Metafizik Düşünmek
- Tarih:
Değerli felsefe araştırmacılarımızdan Afşar Timuçin’in “Her gerçek düşünür zorunlu olarak metafizikçidir.”(1) tespiti, meselenin can damarını yakalamıştır.
Uzun uzadıya tartışmaya gerek yok; varlık evreni fizik ve metafizik olarak iki katmanlıdır. Dokunarak, görerek, kısacası beş duyuyla idrak ettiğimiz evren daha çok dünyamıza aittir ve nesnel mahiyetiyle gündelik hayatımızın idamesinde hayatî önemdedir. İlk kez Aristo güneşin veya ayın aydınlattığı bu dünyayı Fizik adlı eserine konu etti. Ama Sokrat ve Platon çizgisiyle birlikte düşünüldüğü zaman kadim felsefe, gerçeğin görünür olanın ötesinde olması sebebiyle, hakikatin nesnel ölçüm ve mantıkla anlaşılamayacağını söyler. Platon’un mağara metaforunda bariz olarak anlaşılacağı gibi, görünür dünya gölgeler mesabesindedir ve gerçeğin kendisi değil izdüşümleridir. Varlıkta, hususen de insandaki madde ve maneviyat bütünlüğü, bu çıkarımı tartışmasız kabul eder. Niçin? Böyledir de onun için. Yani maddî olanın dışında, üstünde, onu aşan bir gerçekliğimizin olduğunu her birimiz kendi nefsimizde zaten yaşarız.
İçimiz, duygumuz, aklımız, duygu ve düşüncemizin oluşumu, işleyişi, genişlemesi, daralması, sevgi, özlem, öfke ve başka diğer hususiyetlerimiz üzerinden, bize asıl canlılık ve anlam kazandıranın metafizik unsurumuz olduğunu mu anlarız; hayır anlamaz, bizim bile anlayamadığımız aşkın etkisi, boyutuyla yaşarız. Üstelik en içten, en öznel, en dolu, dolgun, kuşatıcı mahiyetiyle yaşarız. Bundan sonra kalkıp da insanı sadece nesnel boyutlarıyla ele alıp bir gerçeklik inşa etmeye çabalamak, insanın yaradılış hakikatinden ve var oluş bütünlüğünden kaçmanın bilinç seviyesi düşük aklileştirmesinden başkası değildir. Bu akıl, materyalistlerin, insan gerçekliklerine kör ve sağır olarak varlık sorumluluğundan sıyrılıp kurtulacağını sanan keyfiliğin avuntusu içindedir.

İnsanı biyolojik unsurlarla sınırlama kepazeliği, bilim adına, modernizm adına yutturulmaya çalışıldı. Fransız devrimiyle birlikte batıda neredeyse bütün eğitim ve kültür politikaları bu eksende teşekkül etti. Bu yanlış tasavvur, evvela kendi içinde uyanışlarla, sonra Alman romantik ve estetik düşüncesiyle savrulmaya dağılmaya başladı. Şimdilerde tarihin çöp tenekesinde beş para etmez manasız düşünceler olarak unutulmaya ter edilmiştir. Bu yanılgıyı ilk fark edenlerden biri Rousseau olmuştur. “İçimden gelen ilhama uyarak hakikati müdafaa edeceğim.”(2) sözü, düşünmenin niteliğini, hakikatin kapsamını, ilhamın bağlantılarını işaret etmesi açısından önemlidir. Demek ki Rousseau’ya göre pozitivistlerin ölçüp, tartamadıkları için inkâr ettikleri ama varlığını da bilip açıklayamadıkları içimizden gelen ilham, hakikatin müdafaa dayanağı olabiliyormuş. Zaten öyleydi, öyledir. Fakat bu geri zekâlıların gözlerini kapayıp görmediklerini yok saymak gibi tuhaf ilerici huyları olagelmiştir. Kendi varlık realiteleriyle tersleşmek pahasına, hâlâ o huylarında ısrar edenler az değildir!
Rousseau kendi adına geç olmadan gerçeği gördü. Bunu İtiraf’larında etraflıca anlattı. Sonra Emile ile müşahhaslaştırdı. Bu tartışmaların benzerine yer yer tanık olursunuz. Hâkim paradigmanın telkin ve propagandasıyla şekillenmiş, isteklerini piyasanın arz ve talep ilişkisi içinde karşılamaya çalışan, ekranlar, vitrinler, popülerleştirilmiş ideolojiler, ideolojiye dönüşmüş resmî koşullanmalar içinde kendine bir rol biçmiş, böyle var olmayı bir halt sanan kimi akıllılar, dünyada modası geçmiş, izan, irfan sahibi hiç kimsenin itibar etmediği hastalıklı şımarıklıklarla karşınıza çıkarlar. Var oluş adına ciddi kaygıları, arayışları, hakikat adına hiçbir dayanağı olmayan bu insanlar, sadece nefislerini tatmin etmenin hazzını yaşamak isterler. Ölçüleri, ilkeleri, usulleri, amaçları budur, bu kadardır. Bir müsabakada rakibini alt etmenin verdiği hazza benzer bir haz. Bunları hep görürsünüz. Zaten antik dönemde sofistlerle iyice belirgin olan, pozitivist aydınlarla zirveye çıkan bu anlaşılmaz, bu hastalıklı tutum, nezih, soylu düşünsel çabaları hep bulanıklaştırmış, zehirlemiştir. Bu halleri eski filozoflar meselâ Sokrat da yaşamıştır. Peki, o bu tiplerin ajitasyonu karşısında ne yapmış dersiniz? Böyle bir durumu yaşadıkları bir gün Sokrates Gorgias’a şöyle söyler: “Sözlerini çürütmekten çekiniyorum: Böyle bir şey yaparsam amacımın konuyu aydınlatmak değil de seninle ağız kavgası olduğunu sanmandan korkuyorum.”(3) Biz hakikati yere düşürmemek için korkularımızı muhafaza ederken maalesef akıl almaz hız ve başkalaşımla değişen dünyamızda anlam Baudrıllard’ın dediği gibi “artık toplumlarımızı sürükleyip götüren ideal çizgi olmaktan çıkmıştır.”(4)
________________
1-Afşar Timuçin, Estetik Bakış, s.51, Buket yay, İst.2005.
2-J.J. Rousseau, İlimler ve Sanatlar Hakkında Nutuk, s.9, çev. Osman Yüksel, Serdengeçti yay, Ankara 1959.
3-Platon Gorgias, s.19.
4-Jean Baudrıllard, Sessiz Yığınların Gölgesinde, s.18, çev. Oğuz Adanır, Doğu-Batı yay, Ankara 2003.




