Picture of Mehmet Biten
Mehmet Biten

Nostalji Çağı Geleceğin Kaybı Ve Geçmişin Politikleştirilmesi

A+ A-

Modern çağın en büyük iddiası gelecekti. Aydınlanma düşüncesinden Sanayi Devrimi’ne, ulus-devletin kuruluşundan refah devleti deneyimine kadar modernliğin neredeyse bütün büyük anlatıları, insanlığın ilerleme fikri etrafında şekillendi. Gelecek, insanlığın hatalarından ders çıkararak daha iyi bir dünya kuracağı bir ufuk olarak tasavvur edildi. Ancak bugün içinde yaşadığımız çağda bu ufkun giderek sisle kaplandığına tanık oluyoruz. Gelecek artık umutların değil, korkuların mekânı hâline gelmiş durumda. İşte tam da bu noktada nostalji, modern dünyada güçlü bir toplumsal duygu ve siyasal enerji kaynağı olarak yeniden sahneye çıkıyor.

Bu dönüşümü anlamak için düşünürler sık sık Walter Benjamin’in ünlü “Tarih Meleği” imgesine başvururlar. Benjamin, Paul Klee’nin Angelus Novus tablosundan hareketle tarihin ilerleyişini yorumlarken çarpıcı bir metafor kurar: Tarih meleği geçmişe bakar; bizim olaylar dizisi olarak gördüğümüz şeyde o, durmaksızın biriken bir felaket görür. Enkaz üstüne enkaz yığılırken melek onları onarmak, parçalanmış olanı yeniden birleştirmek ister; fakat cennetten esen güçlü bir fırtına onu istemeden geleceğe doğru sürükler. Bu fırtına Benjamin’e göre “ilerleme”dir.

Benjamin’in bu yorumu, modernliğin trajik paradoksunu gösterir. İlerleme, insanlığı kurtarmak için ortaya çıkmış bir fikir olmasına rağmen, çoğu zaman geçmişteki yıkımların üzerine inşa edilen bir süreçtir. Ancak bugün durum daha da karmaşıktır. Zygmunt Bauman’ın dikkat çektiği gibi artık tarih meleği yalnızca geçmişe bakmıyor; aynı zamanda yön değiştirmeye hazırlanıyor gibidir. Melek sanki bir U dönüşünün ortasında yakalanmıştır: yüzü geleceğe dönmekte, fakat kanatlarını geriye doğru iten rüzgâr bu kez geçmişten gelmektedir. Bu metafor, çağımızın ruhunu anlamak açısından son derece açıklayıcıdır. Çünkü günümüzde gelecek artık güven veren bir vaat olmaktan çıkmış; buna karşılık geçmiş, giderek artan ölçüde güvenli bir sığınak olarak tahayyül edilmeye başlanmıştır.

Nostaljinin Toplumsal Psikolojisi

Nostalji kelimesi çoğu zaman bireysel bir duygu olarak anlaşılır. Oysa Svetlana Boym’un işaret ettiği gibi nostalji yalnızca kişisel bir hatırlama biçimi değil, aynı zamanda güçlü bir toplumsal ve kültürel fenomenidir. Boym nostaljiyi “kaybolmuşluk ve yerinden edilmişlik hissiyle birlikte kişinin kendi fantezisiyle kurduğu bir aşk ilişkisi” olarak tanımlar. Bu tanım, nostaljinin yalnızca geçmişe yönelik bir özlem değil, aynı zamanda hayali bir geçmiş kurma süreci olduğunu da ima eder.

Nostaljinin tarihsel serüveni de ilginçtir. 17. yüzyılda Avrupa’da nostalji tıbbi bir hastalık olarak kabul ediliyordu. Özellikle savaşlarda memleketlerinden uzak düşen askerlerde görülen bu durum, fiziksel bir rahatsızlık gibi tedavi edilmeye çalışılıyordu. İsviçreli doktorlar hastalara afyon, sülük tedavisi ve dağ yürüyüşleri öneriyorlardı. Fakat 21. yüzyıla gelindiğinde nostalji artık bireysel bir hastalık olmaktan çıkmış, adeta küresel bir kültürel ruh hâline dönüşmüştür.

Boym’un ifadesiyle modern dünya bugün “küresel bir nostalji salgını” yaşamaktadır. Bu salgının temelinde iki güçlü duygu vardır: kolektif hafızaya sahip bir topluluğa duyulan özlem ve parçalanmış bir dünyada süreklilik arayışı. Küreselleşme, teknolojik hızlanma ve toplumsal dönüşümler insanların yaşam ritmini dramatik biçimde değiştirmiştir. Bu hızlı dönüşüm karşısında bireyler kendilerini çoğu zaman köksüz ve güvencesiz hissetmektedirler. Nostalji tam da bu noktada bir savunma mekanizması olarak ortaya çıkar. Geçmiş, bugünün karmaşası karşısında güvenli ve anlamlı bir düzenin simgesi hâline gelir.

Ancak nostalji yalnızca masum bir duygusal eğilim değildir. Boym, nostaljinin özellikle “restoratif” biçiminin tehlikelerine dikkat çeker. Restoratif nostalji, geçmişi romantize etmekle kalmaz; onu yeniden kurmayı hedefler. Bu tür nostalji ulusal mitlere, tarihsel efsanelere ve çoğu zaman komplo teorilerine yaslanır. Modern karşıtı tarihsel anlatılar üretir ve bunları siyasal projelerin merkezine yerleştirir. Bu nedenle nostalji, günümüz dünyasında milliyetçi ve popülist siyasetlerin önemli bir ideolojik kaynağı hâline gelmiştir.

Geleceğin Kaybı

Modern çağın en belirleyici özelliği geleceğe duyduğu güvendi. Aydınlanma düşünürleri insan aklının ilerleme sağlayacağına inanıyorlardı. 19. yüzyılın büyük ideolojileri –liberalizm, sosyalizm ve milliyetçilik– farklı biçimlerde de olsa insanlığın daha iyi bir geleceğe doğru ilerlediği fikrini paylaşıyorlardı. Bu nedenle modern siyaset büyük ölçüde geleceğe yönelik projeler etrafında şekillenmişti.

Ancak 20. yüzyılın trajedileri bu iyimserliği ciddi biçimde sarstı. Dünya savaşları, totaliter rejimler ve kitlesel yıkımlar ilerleme fikrinin karanlık yüzünü ortaya koydu. Yine de Soğuk Savaş sonrası dönemde küreselleşmenin yarattığı ekonomik büyüme ve teknolojik gelişmeler bir süreliğine geleceğe dair umutları canlı tutmayı başardı.

Bugün ise durum farklıdır. Özellikle 2008 küresel finans krizi, modern dünyanın geleceğe yönelik güvenini derinden sarsmıştır. Birçok toplumda genç kuşaklar ebeveynlerinden daha iyi yaşam koşullarına sahip olamayacaklarına inanmaya başlamıştır. Sosyal hareketlilik yavaşlamış, gelir eşitsizlikleri artmış ve ekonomik güvencesizlik yaygınlaşmıştır.

Bu durum insanların zihninde önemli bir psikolojik dönüşüme yol açmıştır. Gelecek artık ilerleme ve refahın doğal mekânı olarak görülmemektedir. Tam tersine, iş kaybı, sosyal statü düşüşü ve ekonomik belirsizlik gibi korkuların yoğunlaştığı bir alan hâline gelmiştir. İnsanlar gelecekten korkmaya başladıklarında ise doğal olarak geçmişe yönelirler.

Zygmunt Bauman’ın “retrotopya” kavramı tam da bu dönüşümü anlatır. Ütopya kelimesi Thomas More’dan beri gelecekte kurulacak ideal toplumları ifade ediyordu. Retrotopya ise ideal toplumun geçmişte var olduğuna dair bir inancı temsil eder. Bu düşünceye göre altın çağ gelecekte değil, geçmişte kalmıştır. Dolayısıyla çözüm de geleceği kurmak değil, geçmişi yeniden diriltmektir.

Özgürleşme Paradoksu

Modernliğin en güçlü vaatlerinden biri özgürlüktü. Bireylerin geleneksel bağlardan kurtulması ve kendi hayatlarını özgürce şekillendirmesi modern toplumların temel ideallerinden biri olarak sunuldu. Ancak bu özgürleşme süreci aynı zamanda yeni türden güvencesizlikler yarattı.

Refah devleti döneminde bireyler ekonomik ve sosyal risklere karşı belirli ölçüde korunuyordu. İş güvencesi, sosyal güvenlik sistemleri ve kamu hizmetleri bireylere belirli bir istikrar sağlıyordu. Fakat neoliberal politikaların yaygınlaşmasıyla birlikte bu koruma mekanizmalarının önemli bir kısmı zayıfladı. Piyasa mekanizmaları toplumsal hayatın daha geniş alanlarını belirlemeye başladı.

Bu süreç çoğu zaman özgürleşme söylemiyle meşrulaştırıldı. Devletin müdahalelerinin azalması bireysel özgürlüğün artması olarak sunuldu. Ancak pratikte bu durum birçok insan için farklı sonuçlar doğurdu. Sosyal koruma mekanizmalarının zayıflaması, özellikle alt ve orta sınıflar için ciddi güvencesizlikler yarattı.

Bauman bu durumu “özgürleşmenin bedeli” olarak yorumlar. Modern birey bir yandan geleneksel otoritelerden kurtulmuş, fakat diğer yandan piyasa güçlerinin belirsizliğine daha açık hâle gelmiştir. Eski korkuların yerini yenileri almıştır. Önceden disiplin ve otorite baskısından korkan bireyler şimdi ekonomik başarısızlık, işsizlik ve toplumsal düşüş korkusuyla yaşamaktadırlar.

Bu nedenle özgürlük artık birçok insan için güven verici bir nimet olmaktan çıkmış, risklerle dolu bir yük hâline gelmiştir. İnsanlar geçmişteki daha istikrarlı ve öngörülebilir toplumsal düzenleri idealize etmeye başlamışlardır. Nostaljinin yükselişinde bu psikolojik dönüşümün önemli bir payı vardır.

Nostalji ve Popülizm

Nostalji yalnızca kültürel bir duygu değil, aynı zamanda güçlü bir siyasal araçtır. Günümüzde birçok popülist hareket geçmişe yönelik romantik anlatılar üzerinden destek kazanmaktadır. “Eski güzel günler” söylemi, modern toplumların belirsizlikleri karşısında güçlü bir mobilizasyon potansiyeline sahiptir.

Bu söylem özellikle milliyetçi siyasette belirgin şekilde görülür. Ulusal kimlikler çoğu zaman tarihsel mitler ve idealize edilmiş geçmiş anlatıları üzerine kuruludur. Popülist liderler bu anlatıları yeniden canlandırarak toplumsal destek elde etmeye çalışırlar. Geçmişin güçlü devletleri, homojen toplumları ve güvenli ekonomik düzenleri bugünün sorunlarına karşı bir alternatif olarak sunulur.

Avrupa’da son yıllarda yükselen milliyetçi hareketler bu eğilimin açık örnekleridir. Avrupa Birliği projesi başlangıçta geleceğe yönelik bir barış ve refah vizyonu olarak ortaya çıkmıştı. Ancak ekonomik krizler ve göç tartışmaları bu vizyonun cazibesini zayıflatmıştır. Birçok ülkede ulusal egemenliğe dönüş çağrıları güç kazanmıştır.

Javier Solana’nın dikkat çektiği “tehlikeli nostalji” tam da bu noktada ortaya çıkar. Avrupa toplumlarının önemli bir kısmı Avrupa Birliği öncesindeki ulusal egemenlik dönemini idealize etmeye başlamıştır. Bu nostalji, yalnızca geçmişe duyulan romantik bir özlem değildir; aynı zamanda siyasal projelerin merkezinde yer alan bir ideolojik unsurdur.

Ancak Solana’ya göre bu nostalji yanıltıcıdır. Çünkü bugünün sorunları dünün çözümleriyle giderilemez. Küreselleşmiş bir dünyada ulusal sınırlar içinde kalmak birçok sorunu daha da karmaşık hâle getirebilir. Buna rağmen nostalji güçlü bir siyasal çekim gücüne sahiptir. İnsanlar belirsiz bir geleceğe güvenmektense, tanıdık bir geçmişe sığınmayı tercih edebilmektedirler.

Retrotopya ve Küresel Kriz

Retrotopya yalnızca Avrupa’ya özgü bir fenomen değildir. Dünyanın birçok bölgesinde benzer eğilimler görülmektedir. Amerika Birleşik Devletleri’nde “America First” söylemi, Rusya’da Sovyet geçmişine yönelik romantik referanslar ve birçok ülkede yükselen milliyetçi hareketler bu küresel eğilimin farklı örnekleridir.

Bu durum, modern dünyanın ideolojik yöneliminde önemli bir değişime işaret eder. 20. yüzyılın büyük ideolojileri geleceğe yönelik projelerdi. Bugünün siyasal söylemleri ise çoğu zaman geçmişe dönük referanslar üzerinden şekillenmektedir. Bu nedenle çağımızı “nostalji çağı” olarak tanımlamak abartılı olmayacaktır.

Nostaljinin bu kadar güçlü olmasının bir nedeni de küresel kapitalizmin yarattığı eşitsizliklerdir. Ekonomik büyüme birçok ülkede geniş kesimlere eşit şekilde yansımamıştır. Bu durum özellikle orta sınıflarda ciddi bir hayal kırıklığı yaratmıştır. Geçmişte sahip oldukları ekonomik güvenliği kaybettiklerini düşünen insanlar, bugünkü düzeni sorgulamaya başlamışlardır.

Bu sorgulama çoğu zaman sistem eleştirisinden ziyade geçmişe dönüş arzusu şeklinde ortaya çıkar. Çünkü geçmiş, karmaşık küresel sorunlara kıyasla daha anlaşılır ve kontrol edilebilir görünür. Bu nedenle retrotopya, modern dünyanın krizlerine verilen psikolojik bir tepki olarak anlaşılabilir.

Geçmişin Tuzakları

Ancak nostaljinin sunduğu geçmiş çoğu zaman tarihsel gerçeklikten ziyade seçilmiş hatıralardan oluşur. İnsanlar geçmişin yalnızca olumlu yönlerini hatırlar, olumsuzluklarını ise unutma eğilimindedirler. Bu nedenle nostaljik anlatılar çoğu zaman idealize edilmiş ve basitleştirilmiş bir tarih sunar.

Bu durum siyasal açıdan tehlikeli sonuçlar doğurabilir. Çünkü geçmişin romantize edilmesi, bugünün karmaşık sorunlarını anlamayı zorlaştırır. Ayrıca geçmişte var olmayan bir “altın çağ” fikri toplumsal hayal kırıklıklarını daha da derinleştirebilir.

Nostaljinin en büyük tuzağı da budur: gerçek ev ile hayali evi birbirine karıştırmak. İnsanlar geçmişi kurtarıcı bir model olarak gördüklerinde, aslında hiç var olmamış bir dünyayı yeniden kurmaya çalışırlar. Bu ise kaçınılmaz olarak yeni hayal kırıklıklarına yol açar.

Geleceği Yeniden Düşünmek

Bugünün en büyük entelektüel sorunlarından biri, geleceğe dair yeni bir hayal kurma kapasitesinin zayıflamasıdır. Modernliğin büyük ütopyaları çökmüş, fakat onların yerini alacak yeni bir vizyon henüz ortaya çıkmamıştır. Bu nedenle siyaset çoğu zaman kısa vadeli kriz yönetimine indirgenmiştir.

Oysa toplumların yalnızca geçmişe bakarak yaşayabilmesi mümkün değildir. Geçmiş, kimlik ve hafıza için önemli olsa da geleceğe yönelik projelerin yerini tutamaz. İnsanlık tarihinin büyük dönüşümleri her zaman yeni gelecek tasavvurları sayesinde gerçekleşmiştir.

Bu nedenle nostalji çağında en önemli entelektüel görevlerden biri geleceği yeniden düşünmektir. Bu, modernliğin eski ilerleme anlatılarını aynen tekrar etmek anlamına gelmez. Aksine geçmişin hatalarından ders çıkararak daha gerçekçi ve kapsayıcı bir gelecek vizyonu geliştirmek anlamına gelir.

Belki de Walter Benjamin’in tarih meleği metaforunu yeniden yorumlamak gerekir. Melek geçmişe bakmayı bırakmamalıdır; çünkü geçmişteki yıkımları unutan bir ilerleme anlayışı yeni felaketler üretir. Ancak aynı zamanda geleceğe doğru ilerlemekten de vazgeçmemelidir. Çünkü geçmişe tamamen dönmek mümkün değildir.

Son söz yerine: Nostalji ile Umut Arasında

Bugünün dünyası iki güçlü duygu arasında sıkışmış durumdadır: nostalji ve korku. Geleceğin belirsizliği insanları geçmişe yöneltmekte, geçmişin romantik anlatıları ise siyasetin güçlü araçları hâline gelmektedir. Ancak bu durum kalıcı bir çözüm sunmaz. Geçmişe dönüş arzusu, modern dünyanın karmaşık sorunlarını çözmek yerine çoğu zaman onları daha da derinleştirir.

Nostalji çağının en büyük paradoksu da burada yatar. İnsanlar güvenlik arayışıyla geçmişe yönelirken, aslında geleceğe dair umutlarını yitirmiş olduklarını fark etmezler. Oysa toplumsal hayatın sürdürülebilmesi için umut vazgeçilmez bir unsurdur.

Bu nedenle bugünün en önemli entelektüel sorusu şudur: Geleceğe yeniden nasıl inanabiliriz? Nostaljinin cazibesine kapılmadan, fakat geçmişin derslerini de unutmadan yeni bir toplumsal ufuk kurmak mümkün müdür?

Bu sorunun kesin bir cevabı yoktur. Ancak şunu söylemek mümkündür: İnsanlık tarihi yalnızca geçmişin hatıralarından ibaret değildir. Aynı zamanda henüz gerçekleşmemiş ihtimallerin tarihidir. Eğer modern toplumlar bu ihtimalleri yeniden keşfedebilirse, nostalji çağının karanlığı içinde bile yeni bir umut ufku ortaya çıkabilir.