Nesnelerden Bahsetmek: Quine, Dil ve Ontoloji
- Tarih:
“Bir kültürün temel kodları—onun diline, algılama aşamalarına, alışverişlerine, tekniklerine, değerlerine, uygulamalarının hiyerarşisine hükmedenleri—daha işin başında, her insan için karşılaşacağı ve kendini onların içinde bulacağı ampirik düzenleri saptar.”
Michel Foucault, Kelimeler ve Şeyler
Dünyayı düşündüğümüzde, zihnimizde sınırları keskin bir biçimde çizilmiş bir eşya galerisi canlanır: Masanın üzerinde duran bir fincan kahve, pencerenin pervazına konmuş bir kuş ya da gökyüzünde süzülen bulutlar… Dünya adeta önceden parsel parsel bölünmüştür; her şey, belli sınırlar dahilindeki bir şey olarak belirlenmiştir. Neyin ne olduğu bellidir. Gerçeklik, bu açıdan parçaları önceden kesilmiş ve kutusuna yerleştirilmiş devasa bir yapboz gibidir, her bir parçanın yeri bile belirlenmiştir. Bazen “Tanrı dünyayı böyle yaratmıştır.” denilir, bazen de “Doğa zamanla bu hâle evrilmiş ve bu şeyler belirmiştir.” denilir. Sahiden böyle midir? Yoksa o sınırları “isimlendirme” eylemimizle biz mi çizeriz?
Quine, bu eski soruyu 20. yüzyılın analitik titizliğiyle yeniden masaya yatırmıştır: 1957’de yayımladığı “Nesnelerden Bahsetmek” (“Speaking of Objects”) makalesi, bu sorunun izini sürer.
- “Gavagai”: Ormandaki Belirsizlik
Quine’ın düşünce dünyasındaki “nesne” kavramının altındaki zemini yoklamak için, onun meşhur radikal çeviri deneyine yakından bakmak gerekir. Radikal çeviri, hiçbir ön bilgiye ya da başka bir dile dayanmayan ve çevirmenin elinde hiçbir rehber olmaksızın sadece gözlem yoluyla yürüttüğü tercüme faaliyetidir. Yani bu, bir dilbilimcinin, daha önce hiçbir dış temas kurmamış bir kabilenin dilini elinde hiçbir sözlük ya da rehber olmaksızın tercüme etme girişimidir—sadece yerlilerin davranışları ve çevrelerindeki olaylar gözlenmektedir. Böylesi bir hayalî kültürle ilk kez karşılaşan hayalî dilbilimci, yerlilerin bir tavşan gördüğünde “gavagai” dediklerini duyar. Bu ifadenin dilbilimci tarafından “İşte bir tavşan!” olarak not edilmesi, ilk bakışta olağan bir tecrübî çıkarım gibi görünür. Ancak Quine, burada telafi edilemez bir belirsizliğin olduğu görüşündedir. Dışsal uyaranın, yani kulağa çarpan ses dalgalarının (“gavagai” ifadesinin) tam olarak neye gönderme yaptığı esasen belirsizdir. Bu ses, sadece “tavşan” kavramına referans verebileceği gibi “işte bir tavşan”, “tavşana dair zamansal kesitler” veya “tavşanın ayrılmamış parçaları” gibi birbirinden tamamen farklı şeyleri de işaret ediyor olabilir. Bu durum, ilk bakışta, gündelik dildeki basit bir çeviri sorunu gibi görünse de bir kelimenin tam olarak neye gönderme yaptığının anlaşılmazlığıyla ilgilidir. Quine bunu “referansın anlaşılmazlığı” (inscrutability of reference) olarak adlandırır.
Bu belirsizliği anlamak için bir yetişkin ve bir çocuğun birlikte gökyüzüne baktığı ve çocuğun henüz “takım yıldızı” kavramını bilmediği bir örnek düşünülebilir. Yetişkin parmağıyla Büyük Ayı’yı gösterip “Bak, işte Büyük Ayı!” der. Ancak çocuk “takım yıldızı” kavramını bilmediği için orada tek bir nesneye odaklanamaz. Gökyüzünde gördüğü, farklı ışık noktaları, sayısız yıldızdır. Büyük Ayı bunlardan birisi olabilir. Yetişkinin tek bir nesne olarak isimlendirdiği şey, çocuk için “birbirinden bağımsız ve yan yana duran ışık parçaları”dır. Başka bir ifadeyle, aynı fiziksel uyaran (yıldızlardan gelen ışık) her iki gözün retinasına da çarpmaktadır. Ancak yetişkin o ışıkları kendi dilsel şeması içinde birleştirip “Büyük Ayı” adlı bir nesneye dönüştürürken, çocuk henüz o birleştirme aygıtına sahip olmadığı için yıldızları o şekilde görmez. “Gavagai” örneği de buna benzer: Yerliler “gavagai” dediklerinde dilbilimci “tavşan”a odaklanmaktadır ama onlar neyi kastetmektedirler? Tıpkı dilbilimcinin “gavagai” sesini duyduğunda zihnindeki “tavşan” nesnesine sığınması gibi, biz de dünyadan gelen uyaranları kendi dilimizin sınırlarındaki bölmelere dahil ederek algılarız.

- Bölünmemiş Bir Dünyayı Parsellemek
Dilbilimci, sadece yerlinin tepkilerini izleyerek bu belirsizliğin içinden çıkamaz. Yani, onun “gavagai” sözcüğünü duyduğu yerde yerlilere dönüp “tavşan” demesi ve yerliler tarafından onaylanması sorunu çözmez. Çünkü bir sesin bir nesneye karşılık gelmesi için, o dilde nesnelerin nasıl tekil şeyler hâlinde kavrandığını bilinmesi gerekir. Yerlilerin benzer bir durumda, “Bu, az önceki ile aynı şeydir.” (özdeşlik) demelerinde ya da “Burada bir değil, iki ayrı şey var.” (nicelleştirme) demelerinde hangi dilsel aygıtları kullandıklarını çözmedikçe, dilbilimci için gördüğü şeyin sınırları daima bulanık kalacaktır. Bunlar dilin içsel gramer yapısıyla ilgilidir. Örneğin Türkçeye aşina olmayan bir İngiliz, bir kedinin ve sonra bir kadının gösterilerek aynı ifadeyle “O geldi!” denilmesini kafa karıştırıcı bulabilir. Söz konusu gramer yapısı dilbilimci tarafından (ya da bir dili öğrenen herhangi birisi tarafından) kavranmadıkça, kendi dilsel kalıplarımızı yabancı dile giydirmeye çalışmamız söz konusudur. İnsan, yabancı bir dili ya da doğrudan dış dünyayı anlamlandırmaya çalışırken, farkında olmadan kendi “nesne varsayma örüntülerini” gerçekliğin üzerine bir şablon gibi yerleştirir (imposing pattern). Türkçedeki “o” zamirinin gösterdiği de budur: Bu sözcük cinsiyeti, türü, hatta bazen canlılığı bile belirsiz bırakan geniş bir parantez gibidir. Bir İngiliz “O geldi!” ifadesini duyduğunda, kendi dilinin zorunlu kıldığı “he”, “she” ya da “it” kutularından birini seçmek, yani o boşluğa bir kimlik (özdeşlik) atamak zorundadır. Bu seçim, sadece bir tercüme değil, karşı tarafın dünyasında henüz bölünmemiş bir alanı (“o”yu) kendi dilsel şemasıyla zorla parçalara ayırmaktır. İngiliz için bir “erkek”, bir “kadın” ve bir “nesne” dünyada hâlihazırda üç ayrı varlık türü olarak dururken Türkçede bu ontolojik kompartımanlar mevcut değildir, gerçeklik bu noktalardan bölünmemiştir. Dolayısıyla mesele gramer farklılığından başka bir meseledir, söz konusu olan ontoloji farklılığıdır. Son tahlilde yapılan şey, gerçekliğin pürüzsüz akışına kendi dilimizin terziliğinde dikilmiş birer “nesne elbisesi” giydirmektir.
Gramer burada, ontolojinin üzerine inşa edildiği bir iskelettir. Quine’a göre ontoloji, yani “neyin var olduğuna” dair kabullerimiz; dilin öğrenilmesi, gramerin içselleştirmesi süreciyle doğrudan ilgilidir. Bir çocuğun dil edinim süreci, aslında dünyayı nesnelere bölme sanatında ustalaşma evresidir. Başlangıçta çocuk için sadece birer uyarım yığını olan deneyim; özdeşlik, nicelleştirme ve zamirler gibi dilsel araçların devreye girmesiyle “tekil nesneler”, “madde”ler ve “nitelik”ler olarak ayrışmaya başlar. Bebek için anne, süt ve (annenin elbisesindeki) kırmızılık arasında ilk başlarda var olmayan ayrım zamanla dil yoluyla belirir. Bu noktada Quine, deneyimin bize nesneleri “hazır paketler” hâlinde sunmadığını; aksine duyusal uyaranları belirli bir kavramsal şema içinde yorumlayarak bizim nesneleştirdiğimizi anlaşılır kılar. Dolayısıyla, “Şu nesne vardır.” önermesi, yalnızca deneyime yol açan uyarım koşullarına (ifadeyi işitme veya nesneyi görmeye) değil, o önermenin içinde anlam kazandığı bütüncül dil yapısına görelidir.
Bu bakış açısı, ontolojinin, yani “varlık kataloğumuzun”, neden mutlak değil, göreli olduğunu açıklar. Metafizik önkabullerle bütünleşik olan klasik mantığın “cins-tür” ayrımında, doğanın kendi iç hiyerarşisini bize hazır sunduğu ve dilin sadece bu hiyerarşiyi yansıttığı varsayılır. Oysa Quine bu hiyerarşinin, dış dünyada keşfedilmeyi bekleyen düzenle değil, bizim gerçekliği dil aracılığıyla nasıl parsellere ayırdığımızla ilgisini öne çıkarır. Örneğin, bir ormana baktığımızda gördüğümüz manzara, kullandığımız kavramsal şemaya göre radikal biçimde değişir: Sıradan bir gözlemci için orada sadece “ağaçlar” (cins) varken, bir botanikçinin dünyasında “sarıçam”, “karaçam”, “ardıç” ve “sedir” (tür) gibi birbirinden kesin sınırlarla ayrılmış farklı nesne kategorileri bulunur. Nihayetinde “neyin var olduğu” sorusu, dış dünyadaki yalın bir gerçeklikten gelen uyaranlarla ilgili değildir. Metafizikçinin varsaydığı “öz” dilin üretimine yabancılaşmış olmanın bir ürünüdür. Bu nedenle “neyin var olduğu” sorusu, gerçekliği hangi nirengi noktalarından, hangi cins ve tür ayrımlarıyla paketlediğimizle, yani kullandığımız arka plan diliyle ilgilidir.
Varlık kategorilerimizin bu yerelliği ve keyfîliği, bizi bazen tarihin derinliklerindeki başka sınıflandırmalarla da yüzleştirir. Örneğin, Jorge Luis Borges’in (Öteki Soruşturmalar’da) söz ettiği antik Çin ansiklopedisindeki hayvan sınıflarından bazıları şöyledir: “İmparatora ait olanlar”, “uzaktan sinek gibi görünenler”, “biraz önce bir sürahiyi kıranlar”… bu antik hayvan sınıflandırması, modern bilimsel zihnimize absürt gelen bazı kompartımanlara ayrılmıştır. Borges, 17. yüzyılda yaşamış John Wilkins’in, dünyadaki her şeyi kuşatan kusursuz ve evrensel bir dil yaratma çabasını irdelerken bu örneği ele alır. Çıkardığı sonuç, dünyayı hangi kategorilere ayırırsak ayıralım, bu ayrımın daima keyfî ve yerel kalmaya mahkûm olduğudur. Quine bu örnekten söz etmez fakat onun için de antiklerin yaşadıkları bu durum bir cehalet göstergesi değil, Borges’in ironisiyle kesişen bir ontolojik görelilik örneği olacaktır. Zira dünya bize kendiliğinden “memeliler” veya “sürüngenler”in varlığını sunmaz; biz kendi kültürel, pratik ya da siyasî ihtiyaçlarımız doğrultusunda gerçekliğin üzerine farklı ağlar atarak şeyleri sınıflandırırız. Quine, bir empirisist olarak, hangi sınıflandırmanın deneysel veriyi örgütlemede daha başarılı olduğuna dair elimizde dilden bağımsız bir ölçüt olmadığının da altını çizer. Kimimiz için bir canlı “taksonomik bir birim” iken kimimiz için sadece “imparatorun mülkü”dür…

- Arşimet Noktasının Yokluğu
Quine’ın “Nesnelerden Bahsetmek” makalesinin ulaştığı bu sonuç, bütün kavramsal şemaların dışına çıkıp gerçekliğe “olduğu gibi” bakabileceğimiz nötr bir zeminin, bir Arşimet noktasının bulunmadığı gerçeğidir. Bir fizikçinin atomaltı parçacıklardan örülü ontolojisi ile gündelik hayatın somut nesnelerinden oluşan dünya tasarımı, farklı “çeviri kılavuzlarına” benzer. Uyaranlara ilişkin deneyimlerimizi bir dile aktarırken farklı çeviri aygıtları kullanırız. Bu durumda çevirilerin biri diğerinden ontolojik olarak daha “üstün” veya “gerçek” değildir, her biri kendi içsel tutarlılığı ve pragmatik başarısı ölçüsünde geçerlilik kazanır.
Quine’ın bu yaklaşımı, bilim felsefesinde Thomas Kuhn ve Paul Feyerabend’in “mukayese edilemezlik” (incommensurability) tartışmalarıyla silik de olsa bir akrabalık taşır. Bu uzak akrabalık, bir paradigmanın ontolojisini değerlendirirken daima kendi yerel bireyleştirme mekanizmalarımızı kullanmamızla ilgilidir. Bu durumun yön verdiği kaçınılmaz ontolojik görelilik üç filozof tarafından da paylaşılır. Mesela Quine, fonksiyonlara gönderme yaparak “Var olmak, bir değişkenin değeri olmaktır.” diye yazmıştır. Buna göre ontoloji, farklı değişkenlere konu olabilen değerlerle ilgilidir.
Ancak bu durum, Quine’ı her türlü dünya tasarımını aynı kefeye koyan bir kültürel görececi yapar mı? Onun ontolojik görelilik tezi, çoğu zaman kültürel görecelik tartışmalarının felsefî zeminini besleyen en güçlü damarlardan biri olarak görülse de böylesi bir yargı uygun olmayacaktır. Her şeyden önce onun, gerçekte var olan şeyleri doğa bilimlerine konu edebildiğimiz şeylerle sınırlayan bir natüralist olduğu gözden kaçırılmamalıdır. Onun için ontolojik görelilik, hakikatin tamamen öznel olduğu bir görelilik düşüncesi değil; fiziksel gerçekliğin tek bir dilsel kalıba sığmayacak kadar zengin, dillerin ise bu gerçekliği kendi pratik ihtiyaçlarına göre paketleyen araçlar olduğu düşüncesidir. Quine, epistemolojik bir Arşimet noktası olmadığını kabul etse de her kavramsal şemanın hayatta kalma ve dünyayı öngörme konusundaki başarısının denk olmadığını savunur. Modern bilimin şeması, deneysel verileri düzenleme, geleceği tahmin etme ve teknolojik fayda konusundaki başarısı sayesinde diğerlerinden ayrışır. Dolayısıyla Quine’ın ontolojisi, keyfî bir seçim değil; bizi çevremizle en uyumlu kılan ve deneyimlerimizi en sade şekilde örgütleyen bilimsel kuramın gerektirdiği nesnelere verilen bir bağlılıktır. Bilimsel kuramsa mutlak değil, değiştirilebilirdir. Dolayısıyla Neurath’ın gemisinde giderken gemiyi yenilemek gerektiği, bilimi de bilim yaparak iyileştirmek gerektiği görüşündedir.
Sonuç olarak Quine, “Neler gerçekten vardır?” sorusunu cevaplarken, soyut nesnelerin ve niteliklerin (“kırmızılık”, “anlamdaşlık” vb.) ontolojik olarak kaygan bir zeminde durduğunu belirtir ve bir tür “ontolojik kemer sıkma” politikası önerir. Tümelleri, anlamları, nitelikleri eler ve sadece “sınıflar”la “fiziksel nesneleri” var kabul eder. Başka bir ifadeyle var olma değerini bol bol dağıtmak yerine, fiziksel uyaranlardan çıkarılabilen şeylerle sınırlamak gerekmektedir. Nihayetinde onun için ontoloji, dünyayı anlamlı bir şekilde haritalandırma çabamızın bir yan ürünüdür. Nesnelerden bahsetmek, aslında dünyaya verdiğimiz fiziksel tepkilerle dilimizin sınırları içinde bir dünya inşa etmektir. Ancak bu inşa süreci ne kadar rasyonel ve bilimsel temellere dayanırsa dayansın, daima kullanılan arka plan diline ve o dilin sağladığı kavramsal araçlara da kökünden bağlı kalacaktır.




