Picture of Mazlum Ar
Mazlum Ar

Modern Çağda Müşterek Yaşamın Çözülüşü ve Kültürel Çürüme

A+ A-

İnsanlığın varoluşsal serüveni bir arada yaşama istenci ve pratiğiyle paralel olarak geçekleşmiştir. Fakat zamanın ve mekânın değişen koşullarına bağlı olarak ilk çağlarda mikro ölçekte homojen aidiyetler üzerinden gelişen bir arada olma hali orta çağda mezzo boyutta farklı kültürel edimlere dayalı saikler üzerinden şekillenmiştir. Günümüzde ise küresel akışların etkisiyle makro bağlama evrilerek olağanüstü derecede akışkan bir vaziyet almıştır. Artan hareketlilik ile birlikte var olmanın anlamının da değişime uğradığı bu tekamülde bireyden topluluğa ve topluma geçişte inşa edilen coğrafyalar/mekanlar, gündelik yaşam pratikleri, kültürel üretimler, aidiyetler ve duygulanımlar dönüşerek birey, topluluk ve toplum arasında inşa edilen “müşterek yaşamları” yitime uğratmıştır. Keza müşterek var olma halinin içkinliği ile varoluşunu sağlayan, sürdüren ve aktaran insanlığın bu temel edimden yoksun kalması ya da kalmaya başlaması çağımızın anakronik sorunu olarak beliren kültürel çürümenin, çöküşün ve bağlı olarak ortaya çıkan yersizleşmenin ve duygusuzlaşmanın temel gerekçesi olarak belirmiştir. Peki müşterek var olma halinin çözülmesi neden bu kadar önemli bir vaziyet almaktadır? Bu sorunun cevabı müşterek olmaklığın anlamında ve bağlamında yatmaktadır.

Müşterek (yaşam) olma hali, sosyolojiden psikolojiye felsefeden coğrafyaya kadar disiplinler arası bir temayüze sahiptir. Zira algıdan, epistemolojik inşaya, toplumdan iktisadi işleyişe kadar her disiplin bilgi kuramsal temellerine dayanarak müşterek formun farklı boyutlarını ele almaktadır. Öyle ki iktisadi dönüşümün toplumsal yaşam pratiğine ya da militarist ideolojik çatışmanın sosyolojik birlikteliğe etkisi insanlığın birikerek inşa ettiği müşterek varlıklarının değişimine neden olabilmektedir. Tabii olarak müşterek yaşamın en önemli veçhesi ise bireyin gerçekliğini anlamlandırdığı fiziksel mekân yani coğrafyanın kendisi olmaktadır. Müşterek coğrafya olarak temalaşan bu temel form aynı zamanda bireyin ve toplumun yalnızca üzerinde yaşadığı nesnel bir yüzey değil ortak kullanılan, üretilen, yönetilen, anlamlandırılan ve zaman içerisinde dönüşen sosyal bir alan hüviyeti kazanmaktadır. Mülkiyet ilişkilerinin ötesinde kullanım ve anlamlandırma niteliğinin büyük ölçüde kültürel doğallığa dayandığı bu müşterek coğrafyalar ayrıca toplumsal ve kültürel heterojenliğin zemininde bir ilişki, süreç olarak işlevsel olmaktadır. Müştereklik bu anlamıyla başlangıçta insanın varoluşsal niteliği içerisinde doğal olarak beliren bir birliktelik biçimi olarak düşünülebilir.

İnsan, varlığını sürdürebilmek için diğerleriyle ilişki kurmaya, kaynakları paylaşmaya, mekânı birlikte kullanmaya ve deneyimlerini aktarmaya ihtiyaç duymuştur. Dolayısıyla müştereklik, insan topluluklarının henüz kurumsal, hukuki ve siyasal sınırlarla ayrışmadığı dönemlerde yaşamın olağan bir parçası olarak ortaya çıkmıştır. Ancak zaman içerisinde mülkiyet ilişkileri, siyasal örgütlenmeler, ekonomik farklılaşmalar ve toplumsal hiyerarşiler geliştikçe müşterek olanın doğal niteliği giderek yerini üretilen, düzenlenen ve müzakere edilen bir müştereklik biçimine bırakmıştır. Böylece müştereklik, başlangıçtaki doğal birliktelik halinden farklı olarak tarihsel süreç içerisinde korunması, yeniden üretilmesi ve aktarılması gereken toplumsal bir pratiğe dönüşmüştür. Bu dönüşüm aynı zamanda müşterekliğin neden yalnızca “ortak olma” değil, birlikte var olmayı sürekli olarak yeniden kurma meselesi olduğunu da ortaya koymaktadır.

Bu noktada müşterek ile ortaklık ve kamusal alan/mekân arasındaki ayrımın belirginleştirilmesi gerekmektedir. Zira ortak, müşterek ve kamusal kavramları gündelik kullanımda birbirine yakın anlamlar taşısa da farklı toplumsal ve mekânsal ilişki biçimlerine işaret etmektedir. Ortaklık, birden fazla öznenin belirli bir değer, amaç, kaynak, kullanım ya da deneyim etrafında kesişmesini ifade ederken; müştereklik, bu kesişmenin ötesinde birlikte var olma, üretme, kullanma, anlamlandırma ve yeniden üretme süreçleriyle kurulan ilişkisel zemine karşılık gelmektedir. Bu nedenle ortaklık bir birlikteliğin varlığına, müştereklik ise bu birlikteliğin sürekli olarak üretilmesine işaret etmektedir. Benzer biçimde kamusal alan, belirli ölçülerde herkesin erişimine ve kullanımına açık, hukuki ve yönetsel statüsü tanımlanmış mekânları ifade etmektedir. Bu anlamda kamusal alanı bir tür “ortaklık alanı” olarak değerlendirmek mümkün olsa da kamusal olanın erişilebilirliği ile müşterek olanın ilişkisel niteliği aynı değildir. Bir meydanın, parkın veya caddenin herkesin kullanımına açık olması onu kendiliğinden müşterek kılmaz. Kamusallık daha çok erişim ve kullanım hakkı, müştereklik ise katılım, sorumluluk, müzakere, üretim ve anlamlandırma üzerinden şekillenmektedir. Dolayısıyla kamusal mekân müşterekliğin ortaya çıkabileceği bir zemin olabilir ancak müşterek coğrafya, bu zeminin farklı özneler tarafından birlikte üretilmesi, sahiplenilmesi ve anlamlandırılmasıyla oluşmaktadır. Bu çerçevede müştereklik ne yalnızca özel mülkiyetin karşıtı ne de kamusal alanın genişletilmiş bir biçimidir. Özel ve kamusal arasındaki ikili ayrımın ötesinde, farklı öznelerin mekânı birlikte var ettikleri ilişkisel bir oluş halidir. Bu nedenle müşterek coğrafya açısından belirleyici soru “mekân kime ait?” olmaktan ziyade “mekân kimler tarafından, nasıl ve hangi ilişkiler içerisinde birlikte üretiliyor?” sorusudur. Böylece aynı mekânı kullanmak ortaklık, aynı mekânda birlikte var olmak ve onu birlikte üretmek ise müştereklik olarak ayrışmaktadır.

Müşterekliğin doğal bir varoluş biçiminden toplumsal olarak üretilen bir ilişkiye dönüşmesinin en belirgin kırılmalarından biri modern dönemde, özellikle Batı’da sanayileşme ve kentleşmenin birlikte ilerlediği süreçte ortaya çıkmıştır. Sanayi kapitalizminin üretim ilişkilerini dönüştürmesiyle birlikte kent, yalnızca nüfusun yoğunlaştığı bir yerleşme formu olmaktan çıkarak emek, sermaye, tüketim ve dolaşım ilişkilerinin yeniden örgütlendiği bir mekânsal düzene dönüşmüştür. Bu dönüşüm, geleneksel mahalle, sokak, meydan ve gündelik yaşam pratikleri içerisinde üretilen müşterek mekânların çözülmesini de beraberinde getirmiştir. Mekânın giderek metalaşması, bireysel mülkiyetin ve ekonomik rasyonalitenin gündelik yaşam üzerindeki belirleyiciliğinin artması, insanların mekânla kurduğu ilişkinin ortak üretim ve kullanım ekseninden tüketim ve sahiplik eksenine kaymasına neden olmuştur. Böylelikle kent, birlikte yaşamanın müşterek zeminlerini üreten bir yaşam alanı olmaktan giderek uzaklaşırken, toplumsal ilişkilerin parçalandığı, mekânsal karşılaşmaların zayıfladığı, bireysel yalnızlaşmanın, yersizleşmenin temel gerçeklik olarak belirdiği ve kültürel sürekliliğin aşındığı bir forma evrilmiştir. Bu süreç yalnızca mekânsal bir dönüşüm değil, aynı zamanda kültürel ve sosyal bir çözülme olarak da okunmalıdır. Zira müşterek mekânlar, gündelik yaşamın yalnızca gerçekleştiği yüzeyler olmayıp toplumsal normların üretildiği, davranışların denetlendiği, kültürel pratiklerin aktarıldığı ve kuşaklar arasında sürekliliğin sağlandığı toplumsal üretim alanlarıdır. Müşterek mekânların çözülmesiyle birlikte bu mekânlarda gerçekleşen karşılaşmalar, gündelik denetim biçimleri, dayanışma ilişkileri ve kültürel aktarım mekanizmaları da zayıflamaktadır. Böylece kültürel yozlaşma ya da çürüme yalnızca değerlerin değişmesiyle açıklanabilecek bir durum olmaktan çıkarak, bu değerleri üreten ve sürdüren mekânsal-toplumsal ilişkilerin çözülmesi ile birlikte düşünülmesi gereken bir olgu haline gelmektedir.

Bu dönüşüm Türkiye bağlamında ele alındığında ise farklı bir tarihsel güzergâh ortaya çıkmaktadır. Cumhuriyet öncesi dönemde, özellikle Osmanlı-İslam şehrinin mahalle, cami, çarşı, vakıf, imaret, çeşme, sokak ve avlu gibi farklı ölçeklerdeki müşterek mekânsal örgütlenmeleri, toplumsal hayatın müşterekler üzerinden kurulmasına imkân veren bir yapı meydana getirmiştir. Burada müştereklik yalnızca ortak kullanılan fiziksel mekânlarla sınırlı olmayıp, yardım, dayanışma, komşuluk, ahlaki denetim, dini pratikler ve kültürel aktarım gibi gündelik hayatın farklı boyutlarında kendisini göstermiştir. Mahalle bu bakımdan yalnızca bir yerleşim birimi değil, bireyin toplumsal hayata katıldığı, davranışlarının görünür olduğu, ilişkilerin üretildiği ve kültürel normların kuşaktan kuşağa aktarıldığı müşterek bir yaşam zemini niteliği taşımıştır. Vakıf kurumları ise mülkiyetin ötesinde kullanım, erişim ve toplumsal sorumluluk üzerinden müşterekliğin kurumsallaşmasını sağlayan önemli yapılardan biri olmuştur.

Bu tarihsel mekânsallık Cumhuriyet’in modernleşme deneyimiyle birlikte giderek dönüşmeye başlamıştır. Özellikle Cumhuriyet’in ikinci döneminden itibaren hızlanan kentleşme, geleneksel mahalle ve müşterek yaşam örüntülerinin çözülmesini belirginleştirmiştir. 1960’lardan itibaren sanayileşme, kırdan kente göç ve kent nüfusundaki hızlı artışla birlikte kent, geleneksel toplumsal örgütlenme biçimlerinin ötesinde yeni bir mekânsal düzene Batının 1900’larla birlikte yaşadığı yapıya doğru evrilmiştir. 1980 sonrasında neoliberal ekonomik politikaların ve küresel kentleşme dinamiklerinin etkisiyle de bu dönüşüm daha da hızlanmış; konutun, kamusal alanın ve kentsel mekânın giderek piyasa ilişkileri içerisinde yeniden tanımlanması, müşterek mekânların parçalanmasını derinleştirmiştir. 2000’li yıllarla birlikte ise kentsel dönüşüm, büyük ölçekli konut projeleri, alışveriş ve tüketim mekânlarının yaygınlaşması ve kentlerin giderek daha yoğun biçimde metalaşması, bu dönüşümü daha üst bir düzeye taşımıştır. Bu süreç aynı zamanda İslam şehrinin müştereklikler üzerinden kurulan mekânsal ve toplumsal mantığının dönüşümünü de beraberinde getirmiştir. Mahalle, komşuluk, avlu, sokak, çarşı ve vakıf gibi müşterek yaşamın taşıyıcıları olan mekânsal ve kurumsal yapılar giderek parçalanırken, bunların yerine bireyselleşmiş konut biçimleri, kontrollü yaşam alanları, tüketim odaklı kamusal mekânlar ve güvenlik eksenli yeni mekânsal düzenlemeler yerleşmiştir. Böylelikle birlikte yaşama pratiğinin temelini oluşturan karşılaşma, dayanışma, gündelik denetim, kültürel aktarım ve kolektif sorumluluk mekanizmaları zayıflamış ayrıca bireylerin aynı kent içerisinde yaşamalarına rağmen müşterek bir yaşamı üretme ve sürdürme kapasiteleri giderek azalmıştır. Dolayısıyla Türkiye’de modern kentleşmenin ortaya çıkardığı mesele yalnızca geleneksel İslam şehrinin fiziksel dokusunun dönüşümü değildir. Asıl kırılma, bu dokunun içerisinde üretilen sosyal üretim, gündelik denetim, dayanışma, kültürel aktarım, karşılıklı sorumluluk ve süreklilik mekanizmalarının çözülmesinde ortaya çıkmaktadır. Müşterek mekânların kaybıyla birlikte mekânın toplumu üretme ve toplumsal hayatı yeniden üretme kapasitesi de zayıflamaktadır. Bunun sonucunda kent, insanların bir arada bulunduğu fakat giderek daha az birlikte var olduğu bir mekânsal forma dönüşmektedir. Bu açıdan kültürel çürüme, yalnızca geçmişe ait değerlerin terk edilmesi olarak değil, söz konusu değerleri gündelik hayat içerisinde üreten, denetleyen, aktaran ve sürdüren müşterek mekânların ve ilişkilerin yitimi olarak okunabilir. Modern kentleşmenin asıl paradoksu da burada ortaya çıkmaktadır: kent büyüdükçe mekânsal yakınlık artmakta, fakat müştereklik azalmaktadır.

Daha da önemli olan modernizmin rasyonel ve araçsal aklıdır. Bu akıl, kentsel mekânın örgütlenmesini de giderek ölçülebilirlik, verimlilik, düzenleme ve denetim ilkeleri üzerinden yeniden biçimlendirmiştir. Bu süreçte müşterek mekânların taşıdığı gündelik karşılaşma, kendiliğinden kültürel üretim, hafıza ve dayanışma pratikleri geri plana itilerek mekân, daha çok işlev ve ekonomik değer üzerinden tanımlanmaya başlamıştır. Oysa kültür yalnızca kurumsal ya da sanatsal üretimlerle değil, gündelik hayat içerisinde karşılaşan insanların ortak deneyimleri, ritüelleri, anlatıları ve pratikleriyle sürekli olarak yeniden üretilmektedir. Bu çözülme dijitalleşmeyle birlikte yeni bir boyut kazanmıştır. Dijital ağlar insanları daha geniş bir iletişim ve etkileşim alanına taşırken, yüz yüze karşılaşmanın ve mekâna dayalı ortak deneyimin yerini giderek ekran aracılı ilişkiler almaktadır. Böylece bireyler daha fazla bağlantıya sahip olmakla birlikte, belirli bir mekânda birlikte yaşamanın ürettiği ortak hafıza, gündelik denetim, dayanışma ve aidiyet biçimlerinden uzaklaşabilmektedir. Dijitalleşme bu anlamda müşterek mekânların tamamen ortadan kalkmasının nedeni olmaktan ziyade, mekânsal müşterekliklerin yerine farklı ve daha akışkan ilişki biçimlerinin geçmesini hızlandıran bir dinamik olarak değerlendirilebilir. Kentsel dönüşüm ve soylulaştırma süreçleri ise (özellikle Türkiye ölçeğinde) müşterek mekânların çözülmesini ekonomik ve mekânsal düzlemde daha görünür hale getirmektedir. Rant odaklı dönüşüm, yükselen arsa ve konut değerleri, dikey yapılaşma ve kapalı yaşam alanlarının yaygınlaşması; mahalle, sokak ve komşuluk gibi gündelik müştereklerin taşıyıcılarını parçalayarak mekânı giderek daha fazla değişim ve yatırım değerinin nesnesine dönüştürmektedir. Bunun sonucunda farklı toplumsal grupların karşılaşma ve birlikte üretme imkânları azalmakta, yerinden edilme ve mekânsal ayrışma derinleşmektedir. Böylece kent fiziksel olarak yoğunlaşırken toplumsal olarak seyrelmekte, aynı yapıların içerisinde yaşayan bireyler arasındaki ilişkisel bağlar zayıflamakta ve mekânsal yakınlık ile toplumsal müştereklik arasındaki bağ giderek kopmaktadır. Müşterek mekânların bu biçimde çözülmesi, nihayetinde yalnızca mekânsal bir dönüşüm değil, kültürel üretimin, toplumsal denetimin, dayanışmanın ve birlikte yaşama kapasitesinin aşınması üzerinden ilerleyen daha geniş bir toplumsal çözülme dinamiği ve sosyal yaşam sorunu silsilesi oluşturmaktadır.