Picture of Alper Gürkan
Alper Gürkan

Meta-Felsefe, İlk Felsefe ve Natüralizm

A+ A-

“Natüralizm, gerçekliğin tanımlanmasının ve betimlenmesinin, bilimden önce gelen bir felsefede değil, bilimin kendi içinde gerçekleştiğinin kabul edilmesidir.”

W. V. Quine, Theories and Things

Aristoteles’in “var olanı varlık yönünden” inceleyen ontoloji olarak ilk felsefesi ile Descartes’tan Kant’a uzanan hatta kurulan epistemoloji olarak ilk felsefe gelenekleri farklı zeminlerde dursalar da ortak bir varsayımı paylaşırlar. Bu, felsefenin, diğer tüm bilgi formlarını mümkün kılan, onlara meşruiyet kazandıran ayrıcalıklı bir konumu olduğudur. 19’uncu yüzyılda doğa bilimlerinin gelişimiyle birlikte felsefenin bu konumu sorgulanmaya başlanır. Böylece önceleri felsefenin sahasına ait sayılan “maddenin doğası”nın veya “bilincin kökeni”nin ne olduğu gibi soruların cevabı bilimle verilmeye başlanır. Buna karşın felsefecilerin bazıları felsefeyi bilimin içinde eritmeyi bazıları da onun için yeni bir alan inşa etmeyi seçmişlerdir. Bu seçimlerin her birisi, felsefenin ne olduğuna dair bir soruşturma olarak meta-felsefî yönelimi imler.

Bu yazı, felsefenin değerlendirilişinin nasıl yön değiştirdiğini ve 20’nci yüzyılda Quine’ın bu krize verdiği radikal yanıtın felsefî izlerini takip etmektedir.

Felsefenin Ölüm İlanı

Quine’ın meta-felsefî müdahalesini anlamlandırmak için felsefenin 19’uncu yüzyılda doğa bilimleri karşısında uğradığı itibar kaybını anlamak gerekir. Bu yüzyıl, laboratuvarın felsefe karşısındaki zaferiyle betimlenmeye müsaittir. Sorell, 19’uncu yüzyılda bilimsel öngörü ve açıklamaların artan başarısının, önceki dönemlerin epistemolojik kötümserliğini yıkarak yerini bilimin sınır tanımazlığına duyulan yeni bir “kibre” bıraktığını yazar. Ona göre bilime yönelik söz konusu “coşku” ve “aşırı güven”in en çarpıcı dışavurumlarından birini, Alman zoolog Ernst Haeckel’in görüşleri yansıtır. Haeckel, o dönemde bilimsel olarak yanıtlanamayacağı varsayılan problemlerin çoğunun hâlihazırda çözüldüğünü veya çözülebilir durumda olduğunu ileri sürer. Bu yaklaşım, “özgür irade” gibi bilimsel yolla çözülemeyen sorunların sahte problem (pseu-doproblem) olarak etiketlenmesiyle sonuçlanır. Sorell’a göre dönemin yol açtığı asıl etki, “yakında bilimin çözeceği hiçbir büyük problemin kalmayacağı” inancıdır (Sorell, 1991). Ernst Haeckel’in evrimsel biyolojiyi her şeyi açıklayan bir dünya görüşüne dönüştürmesi, bilimin daha önce görülmemiş bir entelektüel otorite kazanmasını sağlar. Dönemin sembolik isimlerinden Auguste Comte, insanlığın teolojik ve metafizik evreleri geride bırakarak nihai “pozitif” evreye ulaştığını ilan eder:Gerçek bilginin tek kaynağı bilimsel yöntemdir, metafizik yerini artık kesin ve faydalı bilgiye bırakmıştır.

Quine’ın emprisisizm eleştirisi teknik bir tartışma olmanın ötesinde, mantıksal pozitivistlerin ve analitik felsefe geleneğinin felsefeye biçtiği “ifadeleri açık kılma” işlevini de sorunlaştıran bir konumdadır.

Böylece bilimin somut neticeleri karşısında metafiziğin konumu aşağı itilir. Doğa bilimleri dünyayı adım adım fethederken felsefeye spekülatif gevezelikten başka ne kalmıştır? Sorell, bilime duyulan bu sınır tanımaz hayranlıkla, zamanla filozofların kendi disiplinlerini doğa bilimlerinin bir alt dalına dönüştürme ve felsefeyi bilimle eşitleme arzusuna kapıldıklarını yazar (a.g.e). Ona göre bu türden bir bilimciliğin (scientism) felsefe üzerindeki temel etkisi, geleneksel felsefenin terk edilmesi, bilim içinde eritilmesi ve giderek gereksiz hâlde görülmesi düşünceleridir (a.g.e.). Geleneksel felsefenin a priori sorgulama varsayımlarını reddederek felsefî sorunları deneysel bulgulara dayandırmayı hedefleyen bir yaklaşım olarak natüralizm bu dönemin etkisiyle belirir. Bugün kullanıldığı bağlam içerisinde natüralizm kabaca, felsefeyi bilimle bütünleştirmeyi amaçlayan ve “doğaüstü”nü yadsıyarak gerçekliğin yalnızca “doğa” ile sınırlı olduğunu savunan görüşleri işaret eder (Papineau, 2023). Buna göre felsefe ancak bilimle bir devamlılık içinde, bilimsel bulgulara dayalı olarak yapıldığı takdirde bir disiplin olarak anılmaya değerdir. Böylece natüralizm, geleneksel metafiziği “abartılı ve hayalî” bir girişim olarak konumlandırarak felsefeyi metafiziksel yüklerden arındırma iddiasını içerir (Sorell).

İlk Felsefenin Dilbilimsel Çözümlemeyle İkamesi

Bu durumun tarihsel sonuçlarından birisi, 20’nci yüzyılın başlarında felsefenin “analitik felsefe” aracılığıyla bir korunak inşa etme çabasının doğumudur. Başka şekilde söylenirse, felsefenin işe yararlığına dair sağgörü, onu gereksiz saymak yerine yeni bilimsel paradigmada bir yere konumlandırma arzusunu besler. Bunun yollarından birisi olarak analitik felsefeciler “bilimsel bir felsefe” zemini inşa etmek istemişlerdir. Bilimsel felsefeden maksat, bilimsel bulgular aracılığıyla yapılan çıkarımların yine bilimsel dünyanın tasviri için kullanımıdır. Böyle bir çaba olağan olarak öncüllerini sadece bilimden alacak bir felsefeye karşılık gelir. Bu nedenle analitik felsefenin “bilimcilik tarafından karakterize edildiği” (Critchley), “bilim dostu olma eğiliminde olduğu” (Cooper), “bilimde ilerlemeye inancın bir ürünü olduğu” (Von Wright) ve “rasyonalite ve bilim ruhuyla ittifak hâlinde olduğu” (Hacker) gibi görüşler ileri sürülmüştür (Raatikainen, 2013). Analitik felsefecilerin bu eğiliminin ardında, doğa bilimlerindeki yükseliş vardır ve ona dayanarak dünyaya dair soruları felsefenin konu edinmesinin bir anlamı olup olmadığını mesele edinmişlerdir. Bilimin somut sonuçları karşısında felsefeyi artık muteber görülmeyen metafizikten ve spekülatif iddialardan arındırarak ona yeni bir işlev kazandırma çabası, felsefenin, dilin mantıksal çözümlemesine çekilmesiyle sonuçlanmıştır. Bu anlayışta felsefe, “gerçekliğin” veya “iyinin” ne olduğu gibi sorulara cevap aramak yerine, ifadeleri sistematik bir biçimde çözümleyerek gramatik açıklığa ulaşılmasını temin etmeye muktedir görülür.

İlerleyen yıllarda mantıksal pozitivistler ve Wittgenstein tarafından da (sadece Tractatus’ta) kabul gören bu anlayış, her ne kadar “olgu” tasavvurları farklı olsa da olgu ile dil (ifade) arasında varsayılan bir ilişkiye dayanır. Bu varsayım, dilin yapısının olguların toplamı olan gerçekliğin yapısıyla örtüştüğüdür. Eğer bu doğruysa bunun anlamı, dilsel olanın olgusal olanı resmettiği ve bir ifadenin doğru olup olmadığını anlamak için olgusal duruma bakmak gerektiğidir. Böyle görüldüğü için bir ifadenin mantıksal olarak çözümlenmesi yoluyla onun hangi anlamı işaret ettiğinin ortaya konulması amaçlanır. Buna göre doğruluk da söz konusu anlamla ilişkili sayılmalıdır. Örneğin Wittgenstein, ifadenin anlamlı olup olmamasını, nesnenin tasvirinden çıkarılacak bir sonucu içerip içermediğiyle belirlemekten söz eder (Wittgenstein, 2018). Dolayısıyla “anlam” ontolojik olarak belirlenmiştir, keyfî veya uzlaşımsal değildir. Öyleyse dil de dünyayı tasvir ederken ontolojik olarak belirlenmiş bu anlama gönderme yapmalıdır. Wittgenstein’ın daha sonra terk edeceği bu görüş açısından bakıldığında, olgusal resimde bir karşılığı bulunmayan ifadeler “saçma” (unsinnig) olarak değerlendirilir. Dolayısıyla sadece metafizik ifadeler değil, etik alana veya “iyi”, “güzel” gibi aksiyolojiye ait ifadeler de anlamlı ifadeler olarak değerlendirilemez.

Dilsel çözümleme ve dil felsefesine ilişkin bu eğilimde felsefî sorunlar salt dilsel sorunlar olarak değerlendirilirken Wittgenstein felsefecileri zihin bulanıklığı içinde olmakla suçlayarak geleneksel felsefeyi dilin yanlış kullanımının bir sonucu olarak resmeder. Ona göre eğer gündelik dil yeterli bir sentaksa göre şekillenmiş olsaydı ve her im tek bir referansa sahip olsaydı felsefî sorun olarak nitelenen birçok sorun ortaya çıkmayacaktı (Rossi, 2013). Dolayısıyla felsefî bir sorun sadece dilsel bir sorundan ibaret görülür. Felsefeye yönelik böyle bir yaklaşımın belirmesinde iki etkileyici unsurun ağırlığı söz konusuydu: Bunların ilki, Frege’nin esasen matematiğe dair olan araştırmasından çıkarılan bazı sonuçlarken diğeri, Bertrand Russell’ın gerçekliğin atomlardan oluşmasına karşılık ifadelerin de mantıksal atomlardan oluşması gerektiği varsayımıdır. Dummett’a göre, Frege’nin Aritmetiğin Temelleri’nde ortaya attığı “bağlam ilkesi”nin bir neticesi olarak dilbilimsel olmayan bir sorunun dilbilimsel çözümü, 19’uncu yüzyılından sonunda dile ilişkin böyle bir yolu açmış gözükmektedir (Gözkân, 2007). Ancak bu yol, dil felsefesine verilen değerin yegâne biçimi değildir. Esasen dilin felsefî yönden ele alınması (Crispin Sartwell’in ortaya koyduğu üzere) yeni bir durum olmadığı gibi salt analitik felsefeyle de sınırlı değildir: Dilin felsefî çözümlemesi en azından 20’nci yüzyılda Martin Heidegger, Michel Foucault, Gilles Deleuze, Jacques Derrida ve Hans-Georg Gadamer gibi filozoflar için de ağırlık merkezidir. Fakat onlardan farklı olarak analitik gelenek için (felsefenin yapay korunağı olan) “dilbilimsel dönemeç” (linguistic turn), felsefenin esas işlevinin artık dünya, zihin ya da bilgi gibi geleneksel konuların doğrudan incelenmesiyle ilgili olmadığı, bunların dil aracılığıyla ve dilin yapısının çözümlenerek ele alınması gerektiği fikrinin taşıyıcısı olmuştur.

Moritz Schlick, Rudolf Carnap ve Otto Neurath gibi Viyana Çevresi filozofları ile bu görüşleri İngilizceye taşıyan Alfred Jules Ayer, felsefeyi “dünya görüşü” üreten bir disiplin olmaktan çıkarıp “dil eleştirisi” faaliyetine indirgemeye katkı sağlamışlardır. Bu yaklaşım, felsefeyi, dünya resmini anlamaya yarayan görüşler olma iddiasından uzaklaştırarak bilimin karşısında mütevazı bir konuma yerleştirmiştir. Carnap ve mantıksal pozitivistler, bilimin yetkinliğine güvenle felsefeyi sadece bilimsel önermeleri açıklığa kavuşturma işleviyle sınırlarlar. Buna göre felsefe bir kuram, doktrin veya sistem değil anlamlı ifadeleri aydınlatan, anlamsız ifadeleri eleyen bir çözümleme faaliyetidir (Carnap, 2021). Carnap’ın Dünyanın Mantıksal Yapısı (Der logische Aufbau der Welt) (1928) adlı çalışmasında somutlaştırdığı bu yeni programda, bilginin sınırları titizlikle çizilir: Bir tarafta, sadece kelimelerin anlamıyla doğru olan, mantıksal/linguistik (analitik yargıya ait) bir alan; diğer tarafta, duyusal deneyime indirgenerek doğrulanabilen olgusal (sentetik yargıya ait) bir alan. Bu iki alanın dışında kalan hiçbir şey, anlamlı ve bilgi olarak kabul edilmez. Başka bir ifadeyle “anlamlı” kabul edilen ifadeler ya analitik önermelerden ibarettir ya da doğrulanabilen sentetik önermelerden. Bir ifade analitik veya doğrulanabilir sentetik nitelikte değilse “saçma”dır ve bilimin konusu olmadığı gibi felsefenin de konusu olamaz.

Felsefeyi metafizikten arındırma girişimlerinin bir devamı olarak geliştirilen “doğrulanabilirlik ilkesi”, ifadeyi deneysel yolla doğrulanamadığı takdirde metafizik ve dolayısıyla saçma bir iddiadan ibaret görmeyi gerektirir. Bu yaklaşım mantıksal yönden içerdiği tutarsızlıklar nedeniyle (ilkenin kendisinin doğrulanabilir olmaması temelinde) eleştirilirken felsefî olarak savunulamaz bir noktaya terk edilmiştir. Bu nokta, emprisist geleneğin kendi yaklaşım çerçevesinin gözden geçirilmesini gerektirmiştir. Zira deneyime dayanmayan varsayımlar içermesi, geleneği, ya kendi altını oyan varsayım ve (doğrulanabilirlik gibi) ilkeleri terk etmeye ya da mantıksal inşa arayışını terk etmeye zorlamıştır. İlk zorlama, emprisizmde metafiziği rasyonel bir açıklama bandına çekmeyi gerektiren uzlaşımcı karakterdedir. İkincisiyse, onu natüralist metodolojiye çekme olarak radikal bir karakterdedir. Deneyime dayanmayan yargılarla ilgili sorun sadece metafizik (ontoloji) ile sınırlı olmadığı için ve bunun yanı sıra mantık, bilgi ve değer sorunlarıyla da ilgili olduğu için Quine’ın emprisizmi ele alış biçimi radikal olarak nitelenir.

Metodolojik Natüralizm ve Quine

Analitik felsefe geleneğinin bir sesi olarak Quine natüralist tutumu radikal bir biçimde yorumlarken iki cephede savaş hâlindedir: Birincisi, modern felsefede bilimin temellerini dışarıdan kurma iddiasındaki epistemoloji olarak ilk felsefeyle, ikincisi de felsefeyi metafizikten arındırma girişimindeki metafizik içerikle karşı karşıyadır. Kısaca denilirse, şayet bilimin sunduklarından başka bir dayanağa sahip olan her türlü inanışı reddetmek gerekiyorsa burada sadece kurumsallaşmış metafizik öğretilerin reddi yeterli değildir. Bunlar yanı sıra, oluşturulan kategori ve sınıflandırmalarda deneyden yola çıkılmaksızın kabul edilen ve bu yüzden dogmatik öğelerden de kurtulma gereği vardır. Quine’ın “Two Dogmas…” makalesi bu açıdan, onun başta Carnap olmak üzere emprisist geleneğe yönelttiği meta-felsefî bir eleştiridir. Bu eleştiri analitik-sentetik ayrımını ve indirgemeciliği hedef alır, dolayısıyla bu iki dogmaya dayanan “anlamlılık ölçütü” de zımnen sorgulanmış olur. Ancak Quine’ın bu eleştirisi basit bir teknik/linguistik tartışma olmanın ötesinde, mantıksal pozitivistlerin ve analitik felsefe geleneğinin felsefeye biçtiği “ifadeleri açık kılma” işlevini de sorunlaştıran bir konumdadır.

Böylece ana hatları beliren natüralizm, bir önermenin bilgi iddiasını taşıyabilmesi için metodolojik bir koşulla dile getirilir: Sadece bilimsel yönteme dayalı olarak elde edebildiğimiz önermeler gerçekten gerekçelendirilmiştir veya inanmaya değerdir. Bu girişim, felsefeyi dilbilimsel çözümlemeyle bir korunağa alarak var kılma çabasına karşı bir darbe olarak okunduğu için “felsefenin ölümü”nden söz edilmeye başlanmıştır. (Örneğin daha sonraları fizikçi Stephen Hawking ve Leonard Mlodinow bunu doğrudan yapacaklardır (Hawking ve Mlodinow, 2010)). Geleneksel felsefeyi koruma girişimine karşı Quine, “Two Dogmas…”ta dilbilimsel dönemecin temel varsayımına, anlamların dilbilimsel olarak belirlenebilirliğine itiraz eder. Bu açıdan o bir bakıma dilbilimsel dönemecin içinden yola çıksa da onun ötesinde konumlanır. Felsefenin bilim karşısında itildiği ikincil konum, Quine tarafından, onu tamamen bilimin bir parçası hâline getirme yoluyla yeniden kurgulanmak istenir.

Bilginin, uçları deneyime temas eden, merkezininse mantıkla örülmüş bir doku olarak tasvir edildiği Quine felsefesinde en temel mantık kuralları da dahil olmak üzere hiçbir unsur deneyim karşısında revizyondan muaf tutulabilecek ayrıcalıklı bir konuma sahip değildir. Dolayısıyla deneyim tüm felsefî çerçeveye karşı güçlü bir itiraz ve yadsıma potansiyeli içerir. Ne var ki deneyim, Russell’ın mantıksal atomculuğuna bağlı mantıksal pozitivist bakış açısında olduğu gibi tekil değildir (holizm). Deneyim, eksik belirlenim (underdetermination) koşulları altında farklı kuramsal çerçevelere izin verdiği gibi ancak bir arka plan kuramı ışığı altında anlamlıdır: Hiçbir delillendirmenin bir kuramı tüketici bir biçimde doğrulama imkânına sahip olmadığı tezi olarak “eksik belirlenim” ve ontolojik göreliliğin bir varsayımı olarak “arka plan kuramları” fikri, felsefî bir konumun daima yıkıma hazır olması gerektiğini imâ eder. Bu durum, felsefeciyi dünyadan ve kuramlardan bağımsız “nötr” bir zemin iddiasından mahrum bıraktığı için üzerine bir bilgi sistemi inşa edilebilecek bir “ilk felsefe”nin meşruiyetini de ortadan kaldırır. Quine, modern felsefede sağlam bir zemin olarak inşa edilmek istenen epistemolojiyi bu nedenle “doğa bilimlerinin içine yerleştirmek”ten söz eder; yani psikolojinin bir alt dalı olarak onu yeniden kurmaktan…

Sonuç olarakAristoteles’in metafiziğinden Quine’ın epistemolojiyi psikolojinin bir bölümü hâline getirmeyi önermesine kadar, felsefenin mahiyeti hakkındaki tasavvur baştan aşağı dönüşmüştür. Bu dönüşümün olağan sonucu, “ilk felsefe” kavramının kendisinin de bir tarih nesnesi hâline gelmesidir: Bir zamanlar felsefenin en yüksek işlevi olan şey, artık aşılması gereken bir yanılsama olarak okunmaktadır. Bu okuma, felsefeyi, kuramsal şemalar arasındaki sınırları ve geçişleri inceleyen dinamik bir pratik olarak görmek bakımından meta-felsefîdir. Ne var ki Quine’ın natüralizmi, ilk felsefe geleneğine verilmiş bir yanıt olduğu kadar bir başka sorunun başlangıcı olarak da okunmaya müsaittir: Bilimin sınırları içine çekilmiş bir felsefe, hâlâ “felsefe” diyebileceğimiz şey midir?

Kaynaklar

Carnap, Rudolf. (2021). “Metafiziği dilin mantıksal analiziyle aşma”. İçinde (Ed.: Özcan, Zeki), Viyana Çevresi (ss. 134-162). Ankara: Fol Yayıncılık.

Gözkân, H. Bülent (2007). “Frege ve aritmetiğin temelleri”. İçinde G. Frege, Aritmetiğin temelleri (ss. 13-73). Yapı Kredi Yayınları.

Hawking, Stephen W. ve Mlodinow, Leonard (2010). Büyük tasarım. İstanbul: Doğan Egmont Yayıncılık (Çev.: Öğünç, Selma).

Papineau, David, “Naturalism”, The Stanford Encyclopedia of Philosophy (Fall 2023 Edition), Edward N. Zalta & Uri Nodelman (eds.), URL = <https://plato.stanford.edu/archives/fall2023/entries/naturalism/>.

Raatikainen, Panu. (2013). “What was analytic philosophy?” Journal for the History of Analytical Philosophy, 2, 11-17.

Rossi, Jean-Gerard (2013). Analitik felsefe (Çev.: Altınörs, Atakan). İstanbul: Bilge Kültür Sanat.

Sartwell, Crispin. “The post-linguistic turn”. Aeon. https://aeon.co/essays/how-philosophys-obsession-with-language-unravelled.

Sorell, Tom. (1991). Scientism. London: Routledge.

Wittgenstein, Ludwig. (2018). Tractatus logico-philosophicus (Çev.: Aruoba, Oruç). İstanbul: Metis Yayınları.