gerekli toplumsal zemini bulamıyorum” der. Çıplak kalan işçi de yalnızca “param yok” demez. “Beni koruyan bütün ekonomik ve siyasal katmanların ne kadar inceldiğini görün” der. Bu nedenle protestodaki çıplaklık bir teşhir eylemi değil, toplumsal teşhirdir. “Hepimiz Aynı Gemideyiz” Yalanı. Eşitsizliklerin en başarılı biçimde gizlendiği cümlelerden biri “hepimiz aynı gemideyiz” cümlesidir. Oysa aynı gemide olmak, aynı kamarada olmak anlamına gelmez.
Ekonomik kriz herkesi etkileyebilir ama herkesi aynı biçimde etkilemez. Enflasyon herkese dokunabilir ama gelirinin tamamını gıdaya ve kiraya harcayanla servetinin küçük bir bölümünü tüketime ayıran insan için aynı enflasyon değildir. İşsizlik herkesi korkutabilir ama üç ay işsiz kalınca hayatı çökenle yıllarca çalışmadan yaşayabilecek olanın korkusu aynı değildir. Bu yüzden eşitsizliği anlamanın yolu yalnızca ortalamalara bakmak değildir. Dağılıma, güce ve dayanıklılığa bakmaktır. Toplumun gerçek sınıfsal yapısı, insanların kriz karşısında ne kadar süre dayanabildiğinde ortaya çıkar.
Asıl tehlike, çıplaklığın artık olağanlaşmasıdır. Bir insanın iki işte çalışması normalleşir. Emeklinin geçinememesi normalleşir. Gençlerin ailesinin evinden ayrılamaması normalleşir. Üniversite mezununun güvencesiz çalışması normalleşir. İşçinin ücretini zamanında alamaması normalleşir. Çalışanın sürekli borç içinde yaşaması normalleşir. Normalleşen şey artık istisna olmaktan çıkar; toplumsal düzenin kendisine dönüşür. İşte burada yoksulluk kültüründen değil, yoksulluğun kurumsallaşmasından söz etmek gerekir.
Bir toplumda geniş kesimler sürekli olarak “idare etmeye” çalışıyorsa, sorun insanların hayatı idare etmeyi becerememesi değildir. Sorun, hayatın sürekli idare edilmesi gereken bir düzene dönüşmesidir. “Memlekette halk çıplaktır” dediğimizde, o halde yalnızca üstü başı olmayan insanı değil; toplumsal güvencesi soyulmuş insanı tarif ediyoruz. Ücreti çıplak. Zamanı çıplak. Geleceği çıplak. Pazarlık gücü çıplak. Yurttaşlığı çıplak.
Hastalığa, işsizliğe, yaşlılığa ve ekonomik krize karşı savunması çıplak. Fakat bütün bunların içinde en önemli çıplaklık belki de şudur: İnsan geleceğini kurma kapasitesini kaybetmektedir. Yoksulluk yalnızca bugünü eksiltmez. Geleceği de daraltır. İnsan bugününü kurtarmakla meşgul olduğu için yarınını tasarlayamaz. Böylece toplumsal hareketlilik zayıflar, sınıfsal konumlar katılaşır ve yoksulluk kuşaktan kuşağa aktarılmaya başlar.
Bir toplumda çocukların geleceği giderek daha fazla anne babalarının ekonomik konumuna bağlanıyorsa, orada yalnızca gelir dağılımı bozulmuyor demektir. Fırsat eşitliği de aşınıyor demektir. O halde soruyu biraz daha ileri götürmek gerekir. Halk neden çıplaktır? Çünkü insanlar yeterince çalışmadıkları için mi? Yeterince tasarruf etmedikleri için mi? Doğru mesleği seçmedikleri için mi? Yoksa toplumun ekonomik ve siyasal düzeni, riskleri aşağıya; geliri, serveti ve karar gücünü yukarıya doğru taşıdığı için mi? Meseleyi burada kurmak gerekir.
Çıplaklığı yalnızca göstermek yetmez. Onu üreten mekanizmaları görmek gerekir. Çünkü çıplaklık bir kader değildir. Dağıtım ilişkilerinin, emek rejiminin, vergi sisteminin, sosyal politika tercihinin, sendikal gücün, konut ve eğitim düzeninin, sağlık sisteminin ve siyasal temsil biçimlerinin sonucudur. Başka bir ifadeyle: İnsanlar kendiliğinden çıplak kalmazlar; bazı toplumsal düzenekler onları çıplak bırakır. Ve belki de bugün asıl bakmamız gereken yer tam burasıdır.
Bir memleketin zenginliği, yalnızca ne kadar ürettiğiyle değil, ürettiği zenginliği nasıl dağıttığıyla ölçülür. Bir ekonominin başarısı, yalnızca büyüme oranında değil, o büyümenin insanlara ne kadar güvence verdiğinde anlaşılır. Bir demokrasinin niteliği ise yalnızca sandıkta değil, insanın hakkını ararken ne kadar yalnız bırakılmadığında ortaya çıkar.
Çünkü insanın üzerinde hiçbir şey kalmadığında geriye yalnızca bedeni kalır. Fakat toplumun görevi, insanı tam da o anda korumaktır. Eğer bunu yapamıyorsa mesele birkaç çıplak işçinin meselesi değildir. Mesele, memleketin kendisinin neden bu kadar çıplak bırakıldığıdır.




