Muhafazakâr Mizah Yüz Güldürür Mü?
- Tarih:
Salata, Gırgır, Çarşaf ilkokul ve lise yıllarımın değişmez dergileriydi. Büyük Ağabeyimin aksatmaksızın her hafta alıp okuduğu bu dergilerden en çok nasiplenen bendim. Büyük Ağabeyim 80’li yılların bu popüler mizah dergilerini okurken kahkaha atmak, gülmek bir yana mimikleri bile oynamazdı. Çok ciddi bir şey okuyormuş havasında dergiyi başladığı gibi bitirirdi.
Muhafazakâr bir aileydik. Kullandığımız şeylerin işe yarar taraflarını hiç atmaz sırası gelince başka bir şey için değerlendirirdik. Gazete ve dergiler de okunduktan sonra yırtılıp yakılmaz, çöpe atılmazdı. Bazı gazeteleri kese kâğıdı yaparken, bazı kesekağıtlarının da tutkalını çözüp gazete olarak saklar ve okurduk. Eskiyi saklama ya da değerlendirmeyi de bu anlamda muhafazakârlık sayarsak, ben ve benim gibileri de rahatlıkla bu sınıfa yerleştirebilirsiniz. Bunu geç anlamış olsam da büyük ağabeyim de öyle idi. Okuduğu mizah dergilerindeki gülmece unsurlarına hemen reaksiyon göstermez, adeta gülmeye muhtaç olunacak gelecek meşum günler için dudakları arasına sıkıştırır veya bu mizahtan sadece ders almaya çalışırdı.
12 Eylül darbesine çok az bir zaman kalmıştı, mizaha daha çok ihtiyaç duyabilirdik. Ne de olsa mizah kuş diliyle konuşma biçimi sayılırdı. Gerçeği ve de hakikati direk söylemek bir sürü riski de beraberinde taşımaktaydı. Ya imge diline yaslanıp alegorik, metaforik konuşacaksınız ya da mizah duvarı arkasına saklanıp şikayetinizi kuş diliyle yapacaksınız. Süleyman (a.s) bile kuş dili konuştuğuna göre anlatılanın yanlışlanacağı, anlatanın yalnızlaşacağı dilden kurtulabilmek için mizahtan daha kullanışlısı olamazdı. Mizah aynı yerlerden gıdıklanan kişilerin iletişim dilidir. Güldürerek gerçekliğin sertliğini esnetip gerilimini yumuşatır.
İmam Hatip ortaokul sıralarında vaktimin büyük kısmı mizah dergisi okuyup mizah öyküsü yazmakla geçerdi. Sahaflar Çarşısı’ndan karikatür için kalem, kâğıt ve mürekkep alarak bir yandan da çizmeye başlamıştım. O vakte kadar çizme deyince sadece ayağı ve baldırı saran, kauçuk ve plastik malzemeden üretilen bir ayakkabı çeşidi aklıma gelirdi. Bu anlamıyla ev ile okul arasındaki yolda çizmeyi aşmamaya çalışırdım. Bunu nasıl başardığımı soracak olursanız hemen söyleyeyim: Yazlık ayakkabıma çizme muamelesi yaparak!
İlla da bir şeyleri aşmam gerekiyorsa önce konuşmayı, sonra okumayı ve sonra da yazmayı aşmalıydım. Öyle yaptım ve konuşma, okuma ve yazmayı aşarak çizmeye ulaştım. Gırgır dergisinde Oğuz Aral’ın Avanak Avni, Gaddar Davut, Çılgın Bediş, Utanmaz Adam ve Zihni Sinir gibi karakterlerini yeni bir yorumla çizmeye çalışmıştım. Büyük Ağabey’imden tek farkım bu dergileri okurken kendi kendimi eğlendirip gülmenin tadını çıkarmamdı. Gülmek anlamak demekti. Daha da ilerisi katılmaktı gülmek. “Katılarak gülmek” ifadesi de buradan gelmiş olmalı diye düşünürdüm. Yapılan mizaha katılmıyorsanız şayet, ona katıla katıla gülmezsiniz, olur biter.
İmam Hatip Lisesi’ni mezarlıklar içerisinde okudum. Şişli İmam Hatip Lisesi emekçi ve fukara insanların gömüldüğü bir mezarlığın içerisindeydi. Şişli denildiğine bakmayın okul Kağıthane köyünün tepe noktalarından birinde kurulmuş Sanayi Mahallesi’nde yer almaktaydı. Anarşi döneminin en hareketli mezarlıklarından biriydi Sanayi Mezarlığı. Dersin en can alıcı noktasında omuzlar üzerinden bir cenaze belirir, dikkatimiz dağılır ve bir daha da o dağılan dikkatimizi kolay kolay toplayamazdık. Ergenlik ve ilk gençlik yıllarımızda az gülmemizin sebeplerinden biri de buydu.
“Hayatta hiçbir şeyin şakası yoktur” fehvasınca ölüm başta olmak üzere olup biten şeyleri sineye çekerdik. Gülmek ciddiyetsizlik ve münasebetsizlikti. Hem sonra biz gözyaşı medeniyetiyiz. Yüzümüzde gülme gülünü açtıran kaslarımızın hiç birisi faal değildi. Karşılığını hayatımızla ödeyeceğimize inandığımız gülmekten daha pahalı bir şey yoktu. Sınıfın arka sıralarında korsanca güldüğüm zamanlar beni buna iten şey kendi ellerimle yapıp konuşturduğum karikatürlerden başkası değildi. Kendin pişir kendin ye misali kendi çizdiğim karikatüre kendim gülüyor ve bu yüzden başıma sık sık belalar alıyordum. Beni arka sıralarda durup durup gülerken yakalayan öğretmenlerim kendilerine gülüp dalga geçtiğimi sanıp ağır sözlerle yerin dibine batırırlardı.
Aslına bakılırsa ben önce gülmeyi sonra güldürmeyi öğrendim. Ne hazin bir tecellidir ki fakülteyi de mezarlık manzaralı bir okulda okumuştum (Rum Mezarlığı) Tam gülmeye niyetlenirken gözünüze bir mezar taşı ya da mezar yazısı takılıveriyor. Gülmeyi erteledikçe güldürmeyi de ertelemek zorunda kalıyorsunuz. Daha 0rta 3. sınıfta dünyanın bir cenaze evi olduğuna kendimizi inandırmıştık. Evet, cenazede gülmemiz ciddiyetsizlikti, fakat düğünde gülüp oynamayı da hiç kendimize yakıştıramazdık. Orta 3. Sınıfta sabah berber dönüşü okula gittiğimizde idarecilerin 32 tekmili birden ellerinde makas ve havlularla bizi sınıflarımızdan çıkarıp koridora dizdiklerinde modumuz birden değişivermişti. Bir tür “Güler misin ağlar mısın” durumuydu yaşadığımız. Ben o gün ağlamak yerine gülmeyi seçmiştim. Saç tıraşımın okul normlarıyla uygunluk göstermediği gerekçesiyle saçlarım tren yolu sitiliyle ikinci kez operasyona maruz kalırken ağlamanın sonu olmadığı için kendimi gülmenin kollarına bırakmıştım. Tabii kahkaha atma cesaretim olmadığından kıs kıs gülmeyi daha münasip görmüştüm. Bu benim ilk kez kıs kıs gülüşümdü. Okulumuzun en sert ve en ciddi idarecisi Niyazi Hoca güldüğümü görünce çok bozulmuş öfkeyle “Burada tiyatro mu oynuyoruz andavarlı! diye kükreyivermişti. “Evet tam da öyle, tiyatro oynuyoruz” diyecektim, ama bunun bir soru sorma cümlesi değil hesap sorma olduğunu fark edince fark etmiştim. O gün zihnim bir hakikatle aydınlandı: “Gülmek sâri yani yayılımcıdır. Gülmeye eşlik edenler ortak bir noktada buluşurlar. Gülme cemaati diye bir şeyden bile bahsedebiliriz. Gülünesi bir durumda en dikkat çekip ortalıkta kalanlar hep gülmeyenlerdir.”
Okul yönetiminin tam teçhizat, saçlarımızı onların istedikleri gibi kestirmediğimiz için maruz kaldığımız tren yolu operasyonu sonunda aynadaki fotoğrafıma çok gülmüştüm. Ne yani, ağlayıp gözyaşı mı dökmeliydim? Öfkelenip duvarları mı yumruklamalıydım? Ağzımı açıp gözümü mü yummalıydım? Aynada kendime gülmek beni bütün bu kazalardan muhafaza etti. Bir kez daha anladım ki sadece insanlar muhafazakâr olmaz, aynı zamanda eylemler de muhafazakârdır. O gün karikatür kalemimi alıp masamın başında kâğıda herkesi güldürecek bir şey çizmiştim. Şey dedim, çünkü karikatürü mizaha alet etmekten başka bir maksadım yoktu. Makasın iki tutma yerine iki idareci hocamızın kellesini yerleştirerek bu tren yolu faciasındaki iş birliğini ortaya koymaya çalıştım. Başardım da. Sınıf panosunda bu karikatür aylarca kaldı. Ne hocalarımıza çıkıştık ne de eğitim atmosferini bozmuş olduk. Çizginin altında Yunus Emre’den uyarlama şu dizeler vardı: “Kuru idik yaş olduk/ Zehir idik aş olduk/ Beleşten tıraş olduk/ Müdür Bey’in sayesinde”
Mizah iyidir. Yakıp yıkmaz, aksine havayı yumuşatır. Muhafazakâr gülünesi şeyleri karnında tutar. Halbuki bir Çin atasözünün bize söylediği şey hiç de yabana atılacak cinsten değildir: “Gülerken göbeği oynamayan adamdan korkunuz” Yani duygularını dışa vurmamak için kendine pres uygulayan insanın zulmü sadece kendisine değildir. Muhafazakârlık bir insanın içi ile dışının aynı şarkıyı söylemesidir. Ne içini açarken dışı içerde kalır ne de dışa vururken içini dışarda bırakır.
Aynı şeylere ağlayıp yine aynı şeylere gülebiliyorsanız yaşınız ve cinsiyetiniz ne olursa olsun aynı frekanslarda buluşuyorsunuz demektir. Hüzünde birleşmiş olmak yetmez, mizahta da ortak uyaranlara sahip olmak lazım. Hangi dünya görüşünde olursanız olun yaptığınız espri yüz güldürmelidir. Bunun gerçekleşmesi için yüzdeki on beş kasın birbiriyle uyumlu şekilde gerilmesi gerekiyor. Anlaşılacağı üzere gerilim gülmenin hem sebebi hem de sonucudur. Haydi güle güle!




