Platon’dan Bay Ka Buk Ve Ejdere; Hakikat Ve Öze Dönüş Üzerine
- Tarih:
Ruhumuz daralıyor artık. Çıkmazdaymışçasına ne olup biteceğini bilemiyoruz. Platonun mağara alegorisindeki tutsaklar gibiyiz bazen. Tüm hayatlarını mağaranın iç duvarının önünde elleri ve ayakları prangalı, arkaları ateşe dönük ve duvara yansıyan nesnelerin gölgesini gören ve sadece tüm gerçekliğin bu duvara yansıyan nesneler olduğunu düşünen birtakım insanların ortalamasıyız. Bu tutsaklardan kimisinin zamanla prangalardan kurtulup güneş ışığına maruz kalması ve gözlerini güneş ışığının alarak gerçekliği idrakte güçlük çekmesi ise her şeye rağmen hakikat arayışı.
Tam bu alegori bana Zeynep Sevde’nin çocuklar için yazdığı Bay Ka Buk ve Ejder adlı kitabını hatırlatıyor. Yazar bu alegoriden etkilenip mi yazdı yoksa gerçek hayatındaki başka faktörlerden mi bilmiyorum. Ancak kitabı bir yetişkin olarak da inanılmaz buluyorum. Bugün mağaradaki alegoriyi yaşayanlar olsaydı ve birileri prangalarından kurtulup bak dışarda başka hayat var, hakikat var diye silkelemeye çalışsaydı sanırım bugün de “hadi be kardeşim işine bak” ile karşılaşabilirdi. Hakikatin hangi noktasında olduğumuzu anlamakta güçlük çekiyoruz. ‘Yapay’landırılmış bir hayatın içinde var olmaya çalışıp hakikati yönettiğimizi düşünüyoruz.

Bay Ka Buk ve Ejder kitabında yazar bir yumurtanın içinden çıkmaya çalışan bebek Ejder ve yumurtanın içinde bulunan otoriteye dayalı korku figürü Bay Ka Buk arasında geçen bazı konuşmalardan bahsediyor. Ejder çok meraklı Bay Ka ise dışarının tehlikeli olduğunu ve güvenilecek tek kişinin kendisi olduğunu söyleyen bir otorite. Bu yüzden ejder yumurtanın dışını çok merak etse de her defasında merak ile korku arasında gidip geliyor ta ki bir gün elindeki süpürgenin yumurtayı çatlatacağı o ana kadar. İlk çatlak oluştuktan sonra dışarı merakı daha da artıyor Ejderin. Gün geçtikçe Bay Ka otoritesini artırmaya çalışsa da Ejder merakını celbeden dışarısını görme heyecanına karşı kendinden emin bir şekilde çatlağı genişletip dışarıya doğru ilk adımını atıyor. Dışarda ilk zamanlar güçlük çekse de Varlığının Hakikatini buluyor. Kitabın örüntüsü o kadar sağlam ki, bu yüzden sadece çocukları değil yetişkinleri de etkiliyor.
Bugün anlam arayışında olanlar asıl hakikate dönmek noktasında somut verilere mi ihtiyaç hissediyor? Teknolojinin iktidarında(!) hakikati bulmak için ihtiyacımız olan asıl ana karakter ne? Halbuki insan eliyle var olmaya çalışan bir teknoloji ve artık her şeyin yönetiminin teknolojinin eline geçtiği söylentisi tam bir paradoks değil mi? Teknolojiyi oluşturan akıl ile ortaya çıkan meta arasındaki ilişki bir üretim ilişkisi gibi görünmektedir. Oysa daha fazlası olduğuna dair zihinlere nakşedilen argümanlara bugün adeta tapınılmaktadır.
Bütün mesele belki de stoacı bir bakışla bakabilmekte “Hakikat ve Hayat”a. İnsanın ölümlü olduğuna dair bir türlü ikna olamayan bizler, ikna olmuş gibi görünse de davranışsal anlamda bunu hayata geçirememekte. Bu ölümü sürekli hatırlayalım manasında değil elbette, ölümü ara ara hatırımıza getirip unutmayalım. Dünya metalarında “ruhu” gözetmeden yaşamak varlığımızı anlamsızlaştırmaktır bir açıdan. Nicedir vardır ölüm, nicedir vardır hakikat.
Modern dünyanın bizleri getirmek istediği modern psikoloji hali bugün ruhumuza ne kadar iyi gelmektedir? İnsan arayıştadır. Huzurun arayışındadır. Bu, varlığının değerini görme arayışıdır. Bugün bu boşluğu doldurmaya çalışan binlerce safsata halinde akım(!) olduğunu görebiliyoruz. İnsan kendine dönmek istiyor, kendi en küçük zerresinin farkında olmak. Bu yüzden ormana gidip bağrışmalar, aç susuz kulübelerde kalışlar, yoga yapışlar, aile dizilimleri ile yeniden dünyaya gelişler. Arayışta olan insanın boşluğunu doldurmaya ihtiyacı vardır. Kimi bunu türlü çeşit tekniklerle yapar ve birilerine kapılır, kimi ise oturur bekler sadece. Hiçbirinin diğerinden üstünlüğü yoktur. Bütün mesele içten gelen o halle hallenmekte. Bu hallenme zarar vermediği sürece sorun yoktur.
Yapay bir hayatın içinde üst aklı bulmaya çalışmak veyahut üst aklın kendisi olduğuna inanmak hakikat yolunu kapatan bir çıkmaz sokaktır. Hakikati bulmak kendini bulma çabasıdır. Modern psikoloji buna ‘kendini gerçekleştirme’ diyor tasavvuf ise buna insan-ı kâmil. Tasavvufta bunun yolu meşakkatlidir. Kendini gerçekleştirme ise Maslow’un hiyerarşisinin en üst basamağıdır ve bu da kısmen meşakkatlidir. Ama ikisi arasındaki en temel farka bakacak olursak birinde somut tatmin çok daha yüksekken diğerinde manevi tatmindir fazla olan. Biri dünyevi diğeri hem dünyevi hem de uhrevi bakabilmektedir.
Dijitalin şahlandığı bu çağda, yapay hayata ara verip hakikati görmek için mücadele etmek ciddi iştir. Bu yol çakıl taşlarıyla doludur, yürümesi zordur. Özüne dönmek ve özünde kalmakla mümkündür ancak. İnsan özü itibariyle iyidir. Bu iyilik hali korundukça özüne sadakat artmaktadır. Sadık kişinin karşısında hangi meta ola ki korkula. O meta ki ancak yönetilebilir. Tam da bu noktada insan içe dönmeli; içsel bir bakışla. Bu başka medeniyetlerin bize aktardığı içe dönme hali ile değil kendi hakikat arayışımızın hali ile olmalı. Hakikat her yerde, en çok da içimizde.




