Modernleşme, Kentleşme Ve Kimlik Gerilimleri Arasında: İdeolojik Toplumdan Üretim Toplumuna Türkiye’de Toplumsal Değişme
- Tarih:
Prof. Dr. Mustafa Orçan ile Söyleşi

Röportajı Yapan: Fatih Necmeddin ALTINTAŞ
Türkiye’de toplumsal değişme tartışmaları çoğu zaman “modernleşme” ve “batılılaşma” kavramlarının birbirinin yerine kullanıldığı, bu yüzden de anlam kaymalarının sıkça yaşandığı bir zeminde ilerliyor. Oysa bu iki kavram arasındaki fark, sadece bir tercih meselesi değil; bir toplumun üretim biçimini, kültürünü, hatta geleceğini belirleyen temel bir ayrıma işaret ediyor.
Bu röportajda Prof. Dr. Mustafa Orçan ile Türkiye’nin uzun erimli toplumsal dönüşümünü, batılılaşma, modernleşme deneyimimizi, kentleşme süreçlerimizi ve bu süreçlerin aile yapısından inanç dünyasına kadar uzanan etkilerini konuşuyoruz. Orçan, “ideolojik toplum” olmaktan “üretim toplumu”na geçişin eşiğinde nerede durduğumuzu sorgularken, özgün kavramlarla Türkiye sosyolojisine katkıda bulunmayı da ihmal etmiyor.
Bu söyleşi, Türkiye’nin toplumsal değişimini yalnızca betimleyen değil, aynı zamanda onu anlamlandıracak özgün kavram ve yaklaşımların peşine düşen bir sosyolojik yolculuk niteliğinde.
“Hocam, Türkiye’de toplumsal değişimi uzun erimli bir perspektiften düşündüğümüzde, belirleyici olan dinamikler nelerdir? Ekonomi mi, kültür mü, yoksa siyasal yapı mı toplumsal değişime sebep olan temel unsurlar?”
Türkiye’deki toplumsal değişimden söz ederken acaba “modernleşme” deyince doğru mu soruyoruz? Çünkü modernleşme ile batılılaşma ayrı şeyler. Birbirinin yerine kullanılan bu kavramları yeniden düşünmek lazım.
Aslında dünyada iki tip çağdaşlaşma türü var. Birincisi, Batılılaşarak çağdaşlaşma. İkincisi, modernleşerek çağdaşlaşma. Bu değişim tarzları birbirinden oldukça farklı. Batılılaşarak çağdaşlaşma, genelde Batı’nın tüketim kültürünü, özellikle kimliğini ve gündelik hayat tarzını alarak çağdaşlaşma biçimidir. Modernleşme ise Batı’nın sadece tüketimini değil, özellikle üretimini merkeze alarak, kendi üretim kaynaklarını modernleştirip yenileyerek yaptığı değişim sürecidir.
Bu açıdan bakıldığında, Türkiye’de uzun süreçli bir modernleşmeden bahsetmek mümkün değil. Modernleşme girişimleri oldu. 1950’lerde Menderes ile birlikte Demokrat Parti döneminde ve 1980’lerde Turgut Özal’la birlikte. İktidarı fazla uzun sürmeyen kısmen Necmettin Erbakan zamanında. Belli bir yol alındı ancak darbelerle birlikte belirleyici olmadı, akamete uğradı. Ama son on, on beş yıllık süreç içerisinde başka ülkelere ciddi anlamda ihraç edecek kadar üretimde bulunup modernleşme evresine önemli ölçüde girdik diyebiliriz.
Maalesef uzun bir süre Türkiye’de traktör fabrikası bile kurulamamış. Oysa asıl üretici olan kitleleri yani tarım ve hayvancılıkla uğraşan kesimleri ayağa kaldırmak lazımdı. Ancak 1950’lerde Marshall Yardımlarıyla birlikte Türk çiftçisinin bir kısmı traktörle tanışmıştır. Marshall yardımlarıyla, tarımda ekilebilir dikilebilir alanlar artmış hububat üretiminde Dünya sıralamasına girilmiştir. Ama hala traktör başka ülkelerden ithal edilmektedir. Bunlara karşın tüketim kültüründe, yaşam tarzında ciddi dönüşümler gerçekleşmeye başlamıştı. Batı’nın giyim kuşam tarzı gibi günümüze kadar uzanan birçok konuda kararlar alınmıştır. Fakat asıl alınması gereken karar olan “üreten toplum olma kararı” kültürel ve siyasal kararlar karşısında çok sınırlı kalmıştır. Ancak 2010’lardan sonra özellikle savunma sanayi başta olmak üzere, gemi üretimi, uzay haberleşme uydusu geliştirme, İHA, SİHA, Togg, otomobil parçaları üretimi ve makine geliştirmede önemli bir süreç başlamıştır.
“Peki ‘toplumsal değişim’ kavramı bu süreçleri açıklamak için yeterli mi? Türkiye’de bir toplumsal değişim olmuş mudur, yoksa başka tanımlar yapma ihtiyacımız mı var?”
Tabii ki toplumsal değişim genel bir tanımlamadır. Hem eksisiyle hem artısıyla biz buna toplumsal değişme diyebiliyoruz. Fakat bu toplumsal değişmenin karakteri nedir diye sorduğumuzda, belki orada bir ayrışma söz konusudur.
Biz ideolojik bir toplum oluşturmaya çalıştık. Özellikle cumhuriyet dönemiyle birlikte. İdeal insan nedir? Cumhuriyet sürecine bakıldığında ideal insan, üreten insan değildir. İdeal insan, ideolojik insandı. Bizi asıl sıkıntıya sokan sebep budur.
O yüzden şunu söyleyebiliriz: Türkiye’deki toplumsal değişimin dinamiği genelde üstten ve tepeden olmuştur, baskı yoluyla olmuştur. Kendiliğinden olmamıştır. Modernleşmede kendiliğindenlik vardır. Eğer siz modern üretim mekanizmalarını, fabrikaları kurarsanız, işçiler çalışır, mühendisler çalışır, personel çalışır bu da kendiliğinden bir değişim getirir. Fakat batılılaşmada ise baskı, yani biraz zorbalık vardır. Modernleşme ister değiş ister değişme der. Çünkü modernizm önüne kattığı herkesi sürükler.
Batılılaşma daha çok duygusaldır, kültüreldir, kimlikseldir ve siyasaldır. Ama modernleşme daha çok ekonomik temellidir. Siyasal boyutu da vardır tabii ki, yönetim biçimi açısından bakıldığında.
Eğer bugüne kadar uygulanan çağdaşlaşma politikaları, atılımlar toplumsal ihtiyaca yönelik olmuş olsaydı, Türkiye şu anda dünyanın 16. ekonomisi değil, ilk yedi ekonomisi içerisinde yer alırdı. Ama demek ki bu modernleşme değil, demek ki batılılaşmadır. Çünkü bu çağdaşlaşma modelinde üretim çok sınırlı. Dolayısıyla Batılılaşmak, var olan kimlik bunalımına sebep olmakta ve insanlarda tam olarak batılı da olmayan bir aradalık oluşturmaktadır. Sonuç olarak bizde görülen durum, üreten bir toplum, üreten bir birey olmak yerine maalesef var olanı da tüketen bir toplum ve birey haline gelmemizdir.
“Peki bu ideoloji toplumu olma durumunun temel kaynağı nedir? Neden üreten bir toplumdan ziyade tüketen bir toplum haline geldik?”
Bunu, 18. yüzyılda gerçekleşen iki devrimle açıklayabiliriz. Bu devrimlerden hangisinin peşinden sizin devletiniz, politikanız koştuysa o tipte insan üretiyorsunuz, o tipte toplum üretiyorsunuz, o tipte devletiniz oluyor demektir.
Bu iki devrim nedir? Birincisi, İngiltere’de Watt’ın 18. yüzyılın başlarında buhar makinesini bulmasıyla gerçekleşen Sanayi Devrimi. İkincisi ise 1789’da gerçekleşen Fransız Devrimidir.
Türkiye, Tanzimat’tan bu tarafa özellikle hangi ülkeden daha fazla etkilendi? Hangi ülkeye biz – Osmanlı ve Cumhuriyet dönemi dahil – yurt dışına öğrenci gönderdik okumak ve tekrar milletine, vatanına dönüp görev yapsın diye? En fazla yurt dışına gönderilen öğrenciler hangi ülkeye gitti? Fransa’ya gitti değil mi.
Şu soruyu soruyoruz: Bu gönderilen öğrencilerin önemli bir kısmı Fransa’ya değil de İngiltere’ye gitmiş olsaydı, Osmanlı acaba nasıl bir Osmanlı olurdu? Ve sonraki süreçte Cumhuriyet devleti nasıl bir devlet olurdu? Bu soru çok kritik bir sorudur. Niye? Çünkü İngiliz Sanayi Devriminin bir diğer adının Üretim Devrimi olmasıdır. Fransız Devrimi ise ideolojilerin doğduğu devrimin adıdır.
O yüzden biz ideolojik Batı devletini örnek aldık, ona değer verdik. Bizler bir insanı değerlendirirken – ister devlet adamı olsun ister bir arkadaş ister bir yoldaş – ilk önce “hangi kimlikte?” diye bakıyoruz, “hangi ürünü veya fikri üretiyor?” diye değil. Bu açıdan bence en kritik soru ve sorun, Türk toplum yapısını, kimliğini, karakterini, geleceğini ve atisini belirleyen en önemli husus bu yaklaşımda yer almaktadır diye düşünüyorum.
Japonya, Malezya, Singapur, Yeni Zelanda, Güney Kore gibi ülkeler hangi devrimi temel aldılar? İngiliz Sanayi Devrimini. Biz hangi devrimi temel aldık? Fransız Devrimini. Dolayısıyla siz mutfağınızda açlığınızı doyurmak için malzeme olarak neyi kullandıysanız, onu yemek durumunda kalıyorsunuz. İdeolojik toplumdan huzur çıkmaz. İdeolojik toplum genelde birbiriyle kavga eden toplum demektir. Bu sözlerimden kimliksiz bir toplum gibi de anlaşılmasın. Tam tersine kimliklere saygı gösterip, burada kavga etmek yerine üreterek birbirimizle yarışmak gerekir. Bunu söylemek istiyorum.
1980 öncesi olaylara bakıldığında, ideolojik olaylara, maalesef aynı semtte oturan, aynı mahallede oturan ve aynı sınıfta olan gençler birbirini kırdı. İnsanlar birbiriyle bu şekilde ideolojik kavga yaparken az önceki ülkelerde – Güney Kore, Malezya gibi – insanlar üretim yapıyordu. Gençler üretimde yarışıyordu. Biz ideolojide kavga ediyorduk. Onlar üretimde yarışıyordu. Asıl mesele, problem bu diye düşünüyorum.
“O zaman şunu mu söylemek istiyorsunuz: Modernleşme Türkiye’de kurumsal bir dönüşüm yaratmadı ama zihniyet dünyasında büyük bir değişim yarattı diyebilir miyiz?”
Yok, kurumsal dönüşümü de gerçekleştirdi. Ama bu istenilen kurumsal dönüşüm mü, ideal kurumsal dönüşüm mü? Onu konuşuyoruz.
“Peki çoklu bir modernlik anlayışı mı var Türkiye’de? Yoksa tek tipli mi?”
Tek tip. İdeolojinin ürettiği tek tip kurumlar, ideolojinin ürettiği tek tip insan, ideolojinin ürettiği tek tip toplum üretildi. O serbestlik, özgürlük ve saygı yok. Düşünsene, 1946 seçimlerinde ne yapılmıştı? Açıktan oy veriyordun, gizli tasnif yapılıyordu. Dünyada eşi benzeri görülmemiş bir şey. Bu nedir? İşte tam da zorla batılılaşma, dayatarak çağdaşlaşmanın adı budur.
Maalesef Fransa’dan kaynaklanan, Fransız Devrimini temel alan bir tek tip modernleşme anlayışı söz konusu. Başkasının yaşam tarzına müsaade etmeyen, çeşitliliğe müsaade etmeyen bir modeldir bu.
“Peki bu süreci göç üzerinden değerlendirelim. Kırdan kente göç sadece ekonomik bir zorunlulukla mı ortaya çıktı, yoksa kültürel bir yeniden yapılanma süreci olarak da mı okunmalı?”
Orada tabii ki ekonomik kaygılar da var, kültür kaygıları da var, eğitim kaygıları da var, sağlık kaygıları da var. Şöyle bir şey: Türkiye’nin maalesef kırsalı, Rusya’nın kırsalı gibi değil. Rusya’nın, Sovyet dönemi Kırgızistan ve Kazakistan gibi yerlerinin köylerine baktığınızda, tiyatro sahneleri bile var. Sağlıkla ilgili imkanlar var. Ama eski Türkiye’deki köyler maalesef bunlardan çok mahrum. Bırakın kültür ve sanatı, ötesinde sağlık imkanları, okul imkanları bile yok.
1920’lerden 1950’ye gelindiğinde Türkiye’nin şehir nüfusu yüzde 24’ten yüzde 25’e yükseliyor. 1950’den sonra beş yıl içinde hızlı bir göç dalgası yaşanarak şehir nüfusu yüzde 29’a çıkıyor. Nüfusun yüzde 71’i kırsalda yaşıyordu. Kır ve kent nüfusu ne zaman yüzde 50-50 oldu, yani yarı yarıya? 1985 ile 1990 arasında. Bu bize ipucu veriyor. Nüfusta kır ve kent dengesinde ne zaman radikal değişme olduysa kent lehine, orada bilin ki modernleşme eğiliminden, kentleşme eğiliminden söz edilebilir. Çünkü bir taraftan tarımda makineleşme artarken köylerde daha az insana ihtiyaç duyuluyor, kentlerde de fabrikalar açılıyordu. Bu iki süreç nüfusu tetikliyor. Bu çok açık bir şey. Fakat buradaki asıl mesele: Kırsaldan gelen insanların öncelikli kaygısı ekonomi, çocukların eğitimi ve yaşam tarzıydı.
“Peki bu insanlar toplumsal bütünleşmeyi güçlendirdi mi, yoksa şehirde yeni eşitsizlik biçimleri mi üretti? Bir ikili yapı mı ortaya çıktı?”
Kırsaldan gelenler gecekondulara, şehrin çeperlerine sığındılar ve orada şehre tutunmaya çalıştılar. Bu süreç içerisinde birinci kuşak ne bulduysa – temizlik işlerinden inşaat işlerine kadar – bunlarla tutundular, bazıları da memur oldu. İkinci kuşakla ama asıl üçüncü kuşakla birlikte şehirleşmeye başladılar. Şehirleşme derken, şehrin imkanlarından yararlanmaya başladılar. Özellikle eğitim imkanlarından, liseyi ve/veya üniversiteyi bitirdikten sonra kente entegre oldular. Özellikle üçüncü kuşakla birlikte kentte karma bir evlilikler zinciri oluştu.
Tabii ki, bu arada kalmışlık var ama biraz daha çekim gücü ilk kuşaklarda kırsala yöneliktir. Onların yaşam tarzına bakıldığında hem ekonomik anlamda hem de hafıza ve bellek anlamında kırsaldan geldikleri için sürekli orayla bağlantı kurmuşlardı. Muhakkak tatillerde, bayramlarda, düğünlerde, vefatlarda köylere koşarlar. Şu anda bile koşarlar. Ama şimdiki kuşaklara bakıldığında bu epey azalmış durumda. Köylerle bağlar belli ölçülerde kalmış.
Ama şu var: Bildikleri kadarıyla Türk kültürünü, biraz daha muhafazakâr yapısını şehirlerde korumaya çalıştılar. Kadınların eğitimi konusunda erkekler kadar hızlı bir hareket söz konusu değildi. O yüzden bazen arada kalmışlık da söz konusu. Gecekonduda yaşadıkları için tam olarak yerli şehirlilere göre içselleştirme süreci olmadı. Belli bir süreçten sonra oldu.
İlk gecekondular Türkiye’de ne zaman görülüyor? 2. Dünya Savaşı bittikten sonra, 1945’lerden sonra. Arttığı dönem ne zamandır? 60’lı yıllardan sonra, 70’lerde, özellikle 80’lerde ciddi bir ivme kazandı. Ve 2000’li yıllardan sonra köylerin içi epey boşaldı, birçok okul kapandı, üretim kaynakları ciddi ölçüde sekteye uğradı.
“Bu süreç aile yapısını nasıl dönüştürdü? Büyükşehirler bu dönüşümün göstergesi mi?”
Büyükşehirler sadece İstanbul, bildiğim kadarıyla Türkiye nüfusunun yüzde 17-20’sine denk geliyor. Ankara’yı da işin içine katarsanız yüzde 30 civarında bir nüfus eder. Diğer büyük metropolleri de işin içine kattığınızda tabii ki daha yüksek oranlar çıkar.
Biz kentleri üçe bölersek – metropoller, orta büyüklükteki kentler ve kırsala yakın çeperdeki kentler – her birindeki değişim birbirinden farklıdır. Üçüncü kategorideki ailede diğerleri kadar pek fazla değişme yoktur. Gençlerde vardır ama oradaki gençlerin aileye ve evlenmeye bakışı sıcaktır. Metropolde ise internet ve sosyal ağlarla birlikte kır ve kent arasındaki farkın ciddi bir şekilde açıldığını düşünebiliriz.
Ailede nasıl bir değişim oldu? Aile ilk önce şekil olarak değişti. Geleneksel ve geniş aileden çok söz edemeyiz. Bakmakla yükümlü olduğu büyükler olabiliyor ama onlara bile şu anda bakılamıyor. Kentte çekirdek aile maalesef kendi büyüklerine bakamıyor ve bu durum ailede ciddi bir kriz oluşturabiliyor; kardeşler arasında, aile içerisinde, yaşlı insanların, hasta insanların nasıl bakılacağı ve kimin bakacağı konusunda önemli krizler yaşanabiliyor.
Diğer taraftan aile ilişkileri bakımından eskiye oranla bağlarda bazı zedelenmeler olmuş olsa da Batı ailelerine göre bakıldığında yine hala belli ölçülerde geleneklerimizi devam ettirdiğimizi düşünüyorum. Bir vefat olduğunda, bayramda seyranda, düğün olduğunda insanlar birbirini görmese bile arar, sorar. Eskisi kadar olmasa da Batı’yla karşılaştırdığımızda geleneklerimizi, değerlerimizi koruduğumuzu düşünüyorum.
Ama evlenme oranlarında, doğum oranlarında çok ciddi tehlike adına sinyaller var. Şu anda evlenme yaşı erkeklerde 28, kadınlarda 26. 2025 yılı için doğum oranı 1.48’e kadar düşmüş durumda. Bu oran Fransa’dan daha düşük, Fransa’da 2025 yılı için 1.58. İsrail’de ise 2’nin üzerinde. Bu çok iyi bir gidişat değil. Ailemiz, nüfusumuz ve geleceğimiz ciddi tehlike içerisinde. Varlığımızı ve değerlerimizi kiminle yürüteceksiniz?
Türkiye’deki önemli diğer bir tehlikelerden biri aşırı derecede bireyselleşmenin artmasıdır. Bunda temel faktör nedir? Dengesiz, düzensiz ve rastgele kentleşmemizdir. Özellikle konut tipinde yaşanan değişiklikle mahalleden site eksenine geçmekle birlikte aile yapımızdaki değişikliklerin bunlarla da ilişkili olduğunu düşünüyorum. Topraktan koptuk, çevreden koptuk, doğadan koptuk. Gençler evlenmeyi artık bir yük olarak görmeye başladı. Özgürlük, rahatlık deniliyor ama bu özgürlükler sahte özgürlüklerdir. Fakat bireysel özgürlük gibi görünüyor. Bu insanlar aile karşısında kendini evlenmeyerek, çocuk yapmayarak özgür olduğunu sanıyor. Ama ne oluyor? Kapitalist sistemin kuklaları oluyorlar.
“O zaman şunu diyebilir miyiz: Geleneksel değerleri koruma çabası ile modern yaşam biçimi arasında topluma zarar veren bir gerilim mi oluştu?”
Aslında en önemli gerilim kuşaklar arasında oluştu denilebilir. Yaşlılar biraz daha geleneksel bakmak istiyor hayata, gençler ise popüler kültürden, küresel kültürden hareketle hayata çok farklı bakıyor. Bu farklı bakış, işin doğrusu çok yanlış değil. Bu hayatın kendi akışı içerisinde, doğal akışı içerisinde olan bir şey.
Fakat asıl mesele, yeni kuşaklar içerisinde geleneği ya da var olan bu hayatı sürdürebilecek yeni kuşakların azalması. Şu anda insanlar çalıştıracak insan bulamıyor. Yurtdışından işçi almaya başladık, tıpkı Avrupa gibi. Bir taraftan da buna karşı milliyetçilik artıyor, bizde de Avrupa’daki gibi. Niye? Çünkü var olan yerli insanlar diyor ki: “Ben 30 liraya çalışmam.” Göçmen şahıs diyor ki: “Ben 15-20 liraya da çalışırım. Çünkü 3-4 kişilik nüfus var.” Bu da fiyatları düşürüyor. Böyle bir durum söz konusu.
“Modernleşme sürecinin din üzerindeki etkisini nasıl değerlendiriyorsunuz? İnsanları sekülerleşirdi mi, yoksa yeni bir dindarlık biçimi mi ortaya çıkardı?”
Evet modernleşme insanları formatlıyor. Ama öyle bir genelleme yapamayız, kişiye göre, gruba göre değişebilir. Modernleşme dediğimiz şey, kendisine direneni dahi önüne katarak sürükleyerek değiştirdiği şeyin adıdır. Onun için Sanayi ya da Modernleşme Devrimi diyoruz. Bazı bireyler, toplumlar ve devletler bunu bilinçli bir şekilde yapıyor. Bazıları ise bu süreci kendi haline bırakmış durumda.
Modernleşme, dini yapıları kesinlikle çok ciddi etkiliyor. İnsanların yaşam tarzını ciddi etkiliyor. Bazen melez desenler oluşuyor. Melez bir din anlayışı oluyor. Bazıları daha geleneğe yakın, bazıları ise biraz daha farklı kaynaklardan alarak bir çeşitlilik yaşıyor. Bazıları – ki bunlar çok elitist bir kesim –artık tamamen dinin kurallarını bile var olan kapitalist düzen içerisinde değiştirme eğiliminde. Tehlikeli olan budur. Böyle bir azınlık grup, bazı entelektüeller de var. Dinin de artık sekülerleşmesi ve yeni sürece dahil olması gerektiğini düşünüyor.
Ama ben şunu söyleyeyim: Tam tersine, eğer dinin, özellikle İslam’ın sunmuş olduğu imkanlara değer verilirse işin rengi değişir. Kapitalist sistem karşısında birey bir zerredir, bir kum tanesidir. Sanıldığı ve denildiği kadar hakkınızı pek arayamazsınız. Doğru düzgün hakkınızı savunamıyorsunuz. Kapitalist sistemde hâkim güç nedir? Devlet mi? Bazen, ama çoğu zaman küresel sermaye sahipleri ya da firmalarıdır. Önceden devlet vardı, ama şimdilerde artık devletler de bu kapitalistler tarafından ciddi ölçüde kendi lehlerine zayıflatıldılar.
Kendisinin özgür olduğunu zanneden bireyler, aslında akvaryumun içinde olduğunu bilmiyorlar. Sen akvaryumun içerisindeki balık kadar özgürsün. Oysa din özgürleştiricidir, Aliya İzzetbegoviç’in dediği gibi. Eğer siz tam olarak sadece Allah’a inanırsanız, dünyadaki bütün o tanrısallaşmış düşüncelerin, fikir adamlarının, siyasal yapıların ve liderlerin hepsini özgürce eleştirebiliyorsunuz. Ama din zayıfladıkça, insanlar sahte özgürlükler içerisinde dolaşıyor. Gerçek bir özgürlük değil. Tanrı yoksa özgürlük yoktur, Aliya İzzetbegoviç’in demek istediği budur. Kapitalist sistemde tanrının yerine geçmeye çalışan sahte bir tanrısallaşma söz konusu. Her şeyinize müdahale edebiliyor, kontrol altında tutabiliyor. Kameralardan telefonlarınıza kadar her yer denetleniyor.
“Kentleşme modellerimiz dini pratikleri zayıflattı mı, yoksa daha örgütlü ve görünür hale mi getirdi?”
Şu anda insanlar hala dini duyarlılıkla, ahlaki duyarlılıkla, belli değerlerle komşusunu seçmeye çalışıyor. Ama ekonomik olarak daha uygunsa ya da sınıfına daha uygunsa orayı daha fazla tercih edebiliyor. Anadolu’nun belli yörelerinden, şehirlerinden gelen insanlar belli yerlerde kümeleniyorlar. Mesela Pursaklar’da genelde Çankırılılar vardır. Mamak bölgesinde Yozgatlılar, Çorumlular. Böyle bir öbeklenme var.
Bu biraz tutunma çabası, kendi yaşam tarzına uygun insanlarla birlikte kalma eğilimi. Şu anda siz bir yerden ev almak isteseniz neye bakıyorsunuz? “Evet, bu bina güzel, daire güzel, beğendim. Acaba komşuları kimler?” diye bakıyorsunuz. Ama diğer taraftan şöyle bir şey de var: Bir yere gidiyorsunuz, “etraf belki istediğiniz gibi değil ama ben böyle bir özellikte daireye başka yerde sahip olamam” diyorsunuz. O yüzden tam olarak katı kurallar yok gibi. Esnemiş durumda. Buna dikkat edenler var ama artık ekonomik arayışlar, dini arayışlardan sanki biraz daha önde gibi. Bir de eskisi kadar insanlar çok ideolojik değil. 80’ler, 90’lardaki gibi ideolojik değil. 2000’li yıllardan sonra özellikle genç kuşağı düşünecek olursanız, herkes bireyselleştiği için “benim onunla işim yok” diyor. Sonuçta dairemden sabah çıkacağım, akşam daireme geleceğim diye bakıyor. Komşuyla pek işim olmaz diye düşünüyorlar.
“Türkiye’de dindarlık bireyselleşen bir alan mı oldu, yoksa daha çok kolektif kimlik üretmeye mi devam ediyor?”
Belli cemaatler üzerinde kolektif kimlikler sürdürülmeye çalışılıyor. İnsanlar kendini belli bir yere kabul ettirebilmek için dernekler ve vakıflara dahil olabiliyorlar. Dini yapılara ve cemaatlere karşı, 15 Temmuz ve FETÖ olayından sonra maalesef toplum içinde çok ciddi bir güvensizlik oluşturuldu. Özellikle genç kuşaklarda bunu rahatlıkla görebiliyoruz. Bu bizim çok kötü bir deneyimimiz oldu. 15 Temmuz’da hamdolsun halk sokaklara indi ve onlar başarılı olamadı ama maalesef belli ölçülerde olumsuz sonuçları oldu. İnsanlar arasında ciddi ölçüde güven sorunu ortaya çıktı. Önceden çok rahat arkadaşınıza, akrabanıza referans oluyordunuz ama şimdi kendi arkadaşın bile olsa “ben bunun 10 yılına kadar kefilim, ondan sonrasını bilmiyorum” diyebiliyorsunuz. Bu yüzden FETÖ olayı ciddi bir güven kaybına neden oldu.
“İnanç ile modern yaşam arasında kurduğumuz bu ilişki bir gerilim hattı mı oluşturuyor, yoksa başka bir sentez arayışı mı var?”
Aile ve başka insanlarla birlikte genç kuşaklara karşı bazen sert üslup kullanılınca gerilim olabiliyor. Ama bu insanlar bile belli bir noktadan sonra inanç konusunda kendi hallerine bırakıldığında, inancın çok kıymetli ve değerli bir şey olduğunu anlıyor. Buna müsaade etmek lazım. İnanan insanın psikolojisiyle inanmayan insanın psikolojisi, krizler karşısındaki tavırları birbirinden oldukça farklıdır.
Genç kuşaklar içerisinde 20-30’lu yaşlarda inanca karşı biraz daha mesafeli gibi durulur, ancak 35-40’lı yaşlardan sonra tekrar kendi değerlerine, fabrika ayarlarına kısmen dönebileceklerini düşünüyorum. Eğer aile çok baskı yapıyorsa gerilim devam edebilir. Ama kendi haline, özellikle arayış içerisine bırakırsanız, belli bir noktadan sonra değerini anlayabiliyorlar.
Bizim gençlerin biliyorsunuz çok heveskar bir yurtdışı meselesi var. Hemen şunu söyleyeyim, keşke yurtdışına çıksalar da Türkiye’nin ve Türk toplumunun değerini daha da anlasalar. Yurt dışı görmüş, özellikle 2015-20’lerden sonra Avrupa’yı veya Batı’yı görmüş insanlar, orada artık kendi dışındaki kimliklere ve insanlara çok sert şekilde bakıldığını, kendilerine ayrımcılık yapıldığını biliyor. O yüzden bu genç arkadaşlar, keşke yurtdışına gidip en az 3-6 ay yaşayıp kendi toplumlarıyla karşılaştırabilseler, değerlendirebilseler. Tekrar kendi değerlerine, fabrika ayarlarına döneceklerini düşünüyorum.
“Türkiye’de toplumsal değişim tartışmaları sizce yeterince kuramsallaştırılıyor mu? Bu alanda çalışılıyor mu, yoksa daha çok betimleyici düzeyde mi kalıyor?”
İşin doğrusu orada çok ciddi sorunlarımız var. Bizim yaşanmışlıklarımızın kavram ve kuramlarını geliştirmemiz gerekiyor. Bizim toplum tipimiz, yaşam tarzımız Batı’dan çok farklı. Ama biz kendi toplumumuzun bilimsel anlamdaki değerlendirmelerinde genelde Batı kavram ve kuramlarını kullanıyoruz. Bu bizim en büyük handikabımız. Türkiye’de bilim ve bilimsel taklitçilik dediğimiz şey budur. Buna akademik taklitçilik de diyebiliriz.
Bu taklitçiliğin ötesine geçmek gerekiyor. Peki o nasıl olabilir? Cumhuriyet öncesi toplum yapımızı incelemekten geçer. Osmanlı, Selçuklu ve diğer bütün yapıları… Bir sosyolog olarak eğer biz Osmanlı arşivlerine giremezsek, oradaki defterlere, nizamlara bakmazsak ve oradaki toplum yapısının çok farklı olduğunu görmezsek ve onlardan kavram üretemezsek, aynı şekilde taklitçiliğe devam edeceğiz demektir.
“Yani yerli sosyoloji tartışmalarını bu bağlamda olumlu gördüğünüzü söyleyebilir miyiz?”
Kesinlikle, olması gerekiyor. İlle de yerli sosyolojiyi inşa edelim kaygısıyla değil, asıl kendi toplum yapımız neyi ihtiyaç görüyorsa o alanda yeni ve özgün kendi kavram ve kuramlarımızı geliştirmeliyiz. Doktora tezimde ilk kez “kırsal metropolleşme” terimini ürettim ve kullandım. İstanbul’da, Ankara’da ya da başka bir kentte mesela bir gökdelenin dibinde bir gecekondu evinin bulunması gibi. Bu konutta oturanın biri lisans mezunu, diğeri belki okuma yazma bile bilmiyor. Bir tanesi son model arabayla geliyor, diğeri gecekondu evinde tavuk yetiştiriyor, inek yetiştiriyor. Bütün zıtlıklar iç içe.
Bir gece kulübü vardı, duvarı bir gecekondu evinin üstüne düştü, orada birkaç kişi vefat etti. Şimdi düşündüğünüzde, o gece kulübüne gelen bir kişinin bir gecelik harcaması, belki o gecekonduda hayatını kaybeden insanın bir yıllık gelirine bedeldi. İşte bütün bu zıtlıkları anlatan bir kavramdır “kırsal metropolleşme”. Buna “kırsal kentleşme” de diyebiliriz. Belli bir süre bunu yaşadık. Hala onun etkisi söz konusu. Biz maalesef bütün bu zıtlıkları bir arada yaşıyoruz. Batı’da ve kısmen Rusya’da bu kadar zıtlığı pek göremiyoruz. Bir dengesizlik söz konusu. Uçlarda yaşıyoruz maalesef.
“Yani batı sosyolojinin ortaya koyduğu kavramlarla Türkiye sosyolojisini açıklamak çok zor. O yüzden yerli kavramlara mı ihtiyaç var?”
Evet, kesinlikle.
Bu yüzden söyleşimizin teması olan batılılaşmayla ilgili de yeni bir kavram üretmeye çalıştık. “Alamerikanlaşma” kavramı gibi. 1950 Marshall Yardımları ile birlikte Türkiye’de ve gündelik hayatımızda “Alamerikanlaşma” eğilimi başlamıştır. Bu terimi de ilk kez akademide 2008 yılında kullandık. Bundan önce hangi kavramlar ve dönemler vardı? Sosyo-kültürel değişmeyi hangi terimlerle karşılıyorduk? Alaturka ve Alafranga ile.
Dolayısıyla bizim çağdaşlaşmamız ve batılılaşmamız coğrafya değiştirdi ve kendi içerisinde iki süreci vardır: Birincisi Tanzimat’tan 1945 Marshall Yardımlarına kadar olan süreç. Buna ne diyoruz? Alafranga ya da Frenkleşme dönemi. İkincisi ise Marshall Yardımlarından sonra Amerika ile kurmuş olduğumuz süreç. Sonrasında biz Avrupa kıtasından etkilenmeyi bıraktık, kıta değiştirdik, bu defa deyim yerindeyse Amerikan kültüründen otlandık. Bunun için kendi toplumumuzu araştırdıkça, bilim pazarı raflarında hazır bulunan Batılı kavramların kifayetsiz kaldığını görüp yeni kavram ve kuramlar üretebiliriz ve üretmeliyiz.
“Sosyoloji dediğimiz dal sadece analiz eden bir disiplin mi, yoksa aynı zamanda yön veren bir disiplin mi?”
Her ikisi de. Ama tarihten günümüze baktığımızda yön veren disiplin olarak daha fazla ön plana çıkıyor. Türkiye’nin tarihine bakıldığında, özellikle Avrupa’nın tarihine bakıldığında, sosyolojiye kesinlikle bir misyon yükleniyor. Mesela Auguste Comte, 1853 yılında Mustafa Reşit Paşa’ya mektup yolluyor. Osmanlı’ya niye yolluyor? Mustafa Reşit Paşa bir bilim adamı mı? Hayır. Bir politikacı evet, Tanzimat’ı gerçekleştiren bir sadrazam. Akademik ya da bilimsel bir kaygı varsa, İstanbul’daki Darülfünun hocasına değil de niye ona yolluyor? Demek ki sosyolojiye bir misyon yüklenmiş. Ve toplumsal buhranı, Avrupa’daki ve dünyanın diğer yerlerinde yaşanan kargaşayı giderecek bir bilim dalı olarak görülüyor.
Osmanlı sosyolojiyi nasıl görüyor? Osmanlı, kendi çöküşünü engelleyici bir bilim dalı olarak görüyor. Ziya Gökalp’e bakıldığında, Osmanlı bu kadar buhran içerisindeyken, çok milletli bir toplum içerisinde “biz ne yapabiliriz?” sorusuna cevap arıyor. Sosyoloji bir kurtarıcı olabilir mi diye düşünülüyor. Türk aydınlarının belli noktalarda böyle düşündüğünü görebiliyoruz. Onun için Mustafa Kemal ne diyor? “Benim fiziki babam Ali Rıza Bey, ama fikir babam Ziya Gökalp’tir.” Ziya Gökalp’in “Türkleşmek, İslamlaşmak, Muasırlaşmak” diye bir üçlemesi vardı. Maalesef onun sadece bir tanesine çok önem verilmiş, diğerleri göz ardı edilmiştir. O da değindiğimiz gibi batılılaşma bağlamında.
“Hocam son bir soruyla söyleşimizi tamamlayalım, müsaadenizle. Bugün Türkiye toplumunu tek bir kavramla tanımlamanız gerekirse bu kavram ne olurdu ve neden?”
Tek bir kavramla açıklanamaz.
“Biraz önce kentleşme ve toplumsal değişmeden söz ederken zıtlıklar, dengesizlikler ve uçlar toplumu gibi kavramlar kullanmıştınız.”
Evet ama şu var: Bu sorunuzu biraz toplum ve siyaset ilişkisine girerek açıklayalım. Devletle toplum arasındaki gerginlikten ortaya çıkan bir uçlaşma, uçlarda yer alma halimiz de var. Ne zaman ki toplum ve devlet yöneticileri, özellikle uygulanan politikalarla yakınlaşınca, o zaman daha huzurlu bir toplum olmuş. Ne zaman ki devlet ve millet arasında bu değerler ekseninde ve uygulanan politikalar arasında ciddi farklılıklar olunca, çok ciddi gerginlikler de beraberinde gelmiştir.
Biz başka alemleri unutup kendi sorunlarımızla baş başa kalmışız, kendi içimizde birbirimizle boğuşmuşuz. Ama diğer taraftan diğer ülkeler, özellikle Uzak Doğu ülkeleri, toplumla birlikte hareket ederek modernleşmiştir. Bizim temel problemimiz bu.
“Bize vakit ayırdığınız için teşekkürler hocam, sağ olun.”
Rica ederim.
Prof. Dr. Mustafa ORÇAN Kimdir?
İlk ve orta öğrenimini memleketi K. Maraş’ta, lisansını Hacettepe Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sosyoloji Bölümünde, lisansüstü eğitimini Kırıkkale Üniversitesinde ve İstanbul Üniversitesinde tamamlamış ve aynı Üniversitelerde araştırma görevlisi olarak çalışmıştır.
Kırıkkale Üniversitesinden sonra Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Sosyoloji Bölümüne geçmiş, bölümün kuruculuğunu yapmış, Dekan Yardımcılığı ve Rektör Yardımcılığı gibi görevlerde bulunmuş ve halen bu üniversitede çalışmaktadır.
Yurt dışı deneyimi olarak Hoca Ahmet Yesevi Uluslararası Türk-Kazak Üniversitesinde misafir öğretim üyesi olarak; Kırgızistan Türkiye Manas Üniversitesinde ise beş yıl çalışmış, Bölüm Başkanı, Sosyal Bilimler Enstitüsü Müdürü ve Rektör Yardımcısı olarak görevlerinde bulunmuş, ülkede 3. sosyoloji doktorasının açılmasına öncülük etmiştir.
Türkiye Yazarlar Birliği Genel Merkezinde Yönetim Kurulu Üyeliği yapmış, halen TYB Vakfın Mütevelli Üyesidir ve yeni kurulan D. Mehmet Doğan Araştırma Merkezi Başkanlığını yürütmektedir.
Çalışma alanları: Kültür ve Medeniyet, Sosyo-Kültürel Değişme, Aile, Şehir ve Şehirleşme, Türk ve İslam Düşüncesi ve Düşünürleri, Günümüz Türk Dünyası ve Tüketim Kültürü üzerine çalışmalar yapmıştır.
TÜBİTAK, Avrupa Birliği, Yurt Dışı Türkler ve Akraba Toplulukları Başkanlığı, TOKİ, Ulaştırma Bakanlığı, Diyanet İşleri Başkanlığı, TÜBA, KT Manas Üniversitesi gibi kuruluşlarda yapılan projelerde yürütücü, danışman ya da araştırmacı olarak görev almıştır.
Ulusal ve Uluslararası Programlarda Koordinatörlükleri ve/veya Yürütücülükleri
- Milletlerarası D. Mehmet Doğan Bilgi Şöleni (2025) Ankara Valiliği, TYB, ASBÜ, Memur-Sen, Eğitim Bir Sen, MAİ Vakfı ile birlikte.
- Doğumunun 100. Yılında Aliya İzzetbegoviç (2025) TBMM ve AYBÜ ile birlikte,
- İstiklal Marşının 100. Yıl Dönümü, Türk Devletlerinin Bağımsızlığının 30 Yıl Dönümü Anısına Türk Devletleri Uluslararası Bilim Şöleni (2021) Kırgızistan Türkiye Manas Üniversitesi ile birlikte,
- Prof. Dr. Fuat Sezgin Yılı Anısına Uluslararası Orta Asya Âlimlerinin Dünya Bilimine Katkısı (2019), KT Manas Üniversitesi ve Oş Devlet Üniversitesi ile birlikte,
- Milletlerarası Şehir Tarihi Kongresi (2017), III. Ahlak Şurası: Eğitim ve Ahlak Şurası (2014) TYB ve Eğitim Birsen ile birlikte,
- 21. Yüzyıl Çocuk Eğitimi Zirvesi (2013) AYBÜ, MEB ve Aile Sosyal Politikalar Bakanlığı ile birlikte.
Kitap ve Dergilerden bazıları
Türkiye’de Kentsel Dönüşüm (ed. Olarak, Y. Aydın ile birlikte)
Osmanlıdan Günümüze Türk Tüketim Kültürü
Kır ve Kent Hayatında Kadın Profili
Bilgemiz Aliya Hece Dergisi Aliya İzzetbegoviç Özel Sayısı Ocak 2016. (G. Yayın Yönetmeni R. Özdenören, Editör olarak M. Orçan, R. Ademi, M. Balcı ile birlikte)
Çok sayıda milli ve milletlerarası makaleleri ve bildirileri bulunmaktadır.




