Merkezden Kaç
- Tarih:
İnsan, hayatın veçhelerini bütünüyle kavrayabilecek bir varlık değildir. Her ne kadar kendisine temyiz kabiliyeti verilmiş olsa da birçok noksan ile malûl oluşu insanı çoğu zaman aciz bırakır.
Hayatımızı bir kimseye, bir nesneye, bir hadiseye odaklamaya meyilli varlıklarız. Bu yüzden bazen bir ayrıntıya yaslanır; bir sesi merkeze yerleştirir, bir bakış açısını iç dünyamızın ekseni hâline getiririz. Sonra da o küçük merkezin sarsılmasıyla bütün düzenin çökeceğini düşünürüz. Yakın duran şey gözümüzde büyür, bütünde saklı hakikat sessizce silikleşir. Odağın yitiminde bütün düzenin öyle ya da böyle değişeceğini zannederiz. Hâlbuki bizim küçük penceremizde gözümüzü perdeleyen o minicik odak zerresi, büyük manzaranın umrunda değildir.
Ruhumuzun belki de en kırılgan yanı, kendi yankılarımızı dünyanın yegâne sesi sanmamızdır. Bir dostumuzu, sevdiğimizi kaybettiğimizde zamanın akışının değişeceğine inanırız. Bir ev boşalır sanki şehrin ruhundan bir parça eksilmiş gibi hissederiz. Bir eşya kırılır ve hafızamızın taşıyıcı direklerinden biri çökmüş sanarız. Hâlbuki dışarıdaki hayat, insanın içindeki fırtınalara nispeten şaşırtıcı bir sükûnet taşır. Sabah yeniden olur. Sokaklardan insanlar geçer. Fırınlar açılır. Bir yerlerde düğün kurulur, başka bir yerde cenaze kaldırılır. Hayat, bizim kalbimizin ritmine göre akışını değiştirmez. Bu hakikatle yüzleşmek zordur ancak dünyanın bizim eksenimiz etrafında dönmediğini, işlerin bize göre ayarlanmadığını, iktidar sahamızın sınırlı olduğunu fark etmekle olgunlaşırız. Şımarıklığımız elimizden alınır.

Görünür olmakla var olmak arasındaki çizginin inceldiği bir çağdayız. Her hissin büyütülmesi, her kırgınlığın yüksek sesle ilan edilmesi, insanın kendi içindeki ağırlığı artırır. İç dünyamızdaki her çatlağı sanki bütün evrenin meselesiymiş gibi algılarız. Hâlbuki kainat daha serin kanlı bir dile sahiptir. Bir yıldız sönüp gittiğinde gökyüzü boşalmaz. Bir yaprağı düştüğünde ağaç ahlanıp vahlanmaz belki sessizce vedalaşıp yeni mevsimine hazırlanır. Bergson’un sözünü ettiği o kesintisiz zaman akışı, insanın şahsi acılarına rağmen ilerlemeyi sürdürür. Zamanın gerçek kudreti burada saklıdır. Zaman kimse için durmaz, akışını ertelemez. İnsan bu akışın önüne benlik setleri koymaya çalıştıkça yorulur, hasar görür. “Akışta kalmak” bir alaledelik olsa da akışın kurbanı olmak, akışın seyrine dalmak, akışın ritmine uyumlanmak azme değer. Bu hususta Ahmet Âmiş Efendi’nin şeyhi Kuşadalı’dan aktardığı şu ifade ince bir mizahlabu hakikati çarpıcı bir şekilde beyan eder: “‘Ahmed ayı ol ayı.’ Ürktüm. Sonra döndü: ‘Yani zurnacı nasıl çalarsa ona ayağını uydur. Ayının otuz iki türküsü varmış onun da hepsi ahlat üzerine imiş, talip de böyle olmalı.’”
Canımızı yakan, dünyanın gidişinin bize kayıtsızlığı değildir. Asıl sarsıntı bu kayıtsızlığa bakan şaşkın gözlerimizin iç dünyamızdaki taşları yerinden oynatması, anlam düzenimizi bozmasıdır. Nitekim bağlandığımız şeylerin büyük kısmı dışarıdaki varlıklarından ziyade bizde bıraktıkları izlerle bir anlam kazanır. Bir insanı kaybettiğimizde sadece onu değil onun katkısıyla kurulan hâlimizi de kaybederiz. Bir şehri özlediğimizde o şehrin sokaklarından ziyade o şehire demir atan ruhumuzu ararız. Öyle ki hafıza, nesneleri diğer örüntülerimizle birleştirerek yeniden kurar. Tanpınar’ın eşyaya ve zamana gösterdiği dikkat tam da bu bağlamda bir dikkate değer. Yaşadığımız her şey, zaman filtresinden geçerken başka bir şekle bürünür. İlk gün insanı boğan acı, yıllar sonra bir cümlenin içine sessizce oturabilir. Hatıralar sert köşelerini kaybeder, zaman onları törpüler hatta bazen güzelleştirir bile.
Hayatımız bize bir emanettir. Her şey bir süreliğine avucumuzun içine bırakılmıştır. Hayat, açık avuçla yaşanır. Sıkılan yumruk yorulur, açık el ise rüzgârı yani zamanı hissedebilir. Her şeyi muhafaza etmeye çalışmanın, olduğu gibi saklamanın, temellük etme çabasının ne ilişkilerimiz ne değer verdiklerimiz ne de benliğimiz açısından anlamlı bir tarafı yok.

İlginç bir biçimde sevdiklerimiz kadar acılarımıza da sahip olmak isteriz. Sanki o acıdan vazgeçersek sevdiğimize ihanet etmiş gibi hissederiz. Bu yüzden yaralarını iyileşmesine fırsat vermez onları kimliğimizin bir parçası hâline getirir hatta gizliden gizliye bir övünç vesilesi yaparız. Hâlbuki bırakmak, unutmak değildir. Bazen hakikati olduğu hâliyle kabul etmektir.
Deniz, kıyısında ağlayan insanın kederine rağmen aynı ritimle vurur sahile. Gökyüzü, kırılan kalplerden habersiz kararır. Bunun idraki insanı küçültmez, hafifletir. Kendimizi hayatın merkezinden çekebildiğimiz anda dünya ile daha sahici bir ilişki kurmaya başlarız. İnsanlar üzerindeki sahiplik hissi azalır. Her şeyi kontrol etme arzusu gevşer. Zamanı durdurmaya çalışmanın beyhudeliği görünür hâle gelir ve insan ancak o vakit fark eder ki dünya bizim etrafımızda dönmüyor ama yine de ona anlam verme salahiyeti bizdedir. İnsanın bütün acziyetine rağmen asaleti burada saklıdır.
Sonsuzluk karşısındaki küçüklüğünü bilmesine rağmen anlama çabasına devam etmek, bizi herhangi bir hâlin kabzetmesinden kurtarır. Geçici olduğunu bile bile kurduğumuz temas bu bilinç sayesinde bizi hiçlik duygusundan uzaklaştırır. Bir gün unutulacak hatta belki hiç görülmeyecek, duyulmayacak cümleler kurmanın insana verdiği neşe burada sırlı. İnsanın zihninde her an beliren ve bu neşeyi gölgeleyen “Ee, sonra?” sorusunun çengeli kendimize biraz mesafe alarak bakabildiğimizde bizi kanatmaz. Bu mesafeyi almak elbette kolay değil. Yunus Emre’nin “kendülük davası” dediği iddiadan vazgeçmek zor mesele. Kendimize doğru çekiştirip durduğumuz ve ahengini bozduğumuz büyük bestenin ritmine uyumlanmak da ancak bu çetin cevizi kırabilmekle mümkün.




