Picture of Salih Akyüz
Salih Akyüz

Mevziini Terk Eden İnsan

A+ A-

İnsan hayatında her şey, arzu edilen istikamette ilerlemiyor. Bazı zamanlarda yaşam akışı, istendik yönde gerçekleşiyor. Bazen ise tam ters istikamette esiyor, hayatın rüzgârı. Kimi zaman gönül bahçesinde gül açmayan yeri kalmıyor, insanın. Kimi zaman da her yeri diken basıyor, kendi ufku gibi…

Kâinat, aslında her zaman normal olanda ilerliyor. Yani yörüngesini terk etmiyor. İbn Arabi’ye atfedilen sözde olduğu gibi; “Varlıkta her şey kendi mertebesinde kemaldedir. Eksiklik ise bakıştadır.” Tavuk, büyük bir görev aşkıyla yumurta ikram ediyor hayata. İnek, günün sütünü eksik etmemek için güneşle birlikte başlıyor üretimine. Solucan, toprağın havalandırma işlemini bir an bile ihmal etmiyor. Arı, sunduğu balın yanında harika kanat sesleriyle doğanın armonisini de tatlandırmaktan bıkmıyor. Ağaç, muazzam çeşitlilikte sunduğu meyveleriyle yaşamı anlamlandırıyor. Bülbülün aklına, bir kere de kötü bir ses çıkarmak gelmiyor.  Bu şekilde insanla birlikte bütün kâinata da şaka yapmış olur. Yoğurt mayasına tutunuyor, bal ise kovanına…

Kuşun nağmesiyle, rüzgârın esintisiyle, göklerin gürültüsüyle, güneşin parıltısıyla ve yağmurun da narin dokunuşuyla eşlik ettiği harika kompozisyon, bizden sonra değişime uğruyor. İnsana kadar ulaşan mükemmellik, insandan sonra kesintiye uğruyor nedense!

Bir kopukluk oluyor!

Takvimin gösterdiği tarih değişse bile, kâinattaki muazzam döngü değişmiyor. Ta ki bu harika düzeni iradesiyle anlamlandırabilecek tek canlı olan insan, bazı zamanlarda görevinin başında durmayı başaramıyor. Yani olması gereken yerde olamıyor. Durması gerektiği gibi duramıyor.

Gazali de “İnsanın kalbi bozuldu mu, alem ona karanlık görünür.” demiştir. Aslında yerinden ayrılmasa ve durması gerektiği gibi dursa, kainattaki harika resim tamamlanmış oluyor.

Herhalde bazı zamanlarda insan, hayatın akışına ters bir yerde durmak istiyor. Duruştaki terslik sebebiyle, ruh da bu ters akımın etkisinden kurtulamıyor. Cereyanda kalıp hasta düşüyor kalp.

Nitekim Markus Aurelius da “Doğaya aykırı yaşayan, kendine aykırı yaşar.” demiştir. Ruhumuz hasta olduğu için çevremizle de sağlıklı bir iletişim geliştiremiyoruz. Neden bazı zamanlarda böylesi bir tembellik geliştirdiğimiz ise bilinemiyor. Çoğu zaman bunu biz de bilemiyoruz. Çevremizde gelişen olaylar bize garip geliyor. Sanki insan, bile bile yanlış yapıyor.

İnsanların davranışlarındaki gariplik yetmezmiş gibi hayvanlar da bundan nasibini alıyor. Ya da bize öyle geliyor. Kedi yanlış miyavlıyor, kuş yanlış ötüyor. Milyarlarca yıldır kusursuz işleyen kâinat sistematiği, nedense o yıl hata vermeye başlıyor gibi görünüyor. Su döngüsü, geri dönülmez bir girdaba girmiş gibi görünüyor. Sıcak-soğuk hava dengesi artık bozulmuş da ne yapılırsa yapılsın, vakit çok geç gibi görünüyor. Gözümüz mevsimin muhteşem renk geçişlerini göremez, kulağımız bülbülün harika nağmelerini duyamaz oluyor! Yeryüzüne düşen su miktarı, dünyadan vazgeçerek sanki kendine başka bir gezegen arama yoluna giriyor!

Ya da; Aslında her şey yerli yerinde duruyor. Ne balık görevini ihmal ediyor ne de karınca yerini terk ediyor. Ne bülbül nağmelerine ara veriyor ne arı bizi bala hasret bırakıyor. Nilüfer ise renkleri ile papatyaya selam vermeye devam ediyor. Rüzgârda sallanan erik ağacı, bir taraftan nefes almaya devam ederken, bir taraftan da gölgesiyle maydanoza zahmet vermemeye dikkat ediyor. Derenin suyu; sesiyle insan kulağına eşsiz bir nağme sunarken, kana kana içen koyuna tarifi imkânsız bir ferahlık veriyor.

Örümcek, bazı zamanlarda kendisine karşı düşmanca tavır geliştiren insana rağmen duruşunu bozmuyor da ağlarını örmeye yine devam ediyor. Her şey yerinde durmaya ve vazifesini yapmaya devam ediyor ama insan, bazı zamanlarda, mevziini terk ediyor. Bunu anlamaya çalışırken Heidegger’in: “İnsan dünyada yer tutan bir varlıktır ama çoğu zaman kendi yerinde de durmamaktadır.” cümlesi, imdadımıza yetişmektedir. İnsanın varlığı, bu armoni için yadsınamaz bir değer taşıyor. Yani bu kompozisyondaki varlığı, değiştirilmesi teklif dahi edilemez olarak bulunuyor. Halbuki;

-Yanlış anlaşılan davranışımız için içten bir “özür dilerim” ifadesi,

-Bir uğraş ile meşgul olan kişiye “kolay gelsin” temennisi,

-Sabah işimize giderken denk geldiğimiz komşumuza “hayırlı sabahlar” dileği,

-İşi ile meşgul olduğunu gördüğümüz kişiye “hayırlı işler” sıcaklığı,

-Evine dönmeye hazırlanan iş arkadaşlarımıza “hayırlı akşamlar” duası,

-Değer verdiği bir kişiyi, kim olursa olsun, kaybeden kimseye “başınız sağ olsun” içtenliği,

-Yeni bir işletme açarak helal rızkın yolunu arayan kimseye “hayırlı ve bol kazançlar” ferahlığı,

-Bir rahatsızlık ile huzursuzlanana “geçmiş olsun” içtenliği,

-Tıraş olana “sıhhatler olsun” farkındalığı,

-Yeni araba alan kişiye “hayırlı olsun” mutluluğu,

-Sabah okula giden evladımızın cebine koyduğumuz küçük bir harçlıkla anlam kazanmış bir “iyi dersler” uğurlaması,

-Sınav öncesi, öğrencimize sunduğumuz bir “başarılar” tebessümü…

Bütün bunlar, rengini kaybetmiş gibi duran hayata o kadar iyi gelecek ki. Hayat içindeki küçük davranış değişikliklerimiz, büyük yansımalara sebep olacaktır. Bunları yapamadığımız ve bu içten dileklerimizi muhataplarından esirgediğimiz bütün zamanlar için, gönül titreten bir özür de yeterli olabilir belki? Bu adımları ihmal eder ve kompozisyondaki yerimize geçmezsek, anlamsız savrukluğumuzu sürdürmüş oluruz. Tercih bizim!

Belki de mesele, kâinatı yeniden düzeltmek değildir.  Belki yapılması gereken, yalnızca kendi yerimize dönmektir. Çünkü insan, durması gereken yerde durduğunda; Söz yerini bulur, bakış berraklaşır ve kalp iyileşir.  Hayat, küçük ama sahici dokunuşlarla yeniden ahenk kazanır. İnsan dışındaki her şey, kâinatta zaten görevini yapmaktadır. Sıra, insanın kendi vazifesini hatırlamasındadır.