Picture of Sedat Aktaş
Sedat Aktaş

Pazarlık: 2. Abdülhamid’in Denge Siyaseti ve Theodor Herzl

A+ A-

Hakimiyetinin başlangıcında II. Abdülhamid, 1876’da ağır savaşlar, borç yükü ve fikrî ayrışmalarla yorgun düşmüş bir imparatorluğun başına geçmişti. İlk hamlesi I. Meşrutiyeti ilan etmek oldu fakat 1877–1878 Osmanlı–Rus Savaşı’nın meydana getirdiği askerî ve malî çöküş, meclisin sürdürülebilirliğini ortadan kaldırdı ve padişah yönetimi tek elde topladı. Savaş sonrası imzalanan Berlin Antlaşması, Osmanlı’nın Avrupa’daki dayanaklarını gevşetirken Tunus’un (1881) Fransız, Mısır’ın (1882) İngiliz işgaline uğraması ve Kıbrıs’ın İngiltere’ye bırakılması gibi sonuçlar, Abdülhamid’i silahlı çatışmadan ziyade diplomatik denge arayışına yöneltti. Nitekim 2. Abdülhamid Mısır ve Tunus gibi uzak yerleri savunamayacağını biliyordu. Bu yüzden buralardan taviz vermeyi kabul etmişti. Ona göre taviz verilmeyecek yerler: Anadolu, Hicaz (Mekke, Medine) ve Filistin bölgesi idi. Silahlı olarak savunamayacağı yerlerde denge politikası gütmüş ve manevi bağları tahkim etme yoluna giderek müslümanları merkeze bağlı tutmaya çalışmıştı. Bu bağlamda; tekkelerin desteklenmesi, Ebü’l-Hüdâ ve Zâfir Efendi gibi nüfuzlu şeyhlerin saray çevresindeki ağırlığı ve dünya Müslümanlarına gönderilen Kur’ân-ı Kerîmler, halifelik otoritesinin geniş bir coğrafyada diri tutulması amacına hizmet ediyordu. Ayrıca, Ortadoğu’da sömürge rekabetinin yoğunlaştığı bu dönemde 1889 tarihli bir fermanla Musul’daki petrol sahalarını Hazine-i Hâssa’ya bağlamış ve stratejik kaynakların yabancı denetime geçmesini engellemeye çalışmıştır.

İşte tüm bunlarla Osmanlının dört bir yanı kaynarken, Filistin meselesi de ortaya çıktı. 1881’de Rus Çarı II. Aleksandr’ın öldürülmesinin ardından Rusya, Romanya ve Yunanistan’a yayılan Yahudi karşıtı dalga, Osmanlı topraklarına yönelen göçleri artırdı. İlk başta Osmanlı Devleti zulümden kaçan yahudileri ayrım yapmadan kabul ediyordu. Fakat daha sonra Abdülhamid, göçleri Filistin’in demografik dengesini bozmayacak biçimde sınırlamayı tercih etti. Osmanlı uyruğuna geçme ve Filistin dışında, 100–150 haneyi aşmayacak kümeler halinde iskân koşulu kondu. Ne var ki 1890’larla birlikte Filistin’de mülk edinme talepleri, sahte belgeler ve rüşvetle desteklenen girişimler çoğalınca merkez, tehlikenin mahiyetini siyasî bir nitelik kazandığı varsayımıyla ele aldı. 2 ve 23 Temmuz 1891 tarihli iki kesin irâde-i seniyye, Yahudilerin Osmanlı’ya alınmasını yasakladı. Fakat tüm bu padişah iradelerine ve yasaklamalara rağmen, Filistin’e yahudi göçü istenilen düzeyde önlenemedi.  Beyrut Valisi İsmail Kemal Bey’in merkeze gönderdiği raporda, rüşvetle Osmanlı kimliği verilmesi, sahte evrakla tapu tanzimi ve yerli halkın mallarına el uzatma gibi hadiseler tespit ediliyordu. En çarpıcı hadiselerden biri Hayfa’da yaşanmış; Rusya’dan kovulan yaklaşık 140 Yahudi ailesi, sanki önceden beri orada yaşıyorlarmış gibi düzenlenen sahte belgelerle Hayfa’ya yerleştirilmişti. Dahiliye Nezareti’nin 1893 tarihli kapsamlı raporu ise, Filistin’deki yerleşim faaliyetlerinin amacını “Tevrat’ta geçen eski yerleri canlandırmak” şeklinde tarif ediyor; yerli nüfusa oranla katlanarak artacak göçmen kitlesinin sağlık ve iktisadî düzeni bozma ve ticareti ele geçirme riskini vurguluyordu. Bu nedenle yayınladığı iradelerle bu işe engel olamayacağını anlayan Abdülhamid, son çare olarak  Hazine-i Hâssa kaynaklarını kullanarak Filistin’deki arazilerin önemli bir kısmını devlet adına satın almaya başladı. Bunun yanında, hiçbir zaman bölgeyi izlemeyi de bırakmadı. Bu bağlamda, Baron Rothschild’in çok büyük miktarda satın aldığı topraklarda başlattığı inşaat faaliyetleri de engellenmeye çalışıldı.

1890’ların ortasına gelindiğinde ise siyonist hareketin siyasî çehresi, Theodor Herzl’in şahsında belirginleşti. Macaristan doğumlu bir gazeteci ve hukuk eğitimi görmüş bir entelektüel olan Herzl, 1896’da yayımladığı “Yahudi Devleti” kitabı ile Filistin’de bir Yahudi yurdu kurulması fikrini sistemleştirdi ve bu hedefin, Filistin’i elinde bulunduran Osmanlı’dan izin alınmadan gerçekleşemeyeceğini belirtti. Bu meyanda İlk temasını padişahın dostu Newlinski aracılığıyla kuran Herzl, Osmanlı borçlarının hafifletilmesi karşılığında sınırlı yerleşim izni teklif etti. Abdülhamid’in cevabı kesin oldu: “Ben bir karış bile olsa toprak satmam. Zira bu vatan bana değil, milletime aittir.” Esasında herkesçe Herzl ve Abdülhamid görüşmesinde söylendi olarak bilinen bu cümle, görüşmede söylenmemiştir çünkü Abdülhamid’in Newlinski’ye verdiği bu cevaptan olsa gerek, Herzl görüşmede herhangi bir toprak talebinde bulunmamıştır. Fakat bu ret, Herzl’i vazgeçirmedi. 29 Ağustos 1897’de Basel’de toplanan Birinci Siyonist Kongre, Filistin’de yurt kurulmasını hareketin temel hedefi olarak ilan etti. Yahudi çiftçi, esnaf ve tüccarların yerleştirilmesi, yasal örgütlenme, milli bilincin güçlendirilmesi ve hükümetlerden onay almak üzere diplomatik hazırlık kararları alındı. 1898’de toplanan ikinci kongrede hareketin iktisadî omurgası için Yahudi Müstemlekesi Bankası’nın Londra’da teşkili benimsendi. 2. Abdülhamid ise bu durumu yakından takip ediyordu. Örneğin,  Washington’daki Osmanlı elçisi Ali Ferruh Bey’in raporları, siyonist fikirlerin Amerika’da da hızla örgütlendiğini gösteriyordu.

Herzl’in Abdülhamid ile doğrudan teması ise 1901’de, bu kez aracı olarak Arminius Vambery’nin devreye girmesiyle gerçekleşti. Cuma selamlığından sonra huzura kabul edilen Herzl, Siyonist lider kimliğiyle değil, tanınmış bir gazeteci sıfatıyla huzura alındı. Sohbet ağırlıkla Osmanlı’nın Avrupa’daki itibarı ve malî durumu etrafında seyretti ve Tevhîd-i Düyûn yani borçların birleştirilmesi meselesi çerçevesinde, Herzl’in neler yapabileceği etrafında döndü. Bunu izleyen günlerde Herzl, Tevhîd-i Düyûn meselesinde 1,5 milyon liranın temin edilebileceğini, bir Osmanlı–Yahudi şirketi yoluyla Anadolu, Filistin ve Suriye’de ziraat, ticaret, sanayi ve enerji yatırımlarının yapılabileceğini iletti. Filistin’den toprak satın alma başlığı ise müzakere edilmedi.

1902’de Herzl yeniden İstanbul’a çağrıldı fakat padişahla bir görüşme olmadı. Herzl aracılara sunduğu mektupta madenlerin işletilmesi için şirket taahhüdünde bulundu. Saray, Yahudilerin Osmanlı topraklarına dağınık yerleşimine kapı aralayabilecek genel bir formülü tartıştıysa da Filistin’de toplu yerleşime izin verilmeyeceğini bildirdi. Abdülhamid’in teklif ettiği “Mezopotamya’ya dağınık iskân” alternatifi karşısında Herzl, Filistin ve Hayfa çevresinde toprak talebini yineledi. Osmanlı borçlarının birleştirilmesi ile oluşacak 32 milyon liralık borcun %80’ini üstlenebileceklerini ileri sürdü. Nihayet 1903 tarihli bir belgede “Zât-ı Şâhânelerinin kesin emirleri gereği bu şahısla görüşülmesi yasaktır” hükmüyle temaslar tümden kesildi. Bu kesintinin arka planında, padişahın kendisine gelen raporlarda Tevhîd-i Düyûn meselesinde Herzl’in başarılı olmasının mümkün olmadığının bildirilmesi ve borçların birleştirilmesi meselsini padişahın kendisinin halletmesi vardır. Nitekim borçların 75 milyondan 32 milyona, 1908’e gelindiğinde 25 milyona inmesiyle mali baskı nispeten hafifleyince Herzl’e duyulan ihtiyaç da ortadan kalkmıştır. Bu meyanda padişahın Herzl İle temasındaki esas hedefin Tevhîd-i Düyûn meselesinde Avrupa mali çevrelerine karşı Herzl’i kullanmak olduğu açıktır. Herzl’e duyulan ihtiyaç ortadan kalkınca iletişim kesilmiş ve Herzl ile görüşülmesi de yasaklanmıştır.

*Bu yazı Vahdettin Engin’in Pazarlık: İkinci Abdülhamid ile Siyonist Lider Dr. Theodore Herzl Arasında Geçen “Filistin’de Yahudi Vatanı” Görüşmelerinin Gizli Kalmış Belgeleri adlı kitabının özeti niteliğindedir.