Odysseus Neden Hâlâ Bizimle?
- Tarih:
Homeros’un kurnaz komutan Odysseus’un eve dönüş yolculuğunu anlattığı destanı, Nolan tarafından yeniden beyaz perdeye uyarlandı. Hikayeden çok, filmin teknik imkanları tartışıldı ve böylece film daha ilk üç günde yapım maliyetinin çok üzerinde bir hasılat elde etti.
Dijitalleşmenin hızlı etkisi ile izleme pratiklerinin giderek kollektiviteden uzaklaştığı gerçeği ve insanların uzun içerikleri tercih etmediğine dair yaygın bir anlayışa rağmen, bugün milyonlarca insan milattan önce 8. yüzyılda yazıya geçirilmiş bir destanı perdede görmek için adeta sıraya giriyor. Duruma, düşünce tarihinin argümanları ile baktığımızda aslında tüm bu gerekçelerin insanlığın hikayelere olan ihtiyacını gıdıklayan bahaneler olduğunu görüyoruz.

Hikayelere Neden İhtiyacımız Var?
İnsanlığın hikayelere olan ilgisi neredeyse bir doğa kanunudur. Hikayeler, yaşadığımızın dışında başka ihtimallere karşı olan ilgimizi canlı tutarlar. Onlar, benliğimizin ötesinde duran gerçekleri görme arayışımızın ürünüdür. Bu yüzden yüzyıllardır mitler, kutsal anlatılar, büyük yazarların hikayeleri, destanları ve kahramanlarıyla halen bir arada yaşıyoruz.
Kimi düşünürlere göre hikayelerin etkisi yalnızca duygularımızla ve bizimle sınırlı değildir. Onlar toplumu bir arada tutan yasaların, nesilleri geleceğe dair harekete geçiren büyük siyasi amaçların, medeniyeti ayakta tutan temel ahlaki normların soyutlamalardan kurutulup ete kemiğe bürünmesini sağlarlar. Siyaset felsefecisi ve edebiyat kuramcısı Martha Nussbaum, bu bakış açısından hareketle Yunan tragedyalarının önemine dikkat çeker. Düşünür, destanlardan uyarlananlar da dahil olmak üzere tragedyalar aracılığıyla açığa çıkan duyguların Yunan şehir devletlerindeki siyasi tartışmalara önemli katkıları olduğunu savunur. Nussbaum’a göre tragedyalar, insanlarda duygusal bir kavrayış meydana getirirler. Böylece bireyler, yalnızca kişisel meseleleriyle ilgilenmek yerine başkalarının yaşadıklarına ve hissettiklerine de tanık olurlar. Nussbaum için tragedyanın önemi, kamusal duyguları ortaya çıkararak siyasal idealler için toplumda bir rıza üretme gücünde yatar. Bu açıdan tragedyalar, ona göre kamusal kültürün temeli olan duyguları barındırdıkları için toplumların ve medeniyetin ilerlemesinin önündeki negatif etkilere ve kırılganlıklara karşı güçlü araçlardır.
Dramın, insani duyguları kamusal alanın taşıyıcı unsuru haline getirdiği fikri aslında yeni değildir. Nussbaum’dan yüzyıllar önce Hegel de tragedyaların politik gücüne vurgu yapmıştı. Hegel, duygular ile sanat arasında kurduğu ilişkiyi tragedyalar üzerinden inşa eder. Hegel’e göre tragedyalar, karşıt durumların ve fikirlerin yaratacağı sonuçlara ilişkin öngörüde bulunmamızı sağlayarak bizi bir pathos’a (duyguya) yönlendirir. Hegel için pathos yani duygular, ideal bir fikre yönlendirme ve etik ile ilişki kurma anlamında önemli bir konumda yer alır. Benzer şekilde Antropolog ve tarihçi William Reddy, sanat eserleri aracılığıyla toplumun nasıl yönlendirildiğini ve bu eserlerin siyasal ideallerin gerçeğe dönüşmesine nasıl katkıda bulunduğunu ele alır. Örneğin ona göre Fransız Devrimi aslında bir duygu devrimidir.

Nussbaum tragedyadan yola çıkarak, tikelin yani sanat eserinin kamusal duygular için kurucu rolüne dikkat çekerken bu çerçeveyi elbette yalnızca tragedyalarla sınırlandırmaz. İçinde hikayeyi barındıran her türlü sanat eseri, Antik Yunan’da tragedyanın gördüğü işlevi görmektedir.
Son olarak Nussbaum’un tragedyalarla ilgili düşüncelerinde bugünün politik idealleri açısından sinemanın yer tuttuğunu söylemek gerekir. Zira Nussbaum’a göre Antik Yunan’daki tragedyalar, bugün yerini sinemaya bırakmıştır. Üstelik sinema, Badiou’nun ifadesiyle tiyatrodan bile çok daha fazla kitleselleşmiş bir sanattır. Böyle bakıldığında sinema, elbette siyasi ve ahlaki normların toplumsal belleğe yerleşmesi için politik bir güce sahiptir.
Odyssey’i Önemli Kılan Nedir?
Tragedyaların, ideal toplum düzeni üzerindeki kurucu etkisi olduğunu savunan Nussbaum’un “saygın ve ideal toplum düzeni” olarak anlattığı siyasal düzeni liberalizmdir. Amerikalı bir düşünür olarak Batı değerlerinin özellikle de liberal yaklaşımların en ideal siyasal düzen olduğunu savunur.
Nussbaum penceresinden baktığımızda Odyssey destanı, yalnızca millat öncesiyle ilgili değil, bugünün felsefesiyle de yakından ilgilidir. Zira Homeros’un İlyada’sı salt bir savaş anlatısı olmaktan ziyade, bilincin karanlıktan çıkarak kendine dönük bir yapıya bürünmesini ve “Batılı özne olma” durumunu inşa eder. Truva Savaşı’ndan sonraki olayların anlatıldığı Odyssey ise Batı dünyasında insanoğlunun bireyselleşme ve rasyonelleşme sürecini sembolize eder. Odyssey destanındaki Odysseus; Horkheimer ve Adorno’ya göre strateji kuran, tanrılara körü körüne güvenmek yerine kendi aklıyla belalardan sıyrılmaya çalışan dünya edebiyat tarihinin ilk gelişim kahramanı ve Batı’nın ilk burjuvasıdır. Odysseus’un bencilce kahramanlıklar peşinde koşmak yerine karısına, oğluna ve vatanına dönme arzusu; bu anlamda Batı edebiyatında aile, toplum ve devlet kavramlarının merkeziliğini kurarken, mitostan logosa (akılcılığa) geçişi temsil etmektedir.

Luc Ferry’ye göre Odyssey destanı, Batı medeniyetinde bireyin doğuşunu, akılcılığın yükselişini ve felsefi anlamda “iyi bir hayatın” inşasını temsil eden en temel metinlerden biridir. Odysseus’un savaştan, kaostan ve nefretten çıkıp uyuma, barışa ve yuvaya dönme çabası Batı felsefesinin ve edebiyatının kurucu kodlarından biri olmuştur.
Bunların yanında Odyssey destanı, çocuksu ve narsist özellikler taşıyan savaşçıların aksine, olgunlaşmış ve sınırlarını bilen bir birey modelini sunar. Odysseus Truva’da işlediği günahların bedelini on yıllar süren çileli yolculuğunda ödeyen, eylemlerinin sonuçlarına katlanarak “rüştünü ispatlayan” bir karakterdir. Dürtüleriyle hareket etmekten vazgeçen, kendini dünyanın merkezine koymayan ve başkalarına “hayvan” gibi davranmayan bu olgun birey; Batı siyaset düşüncesindeki sorumluluk sahibi, sınırlarını bilen politik özne kavramının ilk somut yansımasıdır.
Nolan’ın Baktığı Yerden Odyssey
Nolan’ın The Odyssey’i, tam da bu felsefi tartışmanın merkezinde duruyor. Bugün Odyssey’i yeniden beyaz perdeye taşıyan Nolan da aslında yalnızca Homeros’u uyarlamıyor; Batı’nın kurucu anlatısını bugünün politik bakışıyla yeniden yorumluyor. Üstelik bu yorum kimileri için bir yeniden üretim iken kimileri içinse Batı’nın içinde bulunduğu dekadansın dışavurumu olarak karşımızda duruyor. Film vizyona girdiğinden beri bazı eleştirmenler, Nolan’ın Batı’nın ahlaki ve siyasi normlarını olumlamak adına hikâyenin özünü zedelediğini öne sürüyor. Oysa Odyssey, yukarıda da vurguladığımız gibi, zaten bugünün kabul gören ahlaki ve politik değerlerinin ilk nüvelerini şekillendiren bir metin. Dolayısıyla bu eleştiri, aslında Nolan’ın reji tercihlerinden ziyade Homeros’un metninin kendi doğasıyla da doğrudan ilgilidir.
Elbette filmin içinde bulunduğu üretim endüstrisinin söylemlerini tekrar ettiğine dair eleştiriler tümüyle yersiz değil. Sonuçta Nolan, Hollywood ekonomi-politiğinin ve devasa bütçeli blockbuster sinemanın en güçlü temsilcilerinden biri. Bu açıdan Nolan’ın filmde sunduğu önermelerin, üst söylemsel bir kalıba ait olduğu kabul edilebilir bir gerçek. Filmde, Odysseus’un Truva şehrinin yıkımına dair taşıdığı pişmanlığı dile getirirken kurduğu retorik, neredeyse bugün Amerika’nın dünyanın dört bir yanında uyguladığı askeri politikaları ve bunun yarattığı yıkımı akla getiriyor. Odysseus ve mürettebatının, Yunanlıların kaçtığı barbar deniz kavminin ta kendisi olduğuna dair politik söylemi, bir yandan Nolan’ın özeleştirisi olarak görülebilecek bir içeriğe sahipken öte yandan Hollywood’un on yıllardan beri sürdürdüğü vicdani temizlenmenin bir örneğini sunuyor. Başka bir ifadeyle, Nolan’ın Odysseus üzerinden gösterdiği bu vicdani kırılma, kimileri için bir sistem eleştirisi olarak filme çağdaş politik bir tavır kazandırırken kimilerine göre ise; tıpkı Kızılderililere uygulanan soykırımın ortaya çıkardığı pişmanlığa karşı sinemada nedamet getirmekle yetinen Amerikan anlatısının tipik bir örneği olarak karşımızda duruyor. Bu açılardan bakıldığında filmin tipik bir Hollywood anlatısı olması aslında Homeros’un destanının içeriğinden bağımsız görülmemelidir.
Homeros’un destanında kibir ve eve dönüşün trajedisiyle karşımızda duran kahraman, Nolan’ın filminde vicdan, suçluluk ve pişmanlıkla tecessüm ediyor. Kahramanın böyle yorumlanması, antik teolojinin aksine Odysseus’u suçlarından pişmanlık duyan ve kendini arındırmaya çalışan bir Hristiyan’a dönüştürerek bugünün teolojisine uygun hale getiriyor. Eserde yer alan tanrıların filmde soyutlanmış ve kavramsal olarak yer alması da bu açıdan şaşırtıcı değil. Nolan’ın Odysseus’u nihayetinde, tıpkı Kara Şövalye filminde olduğu gibi düşmanlarından intikam alıp kendini sürgüne yollayan tipik bir Hollywood kahramanı olarak hikayeye son noktayı koymayı tercih ediyor. Bir anlamda, dünyayı ya da yurdunu kötülerden temizleyip bu amaç uğruna işlediği kötülüklerden arınmak için kendini kurban eden kahraman tipolojisi yeniden tekrar ediliyor.

Bu açıdan bakıldığında Nolan’ın, bu antik hikayenin temel önermesi ve anlamıyla kurduğu ilişkinin, tam da Nussbaum’un işaret ettiği şekilde bugünün dünyasıyla biçimlendiğini söylemek mümkün. Oyuncu seçimleri, görsel tercihler ve naratif yapının beraberinde hikayeyi çağdaş bir biçimde kuran Nolan, ister özeleştiri diyelim isterse üstsöylemin yeniden üretimi, böylelikle bugünün küreselleşmiş dünyasını da içinde taşıyan bir hikaye anlatıyor.
Nussbaum’un yaklaşımı açısından bakıldığında önemli olan soru, Nolan’ın Homeros’a ne kadar sadık kaldığı değildir. Asıl mesele, filmin bugün hangi kamusal duygulara işaret ettiği ve Odysseus’u nasıl bir politik özne olarak yeniden inşa ettiğidir. Çünkü Nussbaum’a göre sanat eserleri, geçmişi temsil etmekten çok bugünün siyasal ve ahlaki tahayyülünü şekillendiren araçlardır. Bu açıdan Nolan’ın The Odyssey‘i de Homeros’un destanını yeniden anlatmaktan ziyade, Batı dünyasının değerlerini Odysseus üzerinden yeniden kurmaktadır.
Odyssey Nolan’ın En İyi Filmi mi?
Filmin düşünsel önermeleri kadar, filmin sinematik unsurları da ayrıca tartışılmayı hak ediyor.
Oyuncu seçimlerinin belli olduğu ilk günlerden bu yana filmin kadrosunun woke kültürünün etkisiyle oluştuğuna dair yaygın tartışmaların, filmdeki bütünsel gerçekliğin ortaya çıkması ve hikayenin ana temasına dair görüşlerin açıklık kazanmasıyla söndüğünü görüyoruz. Helen’i siyahi, Yunan askerlerini Hintli ya da Uzak Doğulu bir aktörün canlandırmasının filmin kendi içinde büyük bir anlamı olmamış. Kimilerine göre bu seçimler, küreselleşmiş dünyada filmin daha fazla pazar payına sahip olması içi atılan ticari adımlardan başka bir şey değil.
Eserde yer alıp filmde olmayan tanrıların yalnızca kavramlarla ifade edilmesi tek başına doğru bir tercih olmakla birlikte bugünün teolojik anlayışına da uygun düşüyor. Üstelik Athena’nın finalde üstlendiği rol ortaya çıktığında, bu tercih filmsel gerçeklik açısından daha anlamlı bir zemine oturuyor.
Filmin doğrusal olmayan anlatı yapısı, hem Nolan sinemasının ayırt edici anlatım biçimini devam ettiriyor hem de Homeros’un metnindeki anlatısal örgünün sinemaya aktarılmasına imkân tanıyor. Üstelik, bu kez Oppenheimer ve Tenet’te gördüğümüz “Nolan anlatısı”nın filmin temposuna zarar vermediğini görüyoruz ki, bu durum benim açımdan filmi beğenmemi sağlayan temel etkenlerden biriydi. Yönetmenin, kendi anlatı tarzının filmin esas hikayesinin ya da büyüklüğünün önüne geçmesi son filmlerinde alışılageldiğimiz bir durumdu ve belki de bu yüzden filmi değil, yönetmenin üslubunu daha çok görmekteydik. Oysa bu film, bir yandan kendi anlatım şablonunu devam ettirirken bir yandan da hikayenin temel sütunlarının kaybolmasına imkan tanımayacak bir bütünlük arz ediyor.
Filmin bir diğer önemli başarısı ise karakter ya da olayların ana duygusunun gerektiğinde görkemli gerektiğinde ise daha sade bir şekilde aksettirebilmesinde yatıyor. Örneğin Kirke sekansı, adanın korkunçluğunu ve tekinsizliğini; hem ritimde, hem çekimde hem de oyunculuklarda başarılı bir şekilde yansıtıyor. Filmin en başarılı sahnelerinden birisi de şüphesiz Odysseus’un kendisini gemi direğine bağlatıp Sirenlerin arasından geçtiği sahne. Ludwig Goransson’un müziğiyle birleşen bu sahne, şarkıyı bize duyurmasa da ne denli büyülü olduğunu çok başarılı bir şekilde gösteriyor.
Filmin artılarının yanında kusursuzluğunu gölgeleyen bazı unsurların olduğunu da söylemek gerekiyor. Öncelikle, hikayenin orijinalinde Odysseus, denizlerde 10 yıl gibi uzun bir zaman geçirirken filmde bu uzun aralığı temsil eden tek şey Matt Damon’un ağaran sakalları oluyor. Odysseus, Kirke’nin adasında 1 yıl kalırken filmde bu süre birkaç saate denk geliyor. Elbette, 3 saatlik bir filmin temposunun korunabilmesi için orijinal metnin bazı unsurlarının değişmesi neredeyse kesindir. Bununla beraber dış dramatik engeller, bir bilgisayar oyununun chapter mantığını andıran biçimde ilerliyor. Bu nedenle bu uzun yolculuk beyazlaşan sakallara ve önceden edindiğimiz bilgiye bakmadığımız durumda yalnızca birkaç hafta içinde gerçekleştiği algısını veriyor.

Filmin en önemli eksilerinden biri, Odysseus dışındaki karakterlerin çatışmalarını ve onları harekete geçiren motivasyonları yeterince derinleştirememesi. Elbette Odysseus’un hikayesinin anlatıldığı bir filmde diğer karakterlerin hikayelerine girmek ritmi bozacağı için çok zor olabilir. Fakat Nolan gibi bir sinemacının, üstelik 3 saate yakın bir zamanı varken karakterlere dair bıraktığı bu açık filmin olumsuz taraflarından biri olarak duruyor.
Tüm bunlarla birlikte The Odyssey, görkemli anlatısı ve reji tercihleriyle son dönemin dikkat çekici sinema deneyimlerinden biri olarak öne çıkıyor. Her ne kadar karakter inşası ve dramatik derinlik bakımından tartışmaya açık yönleri bulunsa da, Odysseus’un pişmanlığını ve yol açtığı yıkımın yarattığı ahlaki kırılmayı seyirciye güçlü biçimde hissettirebiliyor. Bu yönüyle film, yalnızca Homeros’un destanını yeniden anlatan bir uyarlama değil, aynı zamanda bu destan üzerine yeniden düşünmeyi mümkün kılan bir yorum olarak değerlendirilebilir.
Nolan’ın Homeros’u nasıl yorumladığı, yaptığı tercihlerin ne kadar isabetli olduğu ya da filmin sinemasal açıdan ne ölçüde başarılı bulunduğu uzun süre tartışılacaktır. Ancak asıl önemli olan, yaklaşık üç bin yıl önce yazılmış bir destanın bugün hâlâ bizi siyaset, ahlak, birey, savaş ve vicdan üzerine yeniden düşündürebilmesidir. Odysseus’u hâlâ bizimle tutan da tam olarak budur.




