Muhalif Çelişki
- Tarih:
“Adalet yok”, “anayasa yok sayılıyor”, “millet aç”, “esnaf kepenk kapatıyor”, “insanlar suçsuz yere hapse giriyor”, “dikta rejimi hüküm sürüyor…” Bu ve benzeri iddialı ifadeler, muhaliflerin dilinden hiç düşmüyor. Ancak, bu iddiaların büyüklüğü ile onlara karşı ortaya konan faaliyetlerin cılızlığı arasında da derin bir çelişki gözlemleniyor. Burada asıl sorgulanması gereken ise bu iddiaların doğruluğu değil bu çelişkili hallerdir.
Türkiye’de muhalefetin dili her zaman sert oldu; belki de bu sertliğe mecbur bırakıldı. Bugün gelinen noktada “nefret birliği”, fikir birliğinin bir adım önünde seyrediyor ve ne yazık ki siyaseten daha “kazançlı” görünüyor. Bu durum, iddiaların bir grup için mutlak gerçek, diğer grup içinse hiç yaşanmamış fanteziler olarak kalmasına yol açıyor. Toplum bu kutuplaşmış iklimde bocalarken, muhalefetin ayakları bir türlü yere basamıyor. Söylemlerin sertliği iktidarın üslubuyla yarışır düzeyde; evet, seçmen de bu sertliği seviyor olabilir. Mesele bu sertliği eleştirmek değil; bir sorun varsa konuşulmalı, büyük bir sorun varsa kuşkusuz “büyük” konuşulmalı. Muhaliflerin samimiyetini ölçemeyeceğimize göre, hepsinin bu iddialara yürekten inanarak konuştuğunu varsayalım. İşte “muhalif çelişki” tam da bu noktada başlıyor.
Büyük iddialar, beraberinde büyük sorumluluklar getirir. Bir suça sessiz kalmak kötüdür ama sadece ses çıkarmak da yeterli değildir. O sesi yükseltmek, suçu görmeyene göstermek, duymayana duyurmak gerekir. Bir banka soyulduğunda herkesin parası çalınmış demektir. Güvenlik görevlisinin sadece bağırması yetmez; polisi aramak, hırsızın peşine düşmek gerekir. Bankada hesabı olan her ferdin suç duyurusunda bulunması şarttır. “Benim sadece bir liram vardı, uğraşamam” demek ne kadar yanlışsa; “Senin sadece bir liran vardı, niye abartıyorsun?” demek de o kadar yanlıştır. Üstelik bankayla ilişkisi olmayanları da uyarmak bir zorunluluktur; çünkü hırsız hâlâ dışarıdadır ve başka bankalara girmeyeceğinin garantisi yoktur.
Normal şartlarda mağdurlar birleşir, birleşmelidir de. O an kimse kimsenin kimliğine, geçmişine takılmaz; tek bir amaca kilitlenilir: Hırsızın yakalanması ve hakkın teslimi. İşte muhalefet tam bu noktada tongaya düşmektedir. Mağdurlar birleşmek yerine gruplaşır: A grubu banka yönetimiyle, B grubu güvenlik görevlisiyle, C grubu denetleyicilerle uğraşmaya başlar. Gruplar o kadar dallanıp budaklanır ki, bankanın yanındaki esnafla kavga eden bile çıkar. O sırada asıl gaye çoktan unutulmuştur. Bu manzarayı dışarıdan izleyen sağduyulu bir vatandaş şunu demekten kendini alamaz:
“Saçmalamayı bırakıp paranızın peşine düşsenize!”
“Muhalif Çelişki”, en başta sandığımın aksine tam bir samimiyet turnusolüdür. Kimsenin siyaset yapma biçimini yargılayacak değiliz; herkesin yoğurt yiyişi farklıdır. Ancak asıl mesele kimin hangi yoğurdu yediğidir; yani başka tabaklarla değil, bizzat kendi önündekiyle ilgilenmektir. Muhalefet topluma karşı kendi sorumluluğunu yerine getirmelidir. Çünkü muhalefetin dile getirdiği iddialar, yüzüncü yılını geride bırakmış bir demokrasi için hafife alınacak türden değildir. Bunlar, “Şöyle olsa daha iyi olur” naifliğiyle çözülecek meseleler de değildir.
Muhalefet, iddialarının samimiyetini kanıtlamak zorundadır. “Olmazları” ve zorlukları bir kenara bırakıp hedefe kilitlenmelidir. Belki de “Altılı Masa”, tam da bu “hedefe kitlenme” ve asgari müşterekte buluşma çabasını kısmen de olsa somutlaştırdığı için önemliydi.




