Modern Dünyanın Sürgünleri “İnsan Neden Kendi Hakikatinden Uzaklaşıyor?”
- Tarih:
Röportaj: Gökhan Özcan

Röportajı Yapan: Emrullah Öztürk
Modern çağ, insana tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar konfor, hız ve iletişim imkânı sundu. Ancak bütün bu imkânların ortasında insanın iç dünyasında büyüyen bir boşluk da dikkat çekiyor. Sürekli bağlantıda olmamıza rağmen yalnızlaşıyor, mutluluğun peşinde koşarken mutsuzlaşıyor, hayatı kolaylaştıran teknolojilerin içinde kendi varlığımızın anlamını kaybediyoruz. Günümüz insanının yaşadığı bu sessiz kriz, yalnızca ekonomik ya da psikolojik değil; aynı zamanda derin bir varoluş ve anlam krizidir.
Gökhan Özcan, Yazar ve düşünür kimliğiyle uzun yıllardır modern hayatın insan ruhunda açtığı yaraları, maneviyatın gündelik hayattan çekilişini ve insanın kendi özüne yabancılaşmasını ele alan yazılar kaleme alıyor. Kendisiyle, çağımızın temel meseleleri üzerine kapsamlı bir söyleşi gerçekleştirdik.
Yazılarınızda sık sık modern insanın “kaybolmuşluk” hissine değiniyorsunuz. Sizce çağımız insanı en çok neyi kaybetti? Ya başka bir açıdan baktığımızda bu çağın insan ruhu üzerindeki en büyük tahribatı nedir?
– İnsanın bir özü, bir fıtratı, bir yaratılışı var, bizler buna inanıyor ve dünyada olan bitene bu zaviyeden bakıyoruz. Yani Allah var, mutlak kudret ve hüküm sahibi… Bir de yaratılmışlar var, başta insanlar olmak üzere… İnsanın yaratılışından gelen bir arayışı var, eğer bu arayışını perdeleyen, engelleyen şeyler perdelemiyorsa insan o fıtri yönelişiyle alemin hakikati neyse onu bilmek, aramak ve bulmak istiyor. Bütün çağlarda bu böyle… İnsan aynı zamanda tabiatın bir parçası, diğer canlılarla birlikte ilahi bir sistemin içinde varlık buluyor. Tabiatın mükemmelen işleyen sistematik bir yapısı var. Kur’an’da da ifade edildiği üzere insanın arayışı için tabiatı paylaştığı diğer unsurların, gökyüzünün, ışıldayan yıldızların, akıp giden bulutların, yeryüzünü sağlam kılan dağların, derelerin, ağaçların, hayvanların, bitkilerin ve tabiat içinde hayat süren diğer bütün şeylerin insana kendi tabiatını, yani kendi hakikatini, dolayısıyla da hakikati anlatan, buna dair işaretler veren tecellileri var. İnsan bu tabiatın bir parçası olarak hayat sürdüğünde anlam arayışının gideceği istikamet belli. Bütün bu akıl almaz sistemi kuran, aksaksız olarak işleten, akıllara seza ayrıntılarla sayısız unsuru bir büyük kutlu hikâyenin parçası kılan güce, kudrete teslim olunuyor. Bu böyle! Ama bir de madalyonun diğer yüzü var. Modernleşme ile birlikte adım adım o tabii düzenin dışında yaşamaya azmediyor insanoğlu. Tamamen insani hevesler ve ihtiraslar üzerinden tabii olmayan ve tabiatla doğrudan irtibatlı da kalmayan yeni bir yaşama düzeni kuruluyor. Tanrının olanı insana vermeye cüret eden hadsiz bir dünya bu! Tanrısı insan olan, bunu hedefleyen, Tanrı’nın vahyettiği her şeyi hayatın dışına iten, buna karşılık insanın mutlak hükümranlığına inanan, buna yatırım yapan münkir bir dünya! Bu dönüşüm bir isyan hareketinin zamana yayılan neticesidir. Yazık ki dünyadaki her inançtan milyarlarca insanı kâh ikna ederek, kâh zorlayarak bu yeni Tanrısız dünyanın vatandaşı haline getirdiler. Bu insanı tabii istikametinin tersine yönelten, fıtratının aksi istikametinde yürümeye, yaşamaya mecbur eden bir dünya düzeni… Modern zamanların insanlara yaptığı en büyük kötülük onu kendi aslî tabiatından, özünden, tabii istikametinden koparıp kendi hakikatine yabancılaştırmasıdır. Bir sürgünde yaşıyoruz, asimile edilmiş durumdayız ve çeşit çeşit modern dalaverelerle kendimizden haber alamayacak bir yoğunlukla meşgul ediliyoruz.
“Mutluluk” çağrılarının bu kadar arttığı bir dönemde mutsuzluğun da artmasını nasıl yorumluyorsunuz?
– Mutluluk çağrıları dizayn edilmiş, kurgulanmış, tasarlanmış mutluluk tarifleri üzerinden yapılıyor. Dikkatli bakarsak rahatlıkla görebiliriz bunu; bizi yüksek sesle sürekli olarak mutluluğa çağıranlar, bu çağrılarının içinde bizi nelerin mutlu edeceğini de açıkça belirtiyorlar. Yatlar, katlar, arabalar, lüks evler, rüya gibi tatiller, daha dün satın aldığımız teknolojik araçların yeni modelleri, trend alışkanlıklar, son kreasyon giysiler, çantalar dolusu kozmetik ve saire… Hepsinin bir markası, bir fiyatı, bir etiketi var. Günde sekiz saat çalışıp didiniyor ve bizi mutlu edeceğine inandırıldığımız bütün bu ‘ürün’lere sahip olmak için çırpınıyoruz. Sahip olduğumuzda mutlu oluyor muyuz? Ne gezer, sürekli daha iyisi, daha trendy, daha moda olanı konuyor önümüze. Aslında dünya nüfusunun büyük bir kısmı zaten sahip de olamıyor bütün bu kurgulanmış ihtiyaçlara! Mutluluk adına acıktırıldığımız şeyler bizi hiçbir zaman doyurmuyor, çünkü esasen ihtiyacımız olan besin değerlerine sahip değiller. Küresel markaların, onların sahiplerinin, bu çarktan beslenen yerli işbirlikçilerin finansal mutluluğu için kurulmuş bir düzen bu! Bu çarkın işlemesi, korkunç miktarlara varan kârlılığını sürdürebilmesi bizim sürekli tatminsiz, sürekli aç, sürekli mutsuz olmamıza bağlı. Bu yüksek sesli mutluluk çağrılarının insanı içinden çıkılamaz bir mutsuzluğa sürüklediğini, bunun için düşünüldüğünü ve kurgulandığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Kendimizi içine gönüllü olarak düşürdüğümüz modern küresel bir tuzak bu! Mutsuzluğun artmasında tuhaf bir şey yok yani, tanımlı mutluluk çağrıları yapanlar aslında daimî mutsuzluk kültürüne oynuyor, buna yatırım yapıyorlar. Işıltısıyla gözümüzü kamaştıran hemen her şeyin altında tatminsizlik yayan bu kara düzen var.
Sürekli iletişim hâlindeyiz ama giderek yalnızlaşıyoruz. Bu paradoksu nasıl açıklıyorsunuz?
– Aslında baştan beri söylediğim şeyler iletişim için de büyük ölçüde geçerli… İletişim gerçekte nedir? Burada bir kafa karışıklığı var. Aslında bu soruyu sormayı uzun süre önce bıraktık biz. En büyük insani probleminin ‘iletişimsizlik olduğu artık hemen herkesçe kabul edilen bu zamana İletişim Çağı diyoruz. İroninin dibi bu! Evet, yeni tekno-dünya bize dijital temas noktaları sağlıyor, belki daha önceki hiçbir devirde bu kadar çok iletişim imkânı, aracı, teknolojisi olmadı. Tamam ama bütün bu düzenin işlemesi için bizim gerçek dünyayı yüzüstü bırakıp o sanal dünyanın içinde yaşamamız gerekiyor. Teknoloji devriminin başındaki pembe öngörüler bugün büyük ölçüde yerini karamsar belirsizlik senaryolarına bırakmış durumda. Son okuduğum araştırma sonuçlarına göre bugün dünyada insanların irili ufaklı ekranlar karşısında geçirdiği vakit günde ortalama 7 saate ulaşmış durumda. Uyku ve mesai saatleri, yaşantımızı idame ettirmek için karşılamak durumunda olduğumuz yeme içme gibi rutin işler hesaba katıldığında geriye hayatı doğrudan tecrübe etmeye hiç vaktimizin kalmadığı anlaşılıyor. Ne zaman yaşayacağız ne zaman sosyal tecrübeler edineceğiz ne zaman şehri, çevreyi teneffüs edeceğiz ne zaman tefekkür edeceğiz ne zaman âşık olacağız ve ne zaman efkarlanacağız? Yaşama tecrübesinin yerini bir tür otomasyon düzeni almış durumda. Bu sadece işin vakitle ilgili kısmı… Bütün o saatler boyunca o irili ufaklı ekranların zihinlerimizi ve kalplerimizi esir aldığını, neyi görmemiz, neyi bilmemiz, neyi nasıl düşünmemiz gerektiğini kodladığını da hesaba katmalıyız. Bütün iletişim kanallarının bu çıfıt kültürüyle ve bunun tekrarlarıyla ele geçirilmiş durumda olduğunu da buna ekleyelim. Bizim insanî anlamda gerçek bir iletişime ihtiyaç hissettiğimizi söyleyebilir miyiz bu durumda? Dijital dünyanın zihinlerimize ve kalplerimize kodlamadığı ne var ki, onu birbirimize anlatacağız? Hayatı nerede tecrübe ediyoruz ki biriktirdiklerimizi birbirimizle paylaşacağız? Paylaş, beğen, tıkla, emoji koy… İletişim dilinin bu birkaç kelimeye indirgenmesine, iletişimin bu kadar sığ bir seviyeye kilitlenmesine kimin itirazı var? İtiraz varsa, hani bunun isyanı? Düşünme, hissetme, yaşama, sadece beğen, tıkla, kopyala ve yapıştır! Kime yetmiyor ki bu! Ve aslında kime yetiyor ki!
Bugünün gençlerinin en büyük varoluşsal problemi sizce nedir?
– Şarjın bitmesi ve etrafta bir wifi olmaması… İfadeye dökülmüş bir varoluş probleminin, bu türden esaslı arayışların yeni deyişle ‘out’ olduğu bir dünyada yaşıyoruz. Bunlar pek ilgisini çekmiyor artık gençlerin. Bunda bir acayiplik de yok, gayet anlaşılabilir bir durum. Onları, daha okuma yazma öğrenmeden, hatta yürümeye bile başlamadan ellerine tabletler, cep telefonları tutuşturarak biz bu hale getirdik. Teknolojinin hayat üstündeki ezici egemenliğini kutsayan zihniyetlerimizle bu hayatla neredeyse irtibatsız nesilleri biz yetiştirdik. Kreşte başladık ve yirmili yaşlarının ortalarına kadar test çözmeye, sınav gerilimleriyle yaşamaya biz mahkûm ettik. Bu arada insanlıklarının inşa süreci ve kimlik oluşumları açısından en değerli yıllarını, çocukluklarını, ilk gençliklerini ve gençliklerini onları eğiteceğiz, kariyer sahibi yapacağız diyerek biz gasp ettik? Onları hayatın dışına çıkararak hayata hazırlamak saçmalığını biz icat ettik. Şimdi hayatla, sosyal çevreyle, tabiatla, hayatın içindeki sayısız olgunlaştırıcı hikayeyle, insanca muhabbetle, arkadaşlıkla, dostlukla bir ünsiyet kuramadan, bu tecrübeleri yaşayamadan yetişkinliğin kapısına kadar gelen bu gencecik canlardan, bu taze dimağlardan varoluşsal meselelere ilgi duymalarını mı bekliyoruz? Varoluşlarının temel gayesini maddi hedeflere yöneltmelerini biz öğütlemedik mi onlara. Hatta baskı kurmadık mı bunun için üstlerinde? Dünyayı en maddi haliyle daha ergen bile olmadan paket olarak biz doldurmadık mı zihinlerine? İyi bir okul, iyi bir üniversite, garantili bir iş, konforlu bir hayat, mantıklı beraberlikler, şirket kurulur gibi kurulmuş evlilikler… Bu değil mi hepimizin çocuklarımız için belirlediğimiz kariyer planı? Çocuklarımız dört duvar arasına tıkılı halde geçirdiler hayatı öğrenmeleri, büyümeleri, olgunlaşmaları, çiçek açmaları, kanat çırpmaları gereken o en değerli yıllarını. Önlerine koyduğumuz bütün zoraki hedefler maddi hedeflerdi. Bir kısmı başarılı oldu o hedefleri yakalamada, bir kısmı olamadı. Ama aslında nihai anlamda, insani anlamda hiçbiri kazanamadılar. Bu mahkûmiyet yılları boyunca etraflarına örülen dört duvarların içine ışığı sızan tek şey o irili ufaklı ekranlardı. Şimdi bütün hayatlarını insanlarla değil, gerçek hayatla değil o ekranlarla, o sanal dünyayla geçirmek istemelerine şaşıracak mıyız? Buna hakkımız var mı? Bizim kaybettiğimiz bir savaşın esiri bu çocuklar! Yüzleri hayata dönük değil; kurmaca bir ekran kültüründen, oradaki zihinsel kodlardan başlarını alamıyorlar. Bizler de onlardan pek farklı değiliz gerçi! Daha vahimi biz yetişkinler onların başlarına ördüğümüz bu çorapla yüzleşebilecek cesarete ve bilince de hâlâ sahip değiliz! Gençler içine kapalı, iletişim kurmuyor, hiçbir şeyle ilgilenmiyor, hiçbir şey olmaz bunlardan diye söylenip duruyoruz. Evet iletişim kurmuyorlar, çünkü bizimle aynı dünyada yaşamıyorlar. Bunun farkında mıyız peki? Belki her şeyden önce biz yetişkinlerin en büyük varoluşsal problemi ne, onu konuşmalıyız.
İnsan neden sürekli meşgul olmak istiyor? Meşguliyet ile anlam arasında nasıl bir ilişki var?
– Meşgul olacak şeyler bulmak meşgul olmak istemediğimiz aslî meselelerden kaçmanın bir yolu… Bizi ölesiye meşgul eden ama hiçbir bedel ödetmeyen şeylerle meşgul olmak istiyoruz. Meşgul olduğumuz şeyler zihnimize ve kalbimize bir fatura çıkarmasın, omuzlarımıza bir insanlık yükü yüklemesin istiyoruz. Çağlar boyunca alkolle, uyuşturucuyla, sefahat alemleriyle, maceraperestlikle ulaşılmaya çalışılan sarhoşluk ve uyuşma haline, biz yeni teknolojik oyuncaklarla, hayata hiçbir şey katmayan boş seyirliklerle, aralıksız eğlenceyle, adrenalin çılgınlıklarıyla, çığırından çıkmış bir cinsellikle ve daha başka modern zaman uyuşturucularıyla ulaşmaya çalışıyoruz. Bu acınası fotoğraf kendinden kaçan insanın fotoğrafıdır; kendi hakikatinden, kendi varlık derdinden kaçan bir insanlığın fevkalade dramatik görüntüsüdür. Yeni meşguliyetler insanı kendinden koparıyor; onu yarı şuurlu ve hatta bazen şuursuz, aciz bir bağımlıya dönüştürüyor. İnsan işgal altında, meşguliyet kelimesinin en kahredici anlam katmanına esir düşmüş durumda. Kendi anlamlar dünyamızı kuramıyor, bir idrak biriktiremiyoruz, çünkü meşgulüz! Bugün meşgulüz, yarın meşgulüz, hep meşgulüz! Bütün bu meşguliyetlerden hayatımıza hiçbir kazanım, hiçbir değer, hiçbir anlam kalmıyor üstelik. Bir ‘kaydırma’ çağındayız ve o popülist oluklardan hayatı kayıp giden de aslında biziz!
Günümüz dünyasında hangi duyguların dili kayboluyor?
– Dili değil, duyguların kendileri kayboluyor. Ortada bir duygu varsa o dilini bir şekilde bulur. Duyguları, hissetme dediğimiz şeyi bizim içihn anlamlı kılan o duyguları ifade edecek kelimelerin içimizde hayat bulmasıdır. Bugün herhangi bir duyguyu dışarıdan bize empoze edilen hazır kalıp tanımların ötesinde anlamamız ve yaşamamız mümkün değil. Bütün kavramlar kalıplara dökülmüş, duygu ekonomisi ve endüstrisinin emrine verilmiş durumda. Sevgi sevgi deyip duruyoruz ya mesela; kendi mecraından usulca akan, bağırmayan, kendini dayatmayan ve AVM’lerde kampanyası olmayan bir sevgi çeşidimiz kaldı mı? Her duygunun pazarı, mamulü, modası, trendi ve nihayet etiketi var. Bunlar bir takvime bağlanıyor ve nasıl kutlanacağı, nasıl yaşanacağı standartlara bağlanıyor. Ekonomi duygularımızı bize bırakmıyor. Muhtevasıyla da oynuyor. Neyin aşk olduğu, neyin merhamet olduğu, neyin gurur verdiği, nelerin felaketten sayıldığı ve nelerin açlığının çekildiği hep tanımlı olarak önümüze geliyor. Bu standartlara uymayanlar kınanıyor, aşağılanıyor. Bu kriterlere uymayan duygular duygudan sayılmıyor. Duygusal modların da ayrı pazarı var. Alıp üstünüze giyiyorsunuz. Uzatmayayım; bugün kendi duygularımız sandığımız şeyler aslında pek bize ait değil, çarkları döndürecek bir muhtevayla üretilip önümüze konuyor. O yüzden herkesin duyguları birbirine benziyor. Gerçekten duygularımızı yaşayabiliyor olsaydık, asırlar boyunca insanların her birinin kendine özgü sahici kelimelerle ifade ettiği bir duygu diline de sahip olabilirdik. Allah’a niyazlarımızı, kandil mesajlarımızı bile kopyalayıp yapıştırıyoruz artık biz!
Bugünün insanı hangi soruları sormayı bıraktığı için yoksullaşıyor?
– Bugünün insanı menfaatine giden yolun fazla soru sormamaktan geçtiğine inanıyor, böyle inandırıldı. Okkalı soruların insanın yaşama hızını keseceğinden, dikkatini dağıtacağından ve kişiyi sosyal sürümlerin dışına düşüreceğinden endişe ediliyor. İnsanın kendi olamaması günümüzde temel bir sorun değil; çok kafaya takılırsa yeni metafizik motivasyon uygulamaları, programları paylaşımları falan var, pansuman hazır yani! İnsanın kendi olması, kendini araması, kendince hareket etmesi, nihayetinde kendini yeni yaşama pratiklerinin dışına çıkarması ihtimalini barındırdığından bir tehlike olarak görülüyor. Cemiyet hayatı kaygı üreten, tereddüt üreten, sorgulama üreten, muhakeme ve muhasebeye kapı açan şeyleri çağdaş kalkınma, ilerleme, aydınlanma hedefleri bakımından vakit kaybı gibi görüyor. Soru sorulacaksa o sorular da hazır olarak bireylerin önüne konuyor. Böylece kişiyi kendi meseleleriyle yüzleştirecek gerçek soruların önü de kesilmiş oluyor. Günün kültüründe zenginlik ve yoksulluk salt maddi kavramlar halinde, içsel zenginlik ve manevi yoksunluğun cari kültürde bir yeri ve karşılığı yok. Olması da istenmiyor.
Maneviyatın gündelik hayat içindeki yerini nasıl tarif edersiniz?
– Hayatı böyle kompartımanlara ayırarak düşünmemek gerektiği kanaatindeyim. Hayat manevi bir kavram zaten, ‘Hayy’ esmasından geliyor. Hayatın mutlak kaynağı Allah’tır. Allah’a inananın buna da iman etmesi lazım! Tecrübe ettiğimiz her şey öncelikle manevidir. Hayat maneviyattır, önce bunu kabul etmemiz lazım! Sonra bunun içinde maddiyatın yerini belki ayrıca konuşabiliriz. Modern kodlarla düşünmek hepimizin kafasını fena halde karıştırmış durumda. Bir inananın içinde maneviyat olmayan tek bir anı bile hayatın içinde koyacak bir yer bulamaması lazım. Buluyorsa özündeki manevi hakikatten kopmuş, kalbinin yabancısı bir dille konuşur hale gelmiştir, kendini toparlaması lazım. Her şeyi hakiki manasına geri döndürmesi lazım, yani nasuh bir zihniyet tövbesi lazım. İşin hakikati böyle ama pratikte öyle mi? İnancını kimliğinin temeli sayan insanlarda bile dünya işleri ve ukba işleri diye bir ayrım var. Çünkü meseleleri zihinsel olarak uhrevi bütünlük içinde düşünme kabiliyetimizi yitirmiş durumdayız. Kısaları yakarak sonlu olana sabitlediğimiz bakışlarımız sonsuzu görmemize mâni oluyor.
Yazılarınızda sıkça rastladığımız “incelik” kavramı sizin için ne ifade ediyor?
– Beşer olmaktan yükselerek dağın taşın yüklenemediği hakikat yükünü yüklenen ‘Hazreti İnsan’a geçmeyi ifade ediyor. İncelik latif olmakla erişilebilecek bir meziyet, daha doğrusu bir lütuf… İnsanın içindeki cevheri açığa çıkarması gerek, varlığımızın derinliğinde böyle bir hakikat var. İnsanı güzel kılan şey, mutlak Güzel ile ahenk içinde olabilmesi, bu berraklığa erişebilmesidir. İnsan güzel olarak, güzeli arayarak, güzel bakarak, güzel görerek incelebilir. Dervişlerin seyr-i süluk ile aradığı da budur, insan hakikate doğru mesafe aldıkça incelir, incelince de olur, olgunlaşır, kemale erer. Bu aslında içe doğru bir yolculuktur, mesafeleri metre cinsinden anlamayalım. Varlığın hakikatinden nasibi olanlar yaratılanı Yaratan’dan ötürü sevme ilmine vakıf hale gelirler. Efendimiz yol kenarındaki bir leşe baktığında dişlerinin güzelliğini görmüştür: Alemlerin Efendisi onun bir leş olduğunu elbette biliyordu. Burada odağımızın ne olduğuna dair bir kutlu ders vardır. Arifler sadece kendi günahlarından değil, başkalarının günahlarından da tövbe ederler, çünkü o günahlar onlara malum olmuştur. Baktığında günahı gören göz, yani baktığında leşi gören göz Muhammedî nazara sahip değildir. İncelik güzele bakmak, güzeli görmek ve yine güzel bakmak ve güzel görmekle olabilecek bir şey… Bunun için kemale yürümek gerekiyor. Nasıl yürüneceği de âşıklar tarafından asırlardır tecrübe ediliyor. Optik bir durumdan söz etmediğim herhalde aşikardır.
Yazarlık serüveniniz boyunca sizi en çok etkileyen düşünürler ve yazarlar kimler oldu?
– Geçmişte etkilendiğim yazarlar daha çok edebiyatın içinden isimlerdi. Birçok isim sayabilirim. Sezai Karakoç, İsmet Özel, Mustafa Kutlu, Cahit Zarifoğlu, bunlara ilave olarak Oğuz Atay, Tanpınar, Edip Cansever, Refik Halit… Yabancı isimler de var tabii; Rilke, Exupery, Gogol, Dostoyevski, Tolstoy, Faulkner, Joyce, Kurt Vonnegut, uzar gider böyle… Zamanla farklı alanlarda da okumaya başladım. Genel olarak maneviyat diyebileceğimiz alanda metinlerinin pek azına girebilsem de İbn Arabi, Gazzali, Ataullah İskenderi gibi klasik geleneksel tasavvuf metinlerine yeni zamanlardan Ömer Tuğrul İnançer, Muhyiddin Şekür, Mahmut Erol Kılıç, William Chittick, Nasr, Guenon ve diğer gelenekçi isimlerin eserleri eklenebilir. Ayşe Şasa ile yıllara yayılan telefon sohbetlerimizin bende etkisi büyüktür. Psikolojide Jung, fizikte Feynman… Yazdıkça hatırıma yeni isimler geliyor. Buraya yazamadığım birçok isim var, zaman içinde dönem dönem yoğunlaştığım başka başka isimler var. Bu türden listelerin kaderi hep yarım kalmak zaten! Bir sinema düşkünü olarak çocukluğumdan bugüne filmlerden de çok etkilendiğimi, çok beslendiğimi söyleyebilirim.
Bir yazının sizi tatmin etmesi için hangi şartları taşıması gerekir?
– Aslında metinlerle ilişkim oldukça doğaçlama gelişiyor. Yazarken kendi açımdan neyin muhteva olarak, dil olarak, edebi niteliği bakımından tatmin edici olduğunu zaten kendimce biliyorum. Yıllardır yazan biri olarak bu biraz otomatikleşmiş bir şey… Kişisel olarak ifadelerin samimiyetini ve sahiciliğini önemsiyorum. Zekâ gösterilerine, kendim de kullanıyor olmama rağmen kelime ve dil oyunlarının dozunun kaçmasına, artistik edebi numaralar çekiliyor olmasına pek tahammülüm yok. Bunlar edebiyatın içinde var ama samimiyet önemli, ölçü önemli… İyi bir edebiyatçı bir metinde neyin eksik ya da fazla olduğunu bir bakışta görebilmeli… Bu bir meleke haline gelmeli. Başka bir şey daha söyleyeyim; bir metinde okur bunu ister düşüncesiyle yazılmış cümleler gördüğümde o metinden soğuyorum. Bu aynı zamanda yapmaktan kendimi en çok korumaya çalıştığım şeylerden biri! Yazık ki bugün bu çok fazla yaygınlaşmış bir şey ve edebiyata zarar veriyor. Özgür bir zihin ve kalple kelimeleri aramak ve nihayetinde özgün bir dile ulaşabilmek… Böyle bir ara formül var kafamda, bunlar olmazsa olmaz gibi geliyor bana. İşin ölçüsünü koymak, hükmünü kesmek haddimi aşar, kendi açımdan böyle görüyorum yazıyı, yazmayı.
Yazılarınızı kaleme alırken önce bir fikir mi gelir, yoksa bir duygu ve sezgi mi?
– Bu yazıdan yazıya değişen bir şey… Çoğu zaman yazının başına zihnimde hiçbir hazırlık olmadan oturuyor ve öyle doğaçlama yazıyorum. Bir yerden başlıyorum, arkası geliyor. Bu bana göre yazının imkanlarını çoğaltan, alanını genişleten bir tarz… İnsanın iç dünyasında kendisinin bile farkında olmadığı anlam kümeleri var, biriktirdiğini bilmediği kayıtlar var, dip akıntılar ve esrarlı bağlantılar var, onlar doğallıkla ortaya çıkıyor bu şekilde. Bir de, yazı insanın bugünlerde çok yüzüne bakmadığımız metafizik boyutuna açılmasını sağlayan bir şey, düşüncelerimiz onları serbest bıraktığımızda bizi metafizik aleme bağlıyor, ilhama, hayale, sonsuza yol açıyor. Yazarken beni en çok heyecanlandıran şey bu. Yazı bir metafizik deneyim imkânı aslında insan için. Ben kalemimden zuhur eden her ifadenin aslında ilk okuyucusuyum sadece diyorum, buna inanıyorum. Kendimi yerçekimi olmayan bu engin alana bırakmaya çalışıyorum. Özel yeteneklerim, kerametlerim falan yok, her insan için mümkün tecrübeler bunlar… Düşünce dediğimiz şey, hissetme dediğimiz şey… Bunlar hep metafizik alanın tecrübeleri… Ben yazma fiilinin temelinde böyle bir irtibat görüyorum. Yine bana göre bu bağlantıyı kabul etmezsek, mesela bir şiirin imgelerinin nasıl ortaya çıktığını anlayamaz, o imgeleri taşıyan kelimeleri nasıl bir araya getirdiğimizi çözemeyiz. Tahayyül, tasavvur, muhakeme, ilhamat… Bunlar insanın derununda yazıyı vücuda getiren şeyler, ne yazıyor olursanız olun bu hep böyle! Zamane insanı bütün bunları kendi ‘yaratı’sı olarak görüyor. Modern bir zihnin olan bitenin metafizik izahına teslim olmasını pek de beklememek gerekir. Çünkü modernliğin bütün adımları metafizikten uzaklaşmak için atıldı. Metafizik yerine maneviyat da diyebiliriz pekala, ben sadece modern algıya bir itirazımı vurgulamak için özellikle metafizik kelimesini kullanıyorum.
Türkiye’de düşünce ve kültür hayatının mevcut durumunu nasıl değerlendiriyorsunuz?
– Çok fazla ezberler üzerinden gidildiğini düşünüyorum. Hangi kesimden olursa olsun bugün kültürel faaliyetler yürüten bir kurumun yıllık programını önceden büyük oranda tahmin edebilirsiniz. Çünkü yıllardır aynı kavramlar, aynı kişiler, aynı problemler ve aynı hazır kalıp çözümler üstüne programlar yapılıyor ve saatler boyu bunlara ilişkin konuşuluyor. Mesela edebiyatın kendisinden çok teorisi konuşuluyor. Hemen hemen hiçbir kültürel taraf, değişen zaman içinde ortaya çıkan yeni problemlerle yüzleşmeyi göze almıyor. Nakilci bir teorik dünyamız var. Herkes kavramlarla, daha doğrusu kavramların statik, sabitlenmiş muhtevalarıyla konuşuyor. Dolayısıyla düşünce hayatı dediğimiz şey bir tür kavramsal legoya dönüşüyor, özgün fikirler, özgün anlatılar, özgün ifadelendirmeler ortaya çıkmıyor. Mesela son birkaç yılda Güney Kore kökenli Byung Chul-Han yazdığı kitaplarla bizde de popüler oldu. Bu kitapların önemli bir kısmını okudum. Faydalandım da. Bizde de bu türden düşünceler ortaya koyabilecek insanlar var aslında ama o eserler şimdilerde ya pek ortaya çıkmıyor ya da çıksa da kimsenin ilgisini çekmiyor. Gençlik yıllarımızda mesela İsmet Özel’in ‘Üç Mesele’si bir dalga oluşturmuş ve bizim kuşağın inşasında etkili olmuştu. Eskiye göre çok daha fazla kitap yayınlanıyor şimdi, buna rağmen uzun zamandır böyle güçle ve etkili bir kültürel gündem oluştuğunu hatırlamıyorum. Mustafa Kutlu’nun üzerinde çokça konuşulmasını beklediğim ‘Kalbin Sesi ile Toprağa Dönüş’ü üzerinden bir gündem oluşmadı mesela. Oysa bizim hayatımızın bir muhasebesiydi ve nerede yanlış yaptığımızı çok açık ortaya koyuyor ve öneriler getiriyordu. Keşke daha çok insan konuyu tefekkür etse, muhakeme etse ve ortaya yeni yeni zihin açıcı fikirler çıksaydı. Çok güçlü bir medeniyet ikliminden beslendiğimiz halde bugün büyük düşünürler yetiştiremez haldeyiz maalesef. Bu yolda çaba gösterenler toplumsal bir karşılık bulmakta zorlanıyor. Cins kafalarımız zamanlar üstü meselelere yoğunlaşmak yerine gündelik hararetli tartışmalara dalmayı tercih ediyor daha çok. Burada ciddi bir geriye gidiş olduğu kanaatindeyim. Geleneksel düşünceden, kadim hikmetten de kopuyor maalesef insanımız. Sadece seküler zihniyette olanlar değil, kimliğini inancı olarak gören kesimlerde de ciddi bir dünyevileşme var maalesef. Modern hayatın getirdiği yeniliklere çok çabuk adapte oluyoruz. Oysa modernizm bizim kimliğinin temelini oluşturan değerler sistemine karşı açılmış bir savaşın neticesi olarak ortaya çıkmıştır. Bu noktada kültürel hayatımızda nesiller arasındaki köprülerin de hızla yıkılmakta olduğuna işaret etmek isterim. Bu köprüleri atanlar daha ziyade yeni nesiller ve eski nesiller de bu gerçekle yüzleşmemekte inat ediyor.
Gazetecilik ile yazarlık arasında nasıl bir ilişki kuruyorsunuz?
– Otuz küsur yıldır bir gazetede yazarlık yapıyorum ama benim bu faaliyetimin gazetecilik sınırlarında bir şey olduğunu söylemek zor. Esasen yüzümü gazeteciliğin gerektirdiği yönlere, bize işin mektebinde öğrettikleri mecralara dönen biri değilim. Güncel olayların, gündem akışlarının insanın dikkatini ömrü çok kısa, neredeyse yayınlandığı anda geçerliliğini yitiren durum ve hadiselere endekslediğini düşünüyorum ve insanın dikkatinin daha büyük bir kısmını kendi hayatına, doğal çevresine, diğer insanların yaşadıkları minimal hadiselere, hadiselerin içindeki insani ayrıntılara, mesela mevsimlere, tabiata, hayatı güzel ya da kederli kılan şeylere yani hayatın zamana bağlı olmayan, dolayısıyla geçici ya da uçucu da olmayan gerçek akışına yöneltmesi gerektiğine inanıyorum. Bu gazeteciliğin temel mantığına aykırı bir bakış büyük ölçüde. Güncellik medyanın vazgeçilmez kriteri… Yeni zamanlarda bu perspektifte daha da sabitlendi medya… Bu benim hayata bakışıma uymayan bir tavır… Doğrusunu isterseniz mektebini okuduğum ve kısa sürelerle tecrübe ettiğim halde kendime gazeteci diyemiyorum. Ben bir gazetede daha ziyade nazarını gazetecilerin bakmadığı yerlere çeviren bir yazarım. Gazete yönetimleri için benim gibi ana gündemin dışında yazan insanların çok da cazip yazarlar olduğunu sanmam. Ama Yeni Şafak bu konuda biraz daha esnek davranan bir gazete… Sorunuza bir cevap oldu mu bilmiyorum ama gazetecilikle benim kafamda yazarlığa karşılık gelen şeyi ilişkilendirmek pek kolay değil!
Eğer bugünün insanına tek bir tavsiyede bulunma imkânınız olsaydı, bu ne olurdu?
– Doğrusu tek bir cümleye sığacağına inanmadığım herhangi bir düşünceyi bir tavsiyeye dönüştürmek de istemem. Bunu zorlamamak gerektiğine inanıyorum. Meseleleri tek bir kalıba, tek bir nasihate, tek cümlelik bir gerçeğe dönüştürmek zorlaması bir tür indirgemeci zihin üretiyor. Ben aksine her şeyi kendi ağırlığı içinde, acele etmeden, birkaç kelimeye indirgemeden uzun uzun konuşmamız gerektiğini, buna ihtiyacımız olduğunu düşünüyorum. Sosyal medyanın getirdiği bazı yeni alışkanlıklarımız var. Özetlemek, başlıklandırmak, filanca sayıda kelimeyle sınırlı ifadeler oluşturmak, emojilerle işleri kolaylaştırmak… Bu indirgemeci bakışın anlam dünyamızı eksilttiğini düşünüyorum. Düşünce mesai eseridir, lokmalığı, drajesi olmaz. Meselelerin hakkını vermemiz gerekir. Uzun metinlerden korkan, belli uzunluktan sonrasını okuyamayan insanlar olduk. Bu sığlaştırıcı bir şey, kolaycı bir yönelim… Hakikati arıyorsak o ancak sabreden, meseleleri bütün yönleriyle derinliğine muhakeme eden ve olgulara hakkını veren insanlara kendini gösterir. Hiç kimsenin hayatına tek bir nasihatle bir şeyler katabilme sihrine, bu büyünün sihirli değneğine sahip değilim. Okuma listelerine de bu yüzden karşıyım mesela, herkes için ortak bir kitap listesi yoktur. Herkes arayıp araştırıp kendi kitaplarını bulmalıdır, bu okuma işinin bir parçasıdır. Sonuç olarak izninizle bir tavsiyede bulunmayacağım.
Yazılarınızda sıkça hissedilen bir “eve dönüş” duygusu var. İnsan aslında nereye dönmek ister?
– İnsanın kendi hakikatine dönmesinden söz ediyorum. Önceki bir soruda bir parça izah etmeye çalışmıştım. İnsanın evinden kasıt, özündeki cevherdir, varlığın hakiki yurdu, gönlündeki aslî vatanıdır. Malum, bizim akidemize göre dünya bir sürgün yeridir, kaybettiğimiz hakikati yeniden arayıp bulmak için buradayız. Bir gün aslî vatanımıza, hakikat yurduna geri döneceğiz. Bir çoğumuz bunu ifade edemesek içimizde bir sıla hasretiyle yaşıyoruz. Fıtratımızın bizi çağırdığı bir yer var. Bunun dünyadaki karşılığı da böyle… İnsanın iç dünyasının bir tabii istikameti var, hayatımızın seyri aksi istikametlere çevriliyse bu bize huzursuzluk veriyor. Yanlış istikamete giderek yakaladığımız hiçbir başarı, elde ettiğimiz hiçbir kazanç bizi tatmin etmiyor, uzun zaman mutlu da etmiyor. Eve dönüş kendi hakikatine, kendi özüne, özündeki cevhere, yani fıtratındaki kimliğine geri dönüşünü ifade ediyor insanın. Ben bunu böyle anlıyorum.
Bir ömür boyunca peşinden gidilmeye değer üç kelime seçseniz bunlar ne olurdu? Sizi hâlâ şaşırtabilen şeyler nelerdir?
– Sorunun ilk kısmını yine geçeceğim izninizle, gerekçesini az önce ifade ettim. Beni şaşırtan şeylere gelince… En çok insanlar ve hikayeleri, o hikayelerin içindeki ayrıntılar şaşırtıyor beni. Serde hikayecilik var, belki de ondan. Her insan birbirinden farklı ve her hayat kendine özgü bir mecrada akıyor. O kadar engin bir dünya ki bu sonsuz sayıda insan, sonsuz sayıda hikâyenin içinden geçip gidiyor. Bir dünya var ama içinde sonsuz sayıda başka dünya barındırıyor. Birbirimize temas ettiğimiz yerlerden yeni hikayeler doğuyor. Her insan hem kendi başına bir dünya ve o haliyle de asıl büyük hikâyenin parçası ve bütünleyicisi. Bu beni hem şaşırtıyor hem duygulandırıyor. Bu da doğal, hayatın içinde olup biten şeyler aslında ilahi sanatın tezahürleri, tecellileri, temsilleri… Yüce kitabımızda buyrulduğu gibi hayat her an yeni bir oluşta, yeni şe’n üzere… Yani ne insanlar ne hadiseler ne dünya üzerindeki herhangi bir canlı, herhangi bir şey kendini tekrar ediyor. Bunu hakkını vererek temaşa edebilirseniz olan bitenin aklınızı kamaştırmaması imkânsız! Aşkın ve sınırsız olanın tasarrufatı bizim sınırlı ve kısıtlı havsalamızda böyle bir hayret hali oluşturuyor. Tasavvufta hayret makamı vardır malumunuz, Efendimiz de Rabbine “Allah’ım hayretimi arttır!” diye niyaz ediyor. Hayret kavramının bu muhtevasını büyük ölçüde kaybetmişiz yazık ki! Oysa insan kalbini bütün kirlerden arındırabilecek, ölü canları uyandırabilecek bir şey hayret…
Son yıllarda sizi en çok düşündüren soru hangisi? Yazılarınızın ortak cümlesini tek bir cümlede özetlemeniz gerekse ne söylerdiniz?
– Yani tek bir cümlede anlatabilecek bir şeyi otuz küsur yıldır yüzlerce yazıyla boşuna mı uzun uzun yazıyorum? İşin şakası bir yana, ben tam da bu işlerin böyle yapılamayacağını söylüyorum. Zihinsel mesaide böyle sihirli formüllerden ısrarla kaçınmak lazım. Alemdeki tek ve ortak soru bellidir, Elest Bezmi’nde soruldu, biz de ‘Kalu belâ!” diye cevapladık. Bunun dışında insan sayısı kadar, yani sonsuz sayıda soru vardır alemde. Bir kısmına cevaplar buluruz, kimisi doğru kimisi yanlış cevaplardır. Bazılarının cevaplarını bulamayız; kapasitemiz yetmez ya da soru açık uçludur, bir yere bağlanamaz. Kimisi hayra taşır bizi, kimisi şerre… Beni en çok düşündüren soruyu buraya yazmaya kalksam, ben yazıncaya kadar yerini bir başka soru alacaktır muhtemelen. İnsan durgun bir göl gibi değildir, coşkuyla akan bir ırmak gibidir, sürekli kendini yeniler. İnsanlığın o eski, en kadim sorusu dışında sabit soru da yoktur. Biz aynı soruyu sorduğumuzu düşünürken bile aslında hayatın farklı noktalarından, farklı nüanslar ve farklı idraklerle sorular sorarız. Soruları dondurmak yanlıştır, cevapları dondurmak daha da yanlıştır. Bu burada kurduğum her cümle için de geçerli… Biz değişkenlerle yaşayan varlıklarız. Yoldan çıkarıcı, saptırıcı, kafa karıştırıcı nefslerle yaşamaya mahkumuz. Doğruyu yanlış anlamaya, yanlışa meyletmeye, yanlışta ısrar etmeye meylimiz var. Bunun için Değişmez olana, Yanılmaz olana ihtiyacımız var. Elbette sorular soracağız ama onlarda takılıp kalmayacağız, alemin işleyişine uygun olarak sürekli sorularımızı tazeleyeceğiz. Kadim soruyu kaybetmemek çok önemli! Buradan hareketle akış içinde hatırımıza düşen geçici sorulara da hak ettiğinden fazla itibar etmemek icap eder. O yüzden buraya hiç kayıtlamayalım daha iyi!
Gökhan ÖZCAN Kimdir?
19 Mart 1965 tarihinde İnegöl’de doğdu. İlk, orta ve lise öğrenimini İnegöl’de tamamladı. 1987 yılında Gazi Üniversitesi Basın Yayın Yüksek Okulu Gazetecilik ve Halkla İlişkiler Bölümü’nden mezun oldu. Zaman gazetesi Kültür-Sanat Servisi’nde çalıştı. Daha sonra TRT’de aralıklı olarak Mimar Sinan, Yayla Yollarında, Yunus Emre ve Kırk Ambar, Havuçlu Pilav, Zamanın Seyyahları, Çek Bir Film gibi yapımlarda çeşitli görevler aldı, senaryo ve metin yazarlığı yaptı. Panel ve İzlenim dergilerinde çalıştı. Birçok farklı dergide çocuklara hikayeler ve denemeler yayınladı. İlk çıktığı yıllarda Yeni Şafak gazetesinde Ters Köşe’yi yazdı. Bir süre Medyakronik isimli internet sitesinde TV eleştirileri kaleme aldı. Ardından Hakan Albayrak ve Levent Gültekin ile birlikte Gerçek Hayat dergisini çıkardı. “Hiçbişey, Altmış ikiden Tavşan, Günlerin Gölgeleri, Ruh Yordamı, Kim Duma Dum Kime, Serçe Parmağı, Göz Ağrısı, Bir Şey Söyleyeceğim Ama Ne?” isimli kitapları kaleme alan yazar halen Yeni Şafak’ta yazılarına devam ediyor.




