Monika’yla Bir Yaz
- Tarih:

Hayatının baharında bir genç kadın. Genç kız pınarı denilen o baş döndürücü enerjisiyle süslenip giyinmek, gezip eğlenmek istiyor. Fakat yaşam denilen o gizemli irade, onun bu isteğine karşı pek duyarsız. Kadın düşünüyor; “Neden bazı insanlar bu kadar şanslıyken ötekiler bu kadar zavallı oluyor?” Her insan hayatının bir döneminde veya bir anında bu soruyla ya karşılaşmış ya da bu soruyu kendine sormuştur. Kadın da soruyor. Neden ben de yaşıtlarım gibi sinemaya, tiyatroya gidemiyorum? Niçin adaların mavi sularına taze bedenimi bırakıp, güzellik kaynağı güneş ışığında, sere serpe uzanıp hayatın tadını çıkaramıyorum? Bir yaz başlangıcı uzun bir Avrupa tatiline çıkıp ruhumu dinlendirmeye benim de en az diğerleri kadar hakkım yok mu?
“Yaşam Başka Yerde”
Oysa toplumsal düzenin ona sunduğu şartlar çok farklıdır. Her akşam eve sarhoş gelip, bağıran, çağıran, küfreden alkolik bir üvey baba. Çok çocuklu bir anne. Evlatlarının karnını doyurup üstünü başını giydirmekten kendine vakti olmayan, kadınlığını bilmeyen kadınlardan biri. Ama yaşamından şikâyetçi değil. Tanrı böyle istiyorsa, ona boyun eğmek gerek, değil mi? Evde kitap okuyacak bir yer bile bulmakta zorlanan genç kadının gözü hep dışarıda. Milan Kundera’nın dediği gibi; “Yaşam Başka Yerde.” Evet, başka yerlerde insanlar eğleniyor, mutluluktan bedenleri kendinden geçiyor. Ama o? Wirginia Wolf’ün özgür bir kadın için şart dediği, kendine ait bir odası bile yok. Haliyle esaret altında bir yaşam.
İş yeri daha da kötü. Bir manavda çalışıyor. Siparişleri hazırlıyor. Sulanan, köşeye sıkıştıran, ayıp teklifler yapan, bir akşam randevusu koparmaya çalışan, gözlerindeki açılığı, ruhundaki susuzluğu görüp bundan istifade etmek isteyen ve hiçbir gelecek vadetmeyen orta yaşlı erkekler… Ezilen, hor görülen, üç kuruşa muhtaç, sadece gözü değil gönlü de aç her genç kadın gibi doğal olarak o da bu ortamda kirleniyor. Nasıl kirlenmesin? Bazı genç kadınlar, Fransızca dersinden piyano dersine geçerken, ortama uygun yeni kıyafet seçmekle meşgulken, o bir manav dükkânının bodrum katında, kirli sakallı erkeklerin şehvet tuzaklarında, ayakta kalmakla uğraşıyor.

Çapkın Erkeklerin Faturasını Ahlâklı Erkekler Öder
Bir çıkış bulmak için denemiyor da değil. Birkaç erkekle arkadaşlık yapıyor. Belki uzak denizlere açılacak bu sayede. Başka yerdeki yaşamı kovalayacak. Ama nafile! Zamanı ve mekânı dolduran et kokusuyla sarhoş olan gençler, onu gençlik ateşlerini körükleyen bir odun olarak kullanıp kömürlüğüne geri gönderiyor. Genç kadının ruhunda bir isyan yeşeriyor: “Beni zincire vurup süründürenlerden nefret ediyorum.”
Genç kadının adı: Monika. Cıvıl cıvıl yaşam enerjisi kokan, daha on yedi yaşındaki bu kadınla, “Monika’yla Bir Yaz” geçirmeye hazır mıyız?
Monika, daralıp bunaldığı bu korkunç kıskaçtan kurtulmak için yeni bir denemeye hazırdır. Bir züccaciye dükkânında çalışan Harry’yi gözüne kestirir. Ne de olsa çapkın erkeklerin faturasını ahlâklı erkekler öder. Harry, güzelliği tüm esnafın dilinde olan Monika’nın kancasına takılır.
1953 yapımı “Monika’yla Bir Yaz” (Sommaren med Monika) filmi, bir roman uyarlamasıdır. Per Mogelström’ün romanından uyarlanan film, ilk bakışta iki gencin çılgınca bir yaz tatili geçirme isteği gibi görünse de arka planda, hayallerin gerçekliğin duvarına çarpıp dağılışını resmeder.

Kaçmak Lazım Bu Hayattan
Biraz da Harry’den bahsedelim. Monika ne kadar cesursa Harry o denli çekingendir. Monika ne kadar uçarı ise Harry o kadar uysal. Annesini küçük yaşta kaybetmiş bir yetimdir o. Yaşamın akışına teslim olmuş bir depo görevlisi. Annesinin ölümünden sonra babası, yaşama hevesini yitirmiş, kendini içkiye vermiştir. Hasta bir adam, eski bir balıkçı.
Kaçmak lazım bu hayattan. Modern şehir yaşamının acımasızlığından, işçileri ezen toplumsal düzenden, insanı hiçe sayan kapitalist otoriteden, köhnemiş burjuva ahlâk yasalarından. Ama nasıl, nereye? “Gidelim” demek kolay, “Hadi” demek basit, ya sonrası? Sonunu düşünmeden, ellerine geçen ilk fırsatı kullanır gençler. “Monika ile Bir Yaz” geçirmek isteyen Harry, babasından kalan tekneye atlar, takım adalara doğru kırar dümeni. Güneşin sıcaklığı, denizin maviliği onları beklemektedir. Özgürlüğe doğru hiç tereddüt etmeden sürerler tekneyi.
Yaz boyunca deliler gibi gezip eğlenirler. Delişmen ruhu hiçbir kaba sığmayan Monika, çılgınlar gibi eğlenir. Alkolik babanın ağız kokusundan, şehvetin bir örümcek gibi ruhunda yuva yaptığı kıllı göğüslerden, hiç susmayan çocuk seslerinden uzakta, takım adaların serin sularına bırakır kendini. Gençliğin tüm güzelliklerini, insanın başında duman gibi tüten ateşini doya doya yaşarlar. Ve Monika hamile kalır. Yaz bitmek üzeredir. Havalar soğumaya, erzaklar tükenmeye başlar. Geçici olan sıcak yaz aşkından, sonbaharın soğuk gerçekliğine geçilir. Özgürlükten sorumluluğa geçiş zamanıdır. Doğanın cömertliği yerini hayatta kalma mücadelesine bırakır. On dokuz yaşında bir erkek (Harry), on yedi yaşında bir hamile kadın (Monika), gerçeğin tüm çıplaklığına çarpa çarpa şehre geri dönerler.
Özgürlüğün Yıkıma Dönüşmesi
Yaşları tutmadığı için evlenmeleri bile mahkeme iznine bağlıdır gençlerin. Harry’nin halası yasal prosedürleri halleder. Evlenirler. Harry, bir işe girer, bir yandan da diploma alıp daha iyi bir işe girmek, evine, ailesine bakmak için uğraşır. Monika ise annelik ve eş sorumluluğunu reddeder. Hazır mı değildir, zaten isteksiz midir? Bebeğin bakımını halaya havale edip, kira parasıyla kendine manto aldığına göre bu işleri yapmaya hiç niyeti yoktur. Özgürlüğe kaçış, yerini yıkıma bırakır. Harry, “Monika’yla Bir Yaz” geçirmenin bedelini kucağında bebekle yalnızlığa sürüklenerek öder. Dostoyevski’nin bahsettiği, insanı zehirleyen, bozulmuş bir özgürlük müdür bu? Ingmar Bergman, Dostoyevski kadar keskin bir yaklaşım sergilemez.
Monika, toplumsal prangalardan kurtulmanın en basit ifadesi olan cinsel özgürlüğün sembolüdür yönetmenin gözünde. İçgüdüsel, filtresiz, doğal ve dönemin muhafazakâr beklentilerine meydan okuyan bir kadın profilidir Monika. Ne o zamana değin romanda ve sinemada çokça görülen bir kurbandır ne de ileride sinemanın bolca üreteceği, erkeklerin başını döndüren bir femme fatale. Bir doğa gücüdür Monika. Kendi arzularının peşinden giden, toplumsal beklentileri reddeden, geleneksel hayatın bir kadına yüklediği annelik ve eşliğin sorumluluklarını reddeden bir kadın.

Monika’nın Bakışı
Doğa (suyun, rüzgârın ve güneşin özgürleştirici dokusu) ile kent (klostorofobik iç mekânlar, dar sokaklar ve sıkışmış gölgeler) arasındaki tezatlığı net bir şekilde görebildiğiniz filmde, sinema tarihinin ilklerinden biri yaşanır: Monika’nın bakışı. Eğlence peşindeki Monika, bu isteğine uygun bir mekânda otururken, sigarasından bir nefes çeker ve birden kameraya dönerek seyirciye doğru bakar. Yarım dakikaya yakın seyirciye bakan Harriet Anderson (Monika), Fransız Yeni Dalga sinemasının mucitlerinden Jean Luc Godard tarafından şu şekilde yorumlanır: “”Monika’nın o uzun yakın planı… Cinselliğin ve pişmanlığın gözlerimizin içine bakarak kendini teşhir ettiği, sinema tarihinin en hüzünlü ve en modern karesidir.” Godard ve François Truffaut gibi Fransız Yeni Dalga (La Nouvelle Vague) öncüleri, filmin doğal ışık kullanımını, mekân çekimlerindeki özgürlüğü ve özellikle bu sorgulayıcı kameraya bakış tekniğini kendi sinemasal devrimlerinin nirengi noktalarından biri olarak kabul etmişlerdir.
Kırılgan Mutluluklar, Hüzünlü Gerçeklikler
Yaz mevsimine özel üç filmi vardır Bergman’ın. “Yaz Oyunları” (1951), “Monika’yla Bir Yaz” (1953) ve “Bir Yaz Gecesi Tebessümleri (1955). Bu üç film arasında en başarılısı “Monika’yla Bir Yaz” filmidir. Bir de bu filmlere parlak bir yaz gününde geçen “Yaban Çilekleri”ni (1957) ekleyebiliriz. İsveç’in uzun süren dondurucu kışlarının ardından gelen yaz mevsimi, hayattan kısa süreli bir kaçış gibidir. Toplumsal baskılardan arınmaktır. Ancak bu özgürlük, kırılgan ve geçicidir. Hüzünlüdür. Kaçınılmaz bir yıkıma dönüşür. Çünkü mutluluk kırılgandır modern şehir yaşamında. Doğadan uzaktır da ondan. Doğal olmaktan da uzaklaşmayı getirir bu uzaklık. Filmde, gençlerin bir adaya gidişi tesadüfi olmasa gerek. Sonraki dönemlerde (özellikle Farö adasına yerleştiği dönemlerden itibaren) Bergman’ın sinematografisinde özel bir yere oturacaktır ada kavramı. Hem toplumsal baskılardan arınmak hem de kendi gerçekliğiyle yüzleşmek için bir imkân olarak vardır ada.
Filmi izlerken, Bergman’ın tarafsız bakışını hissetmek de mümkün. Ne sorumluluklarına sahip çıkan Harry’yi över yönetmen ne de sorumluluktan kaçan Monika’yı yerer. İkisi de bir tavırdır. Nihayetinde Harry, sistemin çarklarında bir dişli olmayı kabul eden kişidir. Öte yandan Monika, bu sistemin bir parçası olmayı reddeden bir kadındır. Biri (Harry) yetişkinliğe adım atarken, diğeri (Monika) yalnızlığa sürüklenir. Basit ahlâkî yargılardan uzak, seyirciyi kendi tercihiyle baş başa bırakan bir tavır sergiler. Nitekim filmi izledikten sonra her erkek kendine şu soruyu soracaktır:
Ben “Monika’yla Bir Yaz” geçirmek ister miyim?




