Picture of Murat Erol
Murat Erol

“Millet” Kavramını Müşterekleştirme

A+ A-

Türkiye’de belli kavramların biçimlenişi, anlamlandırılışı veya konumlandırılışı siyasetin yönüne, ideolojilerin baskınlık derecelerine ve devletin “hâleti rûhiyesi”ne göre seyir izlemiştir. Bu nedenle, kavramların bugün sahip oldukları anlam çerçeveleri, kavramların tarihi ve öz anlamlarıyla buluşmada zorluklar içermektedir. Çok sayıda örnek içerisinden, kamu kavramının evrimi, medeniyet kavramının seyri, medeni kavramının bugün geldiği çerçeve örnek olarak gösterilebilir. Bu kavramlar aslî anlam çerçevelerinden ya bütünüyle ya da kısmen kopmuş durumdadır. Türkiye’de dil meselesinin bir ideoloji ve siyaset konusu olması durumunun aşılamaması, dildeki değişimlerin sadece kavram değil, aynı zamanda anlam değişimleri şeklinde gerçekleşmesine de neden olmuştur. Bir diğer yanda ise, keyfilik ve yine ideolojik saiklerle izah edilebilecek durumlar karşımıza çıkmaktadır. Hâkim-yargıç, kanun-yasa, millet-ulus gibi çok sayıda kavram diziliminde, mevzuatta ilk gruptakiler yer almasına rağmen, kimi resmi metinlerde ve mahkeme kararlarında siyasi eğilimlerin de verdiği keyfilik, tercihlerin ikincilerden yana olmasına neden olmuştur.[1] Dolayısıyla, kanunların ve hukukun resmi kavram tercihlerinin doğru veya isabetli olup olmadığı tartışmanın birinci yönünü oluştururken; resmi metinlerin kavram tercihlerine rağmen bu kavramları, resmi işler, metinler ve dil bağlamında kenarda bırakma tercihleri de tartışmanın ikinci yönünü oluşturmaktadır.

Genel olarak bir tasniflemeye giriştiğimizde, hukuk kavramlarıyla ilgili meselelerin, iki ana çerçevede ele alınabileceği görülecektir. Birinci ana çerçevede, anayasa ve mevzuatın kavram tercihine yönelen dikkat bulunmaktadır. Burada, birinci alt başlık kapsamında anayasa ve mevzuattaki kavram tercihlerinin isabetli olup olmadığı; ikinci alt başlıkta ise mevzuatta tercih edilmiş kavramların kullanılıp kullanılmadığı bulunmaktadır. İkinci ana çerçeve ise, literatürde yerleşmiş ve mevzuatta da yer almayan kavramların kullanılıp kullanılmadığından oluşmaktadır.

Birinci ana çerçevenin birinci alt başlığına örnek olarak, anayasada kavramların isabetli kullanılıp kullanılmadığı konusunda “millet”, “halk” ve “toplum” kavramlarını gösterebiliriz. İkinci alt başlığa ise anayasada “millet” kavramının tercih edilmesine rağmen “ulus” kavramının kullanılması verilebilir. İkinci ana çerçeveye, terminolojide “ulus-devlet” ifadesinin yerleşmiş olmasına rağmen “milli-devlet” kavramının sadece ideolojik ve siyasi konumlardan dolayı tercih edilmesi örnek gösterilebilir. Dolayısıyla bu iki ana çerçeve ve alt başlıklarında bir netliğin sağlanması, sadece kavramsal yeknesaklığa değil, aynı zamanda literatürde ve resmi metinlerdeki kavram ve anlam birliğine katkı sağlayacaktır.

“Ulus” kavramı Türkiye’nin hiçbir anayasada tercih edilmemişken ve mevzuatta yer almazken, resmi metinler, resmi söylevler ve mahkeme kararlarında kavramın geçmesi belli sorunlara neden olmaktadır/olacaktır. Diğer yandan ise “milli devlet” denilince millete, “ulus devlet” denilince ulusa ait bir devlet anlaşılıyorsa, bu da genel bir yanılgıdır. Zira modern devletin genel felsefesi ulus-devlet olarak şekillenmiştir. Ulus-devlet bir yönetim biçimidir. Bunun “milli devlet” olarak adlandırılması modern devlet teorisinde bir önem taşımamaktadır. “Ulus-devlet” ne ise, “milli devlet” de odur. Bu kavramların tercih edilmesi sadece siyasi veya ideolojik konumları gösterecektir. Üstelik işin esasına veya mahiyetine etki edecek bir tercih de değildir.

Millet, ulus, halk, toplum, milli, ulusal gibi kavramlar kültürel ve sosyolojik yanları güçlü kavramlardır. Farklı yorumların yapılması, kültürel ve tarihî tercihlerin değişebilmesi, belirlemelerin yapıldığı dönemlerde hâkim olan değer yargılarının yönleri[2] nedeniyle bu kavramları tanımlama süreçleri zorluklar içermektedir. Böyle bir durum ortadayken, mevzuat metinlerindeki kavramlara en azından, lafzî ve şeklî bakımdan özen gösterilmesi önem taşımaktadır. Aksi durumda kavramlar üzerinde lafzî ve şekli mutabakatın bozulması, zaten anlam sahasında var olan belli sorunları daha da ileri taşıyacaktır.

“Millet” ve “milli” kavramları siyaset, hukuk ve fikir hayatında olduğu kadar, gündelik hayatta da çok sık kullanılmaktadır. Kavramların farklı bağlamlara göre kullanılması anlam rotasının değişmesine yol açarken, genel geçer kullanımlarda ise, genel bir dikkat ve özen eksiliği görülmektedir. Günlük hayattan başlayarak devlet ve hukuk sahasında bu kadar yoğun kullanılan ve üzerinde bunca retorik yapılan kavramlar daha fazla özen ve dikkat gerektirmektedir. Daha ötede ise, ülkenin birliği ve bütünlüğü ile birincil derece ilişkilendirilen kavramların bu kadar özensiz ve alelâde kullanılması da bize özgü ilginçliklerden olsa gerek. Retorikler ile özen arasındaki ters orantı gerçekten düşündürücü.

Millet kavramı, hukuk sahasının doğrudan kültür, tarih, sosyoloji ve felsefe ile irtibatını sağlayan önemli simge kavramlardandır. Somut bir hukukî tanımlamanın bulunmaması, hukuk metinlerinde ve anayasalarda, tarih, kültür ve sosyolojinin etkisini artırmaktadır. Tabiiyet veya vatandaşlık kavramı ise net olarak hukukî bir kavramdır. Ancak millet, halk, toplum gibi kavramlar da sosyolojik ve kültürel temelli kavramlardır. Hukukî metinlerde net bir tanımın yer almaması nedeniyle, tâli metinler ve söylemlerle ortaya çıkan çerçeve belirleme çabaları kavramlar üzerinde mutabakatı sağlayamaya yetmemiştir.

Milletin diğer kavramlardan (halk, toplum vb.) farkı –yeri geldikçe değinilecek- kültürel olarak homojen yanının baskınlığıdır. Bu homojenlik belirlemesi, Osmanlı döneminde din üzerinden yapılırken, modernleşme döneminde coğrafya (vatan olarak), dil, kültür gibi diğer faktörlerle yapılmıştır. Farklı ülkelerde ırk, mezhep gibi unsurlar öne çıkmıştır. Genel olarak bu çerçeve belirleme çabası objektif ve sübjektif millet anlayışı olarak iki ana başlık altında ele alınmaktadır. Bu iki tasnif, kültürel değerler ile sosyolojik durumları da içermektedir. Objektif millet anlayışının temelinde net unsurlar bulunur; kan/ırk, dil, din ve kültür birliği objektif anlayışın temelidir. Subjektif millet anlayışında ise, Renan’ın genel olarak çerçevesini belirlediği unsurlar bulunur. Bunlar ortak geçmiş, tarih, ortak hatıra ve idealler; geçmişte bir arada yaşamış olmak, bugün yaşıyor bulunmak ve gelecekte de yaşama isteğidir. Bu bakımdan Renan’a göre, millet bir hissiyat, ruhani bir ilkedir.[3] Modern millet anlayışının bu kısmı devletler açısından önem taşımaktadır. Devletin millet kavramına yüklediği anlamlar ile gündelik hayatta insanların yüklediği anlamlar arasındaki mesafe, ilginç bir şekilde devletinkinin soyutlamalar, toplumun ise somutlaştırmalar içermesinden dolayı açılmaktadır. İnsanlar, milleti kendilerinin dâhil olduğu, müştereklikler ve benzerlikler taşıyan, ortak kültür ve idealleri paylaştıkları topluluk olarak görmektedir. Devlet ise, modern millet teorisindeki geçmiş, bugün ve gelecekteki insan topluluklarını kuşatan, Vedel’in tezi üzerinden ifade etmek gerekirse, geçmiş, bugün ve gelecektekilerin aynı anda parçası ve unsuru oldukları yapı olarak milleti görür. Modern paradigmayı etkileyen Renan’ın tezlerindeki somuta yönelen unsurlar, Vedel bu düşünceleriyle birlikte daha soyut ve hatta sınırları muğlak bir vaziyet kazanır.

Millet kavramının, kültürel ve sosyolojik bir kavram olmasıyla hukukî bir kavram olması arasındaki sınır nerede başlar ve nerede biter? Teziç, hukukî milleti veya milliyeti bir devletin anayasası ve kanunları ile tanımlanan, devletle irtibatlandıran hukukî ve siyasî bağ olarak tanımlarken, millet kavramını vatandaş kavramıyla eşitlemiştir.[4] Böylelikle vatandaş kavramı milletle tanımlanırken, millet kavramı da somut bir hüviyet kazanmaktadır. Millet kavramının soyut homojenlik tasavvuru ve tasarımı ise bu tanım çerçevesinde bir sınır ve çerçeve kazanmaktadır. Zaten, modern millet anlayışının temel sorunlarından birisi de, söylemsel değerinin ve işlevinin somut olmasına rağmen, tanımlama ve somutlaştırma konusunda yetersiz kalınmasıdır. Bir diğer sorun da, homojenlik konusunda ortaya çıkmaktadır. Zira homojenliğin hangi kriter veya kıstasa göre belirleneceği yanında, başka bir muamma daha bulunmaktadır. Kültür, tarih, din, dil, ırk/etnisite gibi zeminler üzerinden belirlenecek kriterler ile bir homojenlik tanımı geliştirmek mümkündür. Buradaki muamma ise, hangi dönemdeki değer yargılarının belirleyici olacağıdır. Yani dönemler arasında değişen değer yargılarından hangisi baskın olacaktır? Bir dönemin değer yargılarını sabitlemek diğer dönemlere ait değer yargılarını yok saymak veya geri ittirmek olacaktır. Burada karşımıza, değişken /göreceli bir değerler sistemi çıkmaktadır; dolayısıyla, modern millet tanımının en azından belirleyici homojenlik kriterlerinin değişken olduğu yönünde bir sonuca varılacaktır. Homojenlik belirlemesi, doğal olarak, bu belirlemenin yapılacağı dönemdeki hâkim zihniyet veya değer yargılarına göre yapılacaktır. Bu bakımdan, modern milletin açmazı, yaygın olarak sübjektif değerleri içeriyor olsa da, genel bir muğlaklık içermesidir. Millet kavramının, vatandaşlıkla yani bir hukukî bağ şeklinde tanımlanması, genel geçer teorilerin merkezinde olmasa da, somutluk ve çerçevesi belli bir hukukîlik içermektedir. Esasında bu anlayışın temeli Osmanlı’nın son dönemlerinde geliştirilen “Osmanlılık” şeklindeki vatandaşlık tanımıdır. Cumhuriyet döneminde, “Osmanlılık” kavramı yerine “Türklük” yerleştirilmiştir.[5]

Türkiye’de millet anlayışında siyasi, kültürel ve ideolojik farklı yaklaşımların yoğun etkisiyle karmaşık bir yapı ortaya çıkmaktadır. Şöyle bir matematiksel denklem karşımıza oluşmaktadır: Her vatandaş milletin parçası olmayabilir; milletin her mensubu da vatandaş olmayabilir. Yine toplumun ve halkın her ferdi milletin ferdi olmayabilir; buna karşın milletin her mensubu da toplum ve halk içerisinde olmayabilir. Yurt dışında bulunan Türk/Türkiye kökenli birisi o ülkenin vatandaşı olduğunda millet mensubiyetinden çıkmış olur mu? Başka bir soru da, bir “yabancı”nın Türk/Türkiye vatandaşı olması onu milletin mensubu yapar mı? Millet ile vatandaşı eşitleyen anlayışın, “milletin” mensubu olmasına rağmen vatandaş olmayan veya tersi bir duruma sahip kişinin durumuyla ilgili bir çözüm sunması ve teori geliştirmesi de gerekmektedir. Benzer bir açmaz da, kimi durumlarda, millet kavramının yerine halk ve toplum kavramlarının ikâme edilmesinde ortaya çıkmaktadır. Oysa halk ve toplum kavramları, coğrafî bir sınırlama ile mukim haldeki bölge insanlarını kapsamaktadır. Dolayısıyla başka bir coğrafyada mukim olan birisi, halkın ve toplumun parçası sayılamayacaktır. Bunların “Türk halkı” veya “Türkiye halkı” çerçevesinde bulunması kavramın kapsama alanından dolayı mümkün olmayacaktır. Halk ve toplum kavramları, territoryal bir temeli içermektedir; coğrafi veya mekânla ilgili bağ insan topluluğunun halk veya toplum olarak adlandırılmasının ilk şartıdır. O halde, yabancı bir ülkede bulunan, o ülke ile vatandaşlık yani hukukî bağ taşıyan veya taşımayan kişilerle ilgili olarak, “milletin mensubu” diyebilecek miyiz? Tam da burada bir “milli kimlik” meselesi gündemimize gelmektedir. O şahsın mensubiyeti milletedir. Burada millet “milli kimlik” olarak tezahür etmektedir ve ilginç bir şekilde somutlaşmaktadır.

Bir diğer cevap bekleyen ve tartışılması gereken konu ise, “bizim millet olmamızı ne sağlıyor” sorusuyla birlikte “bizim vatandaş olmamızı ne sağlıyor” sorusudur. Millet olmamızı sağlayan nedenler ile vatandaş olmamızı sağlayan nedenler aynı mıdır? Pratik faydaları ve somut çerçevesi nedeniyle vatandaşlık kavramını milletle eşitlemek, millet kavramını soyutlamaların dışında bir tarihe sahip olmasına ve süreklilik içermesine rağmen daraltmayı izah etme konusunda –ifade ettiğimiz- belli zorlukları içerecektir. Osmanlı pratiği belki ilk karşılaşmanın da etkisiyle, yeni duruma yönelik olarak tanım, çerçeve ve kimlik üretmeye girişmiştir. 1869 tarihli Tabiiyet-i Osmaniye Kanunnamesi ile 1876 tarihli Kanun-ı Esasi (m. 8) siyasi coğrafyanın netleştirilmesinden dolayı, bu sınırları merkeze alarak bir kimlik tanımı getirmiştir. Osmanlı ülkesi ve vatanı, Osmanlı milleti gibi yeni pratikler devletin sadece merkezîliğe doğru hızla yönelmesi anlamına gelmez, aynı zamanda dünyadaki ve çevre coğrafyalardaki gelişmeler karşısında yeni bir “içtihat” üretme çabası olarak da değerlendirilebilir.

Vatandaşlık somut, pratik ve maddi bir durumken, millet somut yanları olan ama daha çok manevi bir kimlik durumudur. Her iki kavram Türkiye için ifade edersek, modernleşme döneminde toprakların ülkesel vatan haline dönüşmesiyle birlikte, vatan kavramıyla doğrudan irtibatlandırılmıştır. Bu yönde yani territoryal (coğrafi) bir tanımı 1876 Kânun-ı Esâsisinin 8 inci maddesi “Devleti Osmaniye tabiyetinde bulunan efradın cümlesine herkangi din ve meshepten olur ise bila istisna Osmanlı tabir olunur ve osmanlı sıfatı kanunen muayyen olan ahvale göre istihsal ve izae edilir.” şeklinde geliştirmiş; 1924 tarihli Teşkilâtı Esasiye Kanununun 88 inci maddesi ise “Türkiye’de din ve ırk ayırd edilmeksizin vatandaşlık bakımından herkese ‘Türk’ denir.” (Orjinali: “Türkiye ahalisine din ve ırk farkı olmaksızın vatandaşlık itibariyle (Türk) ıtlak olunur.”) şeklinde düzenlenmiştir.[6] 1876 tarihli metinde her ne kadar doğrudan ifade edilmese de, kastedilen Osmanlı sınırları içindeki efrat yani fertlerdir. Yani Osmanlı’nın artık siyasi sınır olarak anlamlandırılmış toprakları üzerindeki halkı kastedilmektedir. 1924 tarihli metinde ise açıktan “Türkiye’de” denilmek suretiyle siyasi sınırlar içindeki herkes kastedilmiştir. Dolayısıyla vatandaşlık bir anlamda doğrudan vatan bağı olarak biçimlendirilmiştir. Bu bağ, 1961 Anayasasıyla artık devletle kurulan hukukî bağa dönüşmüştür: “Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türktür.” (m. 54). 1982 Anayasasının da 66 ıncı maddesinde önceki anayasanın düzenlemesine olduğu gibi yer verilmiştir. 1876 tarihli metin territoryal bir tanımlama olması yanında, vatandaşlığını sınırlarını belirlemiştir ve adını koymuştur. Bu sınırlar herhangi bir din ve mezhep ayrımı yapılmayacağı şeklinde somutlaşmış ve vatandaşlığın adı “Osmanlı” olarak adlandırılmıştır. Yani Osmanlı tabiiyetinde olan herkes “Osmanlı”dır. Cumhuriyet anayasaları da buradan hareket etmiştir. 1924 tarihli metinde de din ve ırk farkı olmaksızın tüm vatandaşların “Türk” olarak adlandırılacağına ve kabul edileceğine yer verilmiştir. 1961 ve 1982 Anayasaları territoryal tanımdan ayrılarak devletle hukukî bağı kabul etmiştir, ki bunda da isabet görünmektedir. Yabancı ülkelerde bulunan, coğrafî sınırlar dışındakilerin vatandaş kabul edilebileceği de böylelikle kabul edilmiştir.

Ortak tarih, kültür, bir ve beraber olma ve olmaya devam etme gibi durumlar milletin soyut ve manevi yapısını görünür kılan unsurlardır. Özellikle kültürel alan bu bağlamda milletin tarihi seyrinin bir aynası olarak ortaya çıkmaktadır. Yine din konusu da milletin (en azından Türkiye için) önemli bir belirleyeni olamaya devam etmiştir. Milletin her bir mensubu kendine mahsus kimlikleri eş zamanlı taşır; bu kimliklerin (coğrafya, din, dil, etnisite, bölge, şehir, köy, mahalle vb.) bir kısmı başka insanlarla kesişerek ortak bir alan oluşturacaktır. Bütün bu hareketlenmeleri sosyolojik tanımlamalar çerçevesine dâhil edip halk ve toplum olarak; hukukî tanımlamalar çerçevesinde de vatandaş/yurttaş olarak nitelendirmek elbette mümkündür ve bu bir tercihtir. Millet kavramı ise, hem modern hem de kadim ve geleneksel anlayışlarıyla, “manevi” yönler taşımaktadır. Bu yanıyla soyutluğun ötesine geçerek manevi bir kimlik halini almaktadır. Manevi kimlik, sosyolojik çerçevede kültürel bir durumun tezahürüdür. Bunun hukukî çerçevede, hiçbir karmaşıklığa mahal bırakmadan formüle edilmesi daha somutlaşmasını sağlayacaktır. Aynı zamanda “milli kimlik”lerin vatandaşlığı aşan bir boyut taşımasından dolayı, ister istemez soyutluklar taşımaya da devam edecektir. Türkiye’de millet kavramının özellikle hukuk ve anayasa sahasında sınırlarının belirsiz olması yanında, yeri geldiğinde vatandaşa, yeri geldiğinde topluma ve halka, yeri geldiğinde ise etnisiteye dönüşmesi manevi yönünü tartışılır hale getirmektedir. Bu somut durumlar dönemlere, ideolojilere ve siyasetin yönüne ve hâkim değer yargılarına göre biçimlenmiş ve ifade edilmiştir. Değişken dinamikler karşısında millet kavramı hem alelâde bir yöne itilmiş, hem de etnik olarak yoğun etki altında kalmıştır.

Türkiye’de “millet” kavramı antropoloji ile sosyoloji arasında bir yerde belirsiz bir zeminde konumlandırılmıştır. Esasında devlet ve Cumhuriyetin ilk yarım yüzyıllık siyasetinin meseleleri de, bunlar üzerinden biçimlenmiştir. Yoğun antropolojik göndermeler ve söylemler, sosyolojik önermeleri geriye iterken, son dönemde tekrar sosyolojiye dönüş yönünde çabalar dikkati çekmektedir. Antropolojik içerikler giderek marjinalleşirken kültürel ve sosyolojik yönler yeniden öne çıkmaktadır. Yeniden müşterekliğin oluşması da bu yolla ve zamanla mümkün olabilecektir.


[1] Mahkeme kararlarına vereceğimiz bu örnek yeterince kavram zorlaması içermektedir:  bkz.: AYM, E.1997/2, (Siyasi Parti Kapatma) K.1999/1, 26/02/1999, § … (https://siyasipartikararlar.anayasa.gov.tr/SP/1999/1/1). Karar, yazım tekniği ve kavram tercihi açısından o derece ileri gitmiş ki, neredeyse tırnak içinde yapılan alıntıları da kapsamına alacak düşüncesi oluşturmaktadır. “Ulus” kavramının vurgulu şekilde öne çıkarılmasıyla, hukukî bir metinde sosyolojik dilin hâkim kılınması yanında ideolojik baskın bir mesaj da gözden kaçmamaktadır.  

[2] Kimi dönemde din, kimi dönemde dil veya başka unsurların öne çıkarılması anlamında ifade edildi.

[3] Renan, Ulus Nedir?, Çev.: Gökçe Yavaş, Pinhan, İstanbul, 2016, s. 50

[4] Erdoğan Teziç, Anayasa Hukuku, 23. Baskı, Beta Yayıncılık, İstanbul, Eylül 2019, s.147.

[5] Bu hususlara ileride detaylı değinmeyi planlıyoruz.

[6] 1924 Teşkilâtı Esasiye Kanununun 88 inci maddesinin ikinci fıkrası Türkiye dışındaki “vatandaşlar/Türkler”le ilgili bir çözüm sunmuştur. Buna göre “Türkiye’de veya hariçte bir Türk babanın sulbünden doğan veyahut Türkiye’de mütemekkin bir ecnebi babanın sulbünden Türkiye’de doğup da memleket dâhilinde ikamet ve sinni rüşte vusulünde resmen Türklüğü ihtiyar eden veyahut Vatandaşlık Kanunu mucibince Türklüğe kabul olunan herkes Türktür. Türklük sıfatı kanunen muayyen olan ahvalde izale edilir.” Burada “Türk” olarak ifade edilenin “vatandaş” olduğu da hatırdan çıkarılmamalıdır.Diğer yandan “ecnebi” ayrımı da ortaya konulmaktadır. Buna rağmen ülke içinde doğup ikâmet edenlerin (“ecnebilerin”) vatandaş olacağı yani Türklüğü kazanacakları düzenlenmiştir.