Picture of Mehmet Aycı
Mehmet Aycı

Orada Bir Mübarek Yatıyor

A+ A-

Susuz Yaylası’ndaki evimiz bir Roma yerleşim yerinin hemen yanındaydı. Burası, meyilli, arkasında sırt boyunca çakıl yığını olan, evlerin üst duvarlarının göründüğü, üzerinde yaşlı ardıç ağaçlarının bulunduğu bir yerdi. Adı Ören’di. Örenin üst kısmında, hemen çaprazında bizim harmanımız, harmanın bitişiğinde küçük bir evi andıran samanlığımız vardı. Evden harmana giderken, Ören’deki yaşlı armuda, yabani eriği (yonuz eriği) ağacına, harmana saptığımız yerdeki yol üzerindeki bir başka yaşlı erik ağacına, diğer ağaçlara göstermediğim ayrı bir sevgim vardı. Yoldan sapıp gövdelerine sarılırdım. Başına çıkıp ata biner gibi her salına ayrı ayrı binmek isterdim. Yolun alt ve üst kısmından ilginç kiremit parçaları, elime alınca simi parmaklarıma yapışan cam parçaları, kiremit testi kulpları toplardım. Bunların arasından ayırdıklarım, ayıkladıklarım olur, en ilginçlerini evde özel eşyalarımı sakladığım torbaya, yüklüğün altına koyardım. Bazen gövermiş, kararmış bronz paralar bulurdum. Babam ve amcam bunlara mangır derler, bana verdikleri bozuklukla bunları takas ederlerdi. Birkaç defa gümüş para da buldum.

Babam, cuma günleri, Cuma namazı için yaklaşık yedi kilometre ötedeki, bizim Ericek Kaşı yayla evimize daha yakın olan Ayvacık köyüne giderdi. Orada cuma günleri hatırı sayılır bir pazar kurulurdu. Sadece komşu köylerden değil, Çukurova’dan da pazara alışveriş için gelenler olurdu. Babam da benim bulduğum mangırları, gümüş paraları bir paket tütünle takas etmiş olarak dönerdi.

Bulduğum bakır paralar üzerinde değişik resimler olurdu. Bazılarında kadın başları, bazılarında erkek başları, at, yılan… Birinin üzerinde iki çocuğu emziren bir kurt kabartması olduğunu, bu paranın diğerlerinden biraz daha büyük olduğunu hatırlıyorum.  O yaşta, gözü yerde biriydim. Bulduklarımla takdir edildiğim için, bir mangır bulduğumda heyecanlanıyor, kendimi daha önemli hissediyordum. Bilemiyorum, belki de heyecan bulduğum paraların üzerindeki resimleri merak etmekten, onların bende hayal gücümü harekete geçiren izler bırakmasındandı.

Hava karardığında Ören’den korkardım. Cinlerin, gece harap yerleri, bir zamanlar insanların yaşayıp sonra terk ettiği evleri mekân tuttuğuna inanılır ve cin hikayeleri anlatılırdı. İyi ki kapıda köpeğimiz vardı ve cinler köpeğe yaklaşamazlardı. Köpek onları görürdü ve parçalardı. Birkaç defa hava kararırken harmana gitmem gerektiğinde köpeğimizin de boynundan tutarak, ona bazlama bölüp vererek benimle harmana gelmesini sağladığımı hatırlıyorum.

Birkaç defa da harmanda yattığımı… Harman çıkana kadar evden birileri harmanda yatar kalkardı. Harmanda yattığım bir gün, harmana yakın erik ağacının dibinde parıl parlayan bir mangır buldum. Babam sevindi. Bu gümüş bir paraydı. Babam onu da sonraki günlerde tütünle değişmiş olmalıydı.

Susuzdaki evimiz kare şeklinde iki katlıydı. Alt katta keçiler, atımız, eşeğimiz, tavuklarımız kalır, üst katta biz yaşardık. Üst kat iki ana büyük odadan, kiler vazifesi gören bir aralıktan oluşurdu. Dış kapıdan girildiğinde sofa/çardak diye isimlendirdiğimiz, ev boyunca uzanan önünün yarısı kapalı, yarısı açık bir koridor vardı. Koca Ana’mla ben yazın daha serin olur diye burada yatardık.

Gece ay ışığında ateş böcekleri yerdeki yıldızlar gibi parlardı. Öreni gören tarafta, ay ışığında cam kırıkları parlardı. Ben bunların cam kırığı veya ateş böceği olduğunu bilmezdim. Koca Ana, bak ışık yanıyor diye gösterirdim. Koca Ana’m benim baktığım yere bakar, orada bir mübareğin yattığını, geceleyin mezarına nur indiğini söylerdi.

O mübareklerin kim olduklarını merak ederdim.