Prof. Dr. Musa Yıldız ile Söyleşi “DİLİN, EDEBİYATIN VE DÜŞÜNCENİN İZİNDE”
- Tarih:
Röportaj: Prof. Dr. Musa Yıldız

Röportajı Yapan: Emrullah Öztürk
Dil, yalnızca kelimelerin yan yana gelmesinden ibaret değil; hafızayı, düşünceyi ve bir toplumun dünyayı kavrayış biçimini taşıyan bir zemin. Edebiyat ise bu zeminde insanı, toplumu ve zamanın ruhunu anlamanın en güçlü imkânlarından biri. Bu söyleşi, tam da bu iki kavramın açtığı geniş alanda dolaşıyor. Arapçanın bir medeniyet dili olarak taşıdığı anlamdan Necip Mahfuz’un romanlarına, çevirinin iki kültür arasında kurduğu köprüden edebiyatın önyargıları aşma gücüne uzanan konuşma, dili kendi dar sınırlarından çıkararak daha geniş bir düşünce meselesine dönüştürüyor.
Buradan hareketle söyleşinin ufku giderek genişliyor: Akademinin bugün karşı karşıya olduğu uzmanlaşma ve yayın baskısı, üniversitenin bir bilgi üretim merkezi olmanın ötesinde nasıl bir entelektüel iklim oluşturması gerektiği, genç kuşakların hız ve haz çağında bilgiyle kurduğu ilişki, dijitalleşme ve yapay zekâ… Bütün bunlara bir de dilin kendisine ilişkin önemli bir mesele eşlik ediyor: Aynı kelimeleri kullanırken neden birbirimizi anlamakta zorlanıyoruz? “Adalet”, “özgürlük”, “medeniyet”, “gelenek” ve “modernlik” gibi kavramların anlam dünyası parçalandığında, toplumsal iletişimin de bundan payını almaması mümkün değil. Söyleşi, kelimeler üzerinden toplumun ortak vicdanına ve düşünme biçimine uzanan bir tartışmaya dönüşüyor.
Sonunda mesele, bütün bu başlıkların ortaklaştığı yere, bilgi ile hikmet arasındaki ilişkiye geliyor. Bilginin çoğaldığı fakat anlamın aynı ölçüde derinleşmediği bir çağda; insanın, kurumların ve toplumların kendileri hakkında yeniden düşünme ihtiyacı beliriyor. Akademik başarı, makam, teknoloji ve bilgi birikimi hangi noktada anlam kazanıyor? Bir insanın geride bırakabileceği asıl miras nedir? Söyleşinin sonuna doğru bu sorular, dil ve edebiyatın sınırlarını aşarak daha temel bir hayat muhasebesine dönüşüyor: Ömrü hakikate en yakın şekilde yaşayabilmek ve geride faydalı bir iz bırakabilmek. Bu yönüyle söyleşi, yalnızca bir akademisyenin görüşlerini değil, bugün dil, eğitim, kültür, üniversite ve toplum üzerine yeniden düşünmek için açılan geniş bir düşünce alanını okurun önüne getiriyor.
E.Ö. Çocukluk ve gençlik yıllarınızdan başlayalım. Samsun’dan başlayıp akademiye, ardından yöneticiliğe ve bugün düşünce kuruluşu başkanlığına uzanan oldukça farklı duraklardan geçmiş bir hayatınız var. Geriye dönüp baktığınızda, bu yolculuğunuzu belirleyen temel kırılma noktaları hangileriydi? Bugünkü Musa Yıldız’ın oluşumunda hangi insanlar, kitaplar ve karşılaşmalar belirleyici oldu?
M.Y. Hayatın hangi dönüm noktasında durursak duralım, insanın kökleri hep başladığı topraktadır. Trabzon asıllı bir ailenin altı çocuğundan birisi olarak 1967 yılında doğduğum Karadeniz’in güzel şehri Samsun’un o samimi ikliminden 1984 yılında üniversiteye, oradan devletin ve eğitimin müstesna kurumlarında üstlendiğimiz yöneticilik vazifelerine uzanan bu yolculuk, aslında bir “nasip ve gayret” çizgisidir. Geriye dönüp baktığımda bu yolculuğun en önemli belirleyicilerinden birinin, hakikati arama bilincinin zaman içerisinde bir karakter hâline gelmesi olduğunu düşünüyorum.
Hayatta bazı kararları biz veririz; bazı kapılar ise hiç hesap etmediğimiz bir zamanda önümüze açılır. Önemli olan, açılan kapının ardında ne bulunduğunu fark edebilmek ve orada üzerimize düşen sorumluluğu hakkıyla yerine getirmeye çalışmaktır. Benim hayatımda da farklı kurumlar, farklı görevler ve farklı insanlar oldu. İlk bakışta birbirinden uzak görünen bu durakların her birinin sonraki dönemlere beni hazırlayan ayrı bir basamak, yeni bir mektep olduğunu zaman içerisinde daha iyi anladım.
Bu süreçte beni şekillendiren en temel unsur, hayatıma dokunan güzel insanlardır. Rahmetli babam Ali Yıldız başta olmak üzere hocalarımızın ilme olan hürmeti, fedakârlığı ve azmi bizim için birer kutup yıldızı mesabesinde oldu. Bir hocanın öğrencisine yalnızca bilgi vermediğini; aynı zamanda çalışma ahlakı, ilim adabı, insan ilişkileri ve hayata bakış kazandırdığını yaşayarak gördüm. Bugün geriye baktığımda, hocalarımdan öğrendiğim pek çok şeyin ders kitaplarında yazmadığını daha iyi anlıyorum.
Kitaplar ise bu yolculukta sadece birer bilgi kaynağı değil, dünyayı ve insanı okuma biçimimizdi. Klasik metinlerin derinliği ile modern dünyanın sunduğu soruları aynı zeminde buluşturabilen bir idrak biçimi, bu karşılaşmaların mahsulüdür. İnsanın okuduğu her nitelikli kitap ona yeni bir pencere açıyor; fakat bazı kitaplar vardır ki yalnızca pencere açmakla kalmaz, insanın baktığı manzarayı da değiştirir.
Dolayısıyla bugünkü birikimimi tek bir noktaya bağlamak yerine; aileden başlayarak hocalara, kitaplara, dostluklara, öğrencilerime ve üstlendiğim vazifelere kadar uzanan uzun bir öğrenme sürecinin neticesi olarak görüyorum. İnsan, biraz da yol boyunca karşılaştığı insanların ve yaşadığı tecrübelerin toplamıdır, diye düşünüyorum.
E.Ö. Akademik hayatınızın merkezinde Arap dili ve edebiyatı var; fakat çalışmalarınıza bakıldığında yalnızca bir “dil uzmanı” olmadığınız görülüyor. Dil sizin için öncelikle bir iletişim aracı mı, bir düşünme biçimi mi, yoksa bir medeniyetin hafızasına açılan kapı mı? Bir dilin dünyasına girmek, o dili konuşan toplumun zihniyet dünyasına da girmek anlamına gelir mi?
M.Y. Akademik hayatımın merkezinde Arap dili ve edebiyatı yer alır; ancak dili yalnızca bir gramer kuralları silsilesi veya pratik bir iletişim aracı olarak görmek onu çok daraltmak olur. Dil, insanı insan kılan en temel hususiyetlerden biri, bir düşünme biçimi ve en önemlisi bir medeniyetin hafızasına açılan anahtar kapıdır.
Bir dilin dünyasına girmek, o dili konuşan toplumun zihniyet dünyasını, estetik algısını, tasavvurlarını ve eşyaya bakışını solumak demektir. Çünkü insanlar yalnızca kelimelerle konuşmazlar; tarihleriyle, inançlarıyla, hatıralarıyla ve medeniyet birikimleriyle konuşurlar.
Bu bakımdan kelimeler oldukça önemlidir. Her kelime arkasında derin bir medeniyet birikimi, bir tarih ve inanç dünyası barındırır. Bir kavramın yüzyıllar boyunca kazandığı anlam katmanlarını görmeden yalnızca sözlük karşılığına bakarak onu anlamaya çalışırsanız, kelimeyi tercüme etmiş olabilirsiniz ama onun ruhunu kavrayamayabilirsiniz.
Arapça bu bakımdan bizim için ayrıca önemlidir. Çünkü Arapça yalnızca Arap toplumlarının konuştuğu bir dil değildir; İslam medeniyetinin temel kaynaklarının dilidir ve Türklerin asırlar boyunca oluşturduğu ilim ve kültür dünyasının da ana damarlarından biridir. Türkçemizde bugün kullandığımız binlerce kelime, bize bu uzun tarihî ve kültürel etkileşimi hatırlatır. Öte yandan Arapça, özellikle VIII. yüzyıldan itibaren İslam medeniyet coğrafyasında ilim, kültür ve düşüncenin ortak dili hâline gelmiş; yüzyıllar boyunca geniş bir coğrafyada lingua franca, yani ortak iletişim dili olarak önemli bir rol üstlenmiştir.
Dolayısıyla Arapçaya ya da herhangi bir köklü dile yaklaşırken sadece bir lisan öğrenmeyiz; o lisanın inşa ettiği büyük havzanın ruhunu anlamaya çalışırız. Dil öğrenmek, başka bir dünyaya misafir olmaktır. İyi bir dil öğrencisi ise zamanla o dünyanın yalnızca misafiri değil, dikkatli bir gözlemcisi hâline gelir.
Belki de dile yalnızca dil biliminin sınırları içerisinden değil, insanı ve toplumu anlamanın bir vasıtası olarak bakmamda, farklı alanlarda edindiğim tecrübelerin de önemli bir payı vardır. Arap dili ve edebiyatı alanındaki akademik çalışmalarımın yanı sıra, üniversite tahsilimden sonra Polis Akademisinde bir yıllık özel sınıf eğitimi gördüm; 2021 yılında da Anadolu Üniversitesi Sosyoloji Bölümünü bitirdim. Bütün bu tecrübeler, dile, insana ve topluma farklı pencerelerden bakabilmeme katkı sağladı.
E.Ö. Necip Mahfuz üzerine yüksek lisans ve doktora çalışmalarınızdan başlayarak uzun yıllardır Arap edebiyatıyla yakın bir ilişki içindesiniz. Mahfuz’un romanlarında sizi bu kadar uzun süre meşgul eden neydi? Onun eserlerinde yalnızca Mısır toplumunu değil, insanın modern dünyadaki yalnızlığını, iktidarla ilişkisini, aileyi, geleneği ve değişimi de okumak mümkün. Sizce Mahfuz’u bugün Türkiye’de yeniden ve daha dikkatli okumamızı gerektiren şey nedir?
M.Y. Necip Mahfuz üzerine yaptığım yüksek lisans ve doktora çalışmaları, benim için sadece akademik birer basamak değil, modern Arap edebiyatının ruh kökleriyle kurduğum derin bir diyalogdu. Mahfuz’un eserlerinde beni bu kadar uzun süre meşgul eden şey, onun yerel olanla evrensel olanı harmanlayabilme kudretidir.
O, Mısır sokağının sesini, Kahire’nin mahallelerini, kahvehanelerini, ailelerini ve gündelik hayatını anlatırken aslında bütün insanlığın ortak sancılarına tercüman olur. Büyük edebiyatçıların en önemli özelliklerinden biri de budur: Çok yerel bir hikâye anlatırlar fakat dünyanın herhangi bir yerindeki okuyucu o hikâyede kendisini bulabilir.
Mahfuz’un romanlarında modern dünyanın dayattığı yalnızlık, bireyin iktidarla ve gelenekle imtihanı, aile kurumunun sarsılışı ve değişim rüzgârları en ince detayına kadar işlenmiştir. İnsanların değer dünyalarının nasıl değiştiğini, kuşaklar arasındaki mesafenin nasıl açıldığını ve modernleşmenin yalnızca şehirleri değil insanın iç dünyasını da nasıl dönüştürdüğünü görürüz.
Mahfuz’u okurken Mısır’ı okursunuz ama yalnızca Mısır’ı okumazsınız. Modern insanı, aileyi, iktidarı, geleneği, inancı, kuşkuyu, değişimi ve insanın anlam arayışını da okursunuz.
Bugün Türkiye’de Mahfuz’u yeniden ve daha dikkatli okumamız gerektiğini düşünüyorum. Çünkü biz de modernleşmenin getirdiği savrulmalarla, kimlik krizleriyle ve gelenekle modernlik arasındaki gerilimlerle farklı biçimlerde yüzleşiyoruz. Mısır’ın yaşadığı toplumsal değişimlerle Türkiye’nin tecrübeleri elbette aynı değildir; ancak birçok ortak soru vardır.
Mahfuz’un eserleri bu bakımdan bize hem başka bir toplumu tanıma hem de kendi iç dünyamıza ve toplumsal dönüşümlerimize dışarıdan fakat adil bir gözle bakma imkânı sunar.
Edebiyatın belki de en büyük gücü budur: Başkasının hikâyesini okurken kendimizi yeniden keşfetmemizi sağlaması.
E.Ö. Çeviri çalışmalarınız, Arapça öğretimi üzerine kitaplarınız ve edebiyat çevirileriniz birlikte düşünüldüğünde, iki dil ve iki kültür arasında sürekli bir geçiş yaptığınız görülüyor. Çeviri sizin için kelimeleri bir dilden diğerine aktarmaktan mı ibarettir, yoksa iki farklı zihniyet dünyası arasında bir anlam müzakeresi midir? Bir metni çevirdiğinizde aslında neyi “kaybettiğimizi”, neyi ise yeniden kazandığımızı düşünüyorsunuz?
M.Y. Çeviri faaliyeti, asla kelimeleri bir dilden alıp diğerine aktarmak gibi mekanik bir iş değildir. Çeviri, iki farklı zihniyet dünyası ve medeniyet havzası arasında kurulan sürekli bir anlam müzakeresidir; hatta bir bakıma medeniyetler arasında köprü kurmaktır.
Her dilin kendisine mahsus bir ritmi, hafızası, çağrışım alanı ve ifade biçimi vardır. Bir kelimenin sözlükte karşılığını bulabilirsiniz; fakat o kelimenin bir toplumun hafızasında oluşturduğu çağrışımı her zaman aynı kolaylıkla taşıyamazsınız. İşte çevirmenin asıl meselesi burada başlar.
Bir metni çevirirken hedef dildeki imkânları zorlar, bazen kaynağın o yerel nüansını, tınısını veya kültürel derinliğini tam olarak aktaramamanın hüznünü yaşarız. Yani bazı şeyleri kaybetme riski her zaman vardır. Özellikle şiirde, deyimlerde, atasözlerinde ve kültürel çağrışımı yoğun ifadelerde bu kayıp daha belirgin hâle gelir.
Ancak buna mukabil çok önemli kazanımlarımız da vardır. Kendi dilimizi zenginleştirir, yeni ifade imkânları kazanır ve farklı bir idrak biçimini kendi coğrafyamızla buluştururuz. Tarih boyunca medeniyetlerin birbirinden beslenmesinde tercüme faaliyetlerinin oynadığı büyük rol de bunun göstergesidir.
Bu sebeple tercümeyi yalnızca dil bilmekle yapılabilecek bir faaliyet olarak görmüyorum. İyi bir mütercim iki dili bilmenin yanında iki kültürü, iki toplumun tarihini ve mümkün olduğu ölçüde iki zihniyet dünyasını da tanımalıdır.
Çeviri biraz kaybetmek ama aynı zamanda yeniden kazanmaktır. Bazen bir kelimeyi kaybeder, fakat onun yerine yeni bir anlam dünyasının kapısını açarsınız.
E.Ö. Arapça Seçme Hikâyeler, Arap Edebiyatı Öyküleri, Modern Arap Edebiyatı Şiir Seçkisi gibi çalışmalarınızda edebiyatı aynı zamanda bir kültür aktarımının aracı olarak kullandınız. Bugün Türkiye’de Arap dünyasına ilişkin bilgimizin önemli ölçüde siyasî gündem tarafından şekillendiğini söyleyebilir miyiz? Arap toplumlarını haberlerden değil de edebiyattan okumaya başlasak, zihnimizde nasıl bir Arap dünyası değişirdi?
M.Y. Arapça Seçme Hikâyeler, Arap edebiyatından öyküler ve şiir seçkileri gibi çalışmalarla asıl muradım, edebiyatın o yumuşak, kuşatıcı ve hakikati arayan diliyle toplumsal ve kültürel bağları güçlendirmekti.
Ne yazık ki bugün Türkiye’de Arap dünyasına dair algımız büyük ölçüde günlük siyasî gelişmelerin, krizlerin, savaşların ve haber bültenlerinin dar çerçevesine hapsedilmiş durumdadır. Hâlbuki hiçbir toplum yalnızca siyasetten ibaret değildir. İnsanların evleri, aileleri, sevinçleri, hüzünleri, aşkları, korkuları, şiirleri, hikâyeleri ve gündelik hayatları vardır.
Bir toplumu yalnızca haber bültenlerinden tanımaya çalışmak, bir insanı yalnızca başına gelen felaketlerden tanımaya benzer.
Eğer Arap toplumlarını anlık haberlerden değil de onların edebiyatından, şiirinden, hikâyesinden ve romanından okumaya başlasak, zihnimizdeki o soğuk, çatışmacı ve yekpare Arap dünyası imajı yerini insanî, sıcak, yaşayan ve bizimle ortak acıları ve sevinçleri paylaşan çok renkli bir insan manzarasına bırakır.
Üstelik Arap dünyası dediğimiz coğrafya da tek tip değildir. Kahire ile Bağdat’ın, Şam ile Rabat’ın, Beyrut ile Hartum’un aynı kültürel tecrübeye sahip olduğunu düşünemeyiz. Edebiyat bize tam da bu çeşitliliği gösterir.
Edebiyat, önyargıları yıkan en kudretli vasıtalardan biridir. Çünkü siyasetin kategorilere ayırdığı insanları edebiyat yeniden insan olarak karşımıza çıkarır.
E.Ö. Akademik çalışmalarınız klasik metinlerden modern edebiyata, dil öğretiminden semantik ve çeviriye kadar uzanan geniş bir alana yayılıyor. Bu genişlik, günümüz akademisinin giderek artan uzmanlaşması karşısında size ne söylüyor? Üniversite, yalnızca kendi dar uzmanlık alanında derinleşen insanların mekânı mı olmalı; yoksa farklı disiplinler arasında ilişki kurabilen “entelektüel” bir insan tipine de ihtiyaç var mı?
M.Y. Bugünkü akademi giderek daralan bir uzmanlaşma riskiyle karşı karşıyadır. Elbette uzmanlaşma gereklidir. Bilimde derinleşme olmadan nitelikli bilgi üretmek mümkün değildir. Fakat uzmanlaşma, insanın kendi alanının dışındaki dünyaya bütün kapılarını kapatması anlamına gelmemelidir.
Herkes kendi küçük adacığında derinleşirken büyük resmi görebilen ve disiplinler arasında köprüler kurabilen insan tipi azalıyor. Bir konuda çok şey bilen ama bildiğini daha büyük bir düşünce sistemi içerisinde nereye yerleştireceğini bilemeyen bir akademisyen tipi ortaya çıkabiliyor.
Oysa üniversite sadece teknik bilgi üreten bir fabrika değil, hayatı ve kâinatı bütünsel olarak okuyabilen “entelektüel” şahsiyetlerin yetiştiği bir ilim ocağı olmalıdır.
Farklı disiplinler arasında gidip gelebilmek, klasik metinlerle modern dünyayı konuşturabilmek bir akademisyenin önemli sorumluluklarından biridir. Edebiyatçının tarihten, tarihçinin felsefeden, sosyal bilimcinin teknolojiden, mühendislik alanında çalışan bir akademisyenin de insan ve toplum meselelerinden tamamen kopuk olması düşünülemez.
Dar bir uzmanlık alanı insanı derinleştirir belki ama tek başına bırakıldığında eksiltebilir de. Bizim hem sahici derinliğe hem de bütüncül bir medeniyet idrakine aynı anda ihtiyacımız var.
Üniversitenin “uzman” yetiştirmesi kadar “mütefekkir” yetiştirmeyi de önemsemesi gerektiğini düşünüyorum.
E.Ö. Bir dönem Emniyet teşkilatında görev yapıp daha sonra akademik hayata yönelmeniz, biyografinizin belki de en sıra dışı taraflarından biri. Devletin sahadaki işleyişini deneyimlemiş biri olarak akademiye girdiğinizde dünyaya bakışınızda ne değişti? Bürokrasi ile akademi arasında düşündüğümüzden daha fazla benzerlik veya daha derin bir gerilim var mı?
M.Y. Üniversiteden 1988 yılında mezun olunca öğretmen olarak atanma imkânı bulamadık. O yıllarda Polis Akademisine özel sınıf adında üniversite mezunları alınıyordu. Biz de oranın imtihanına girerek başarılı olduk. Bir yıllık bir eğitim sürecinden sonra komiser yardımcısı rütbesinde mezun olduk. 1989-1994 yılları arasında Ankara Emniyet Müdürlüğü ve Emniyet Genel Müdürlüğü İnterpol Dairesinde görev yaptım. Hayatımın Emniyet teşkilatında geçen yılları, benim için kitaplarda yazmayan hayat dersleriyle dolu büyük bir saha tecrübesiydi. Devletin, toplumun ve insan psikolojisinin en gerçek hâlleriyle yüz yüze geldiğiniz bir ortamdır.
Akademide çoğu zaman meseleleri kavramlar, teoriler ve metinler üzerinden ele alırsınız. Sahada ise karşınızda gerçek insan, gerçek problem ve bazen çok kısa zamanda verilmesi gereken gerçek kararlar vardır. Bu tecrübe insana hayatın her zaman teorideki kadar düzenli olmadığını öğretir.
O sahadan sonra akademiye yönelmek, dünyaya bakışımı daha gerçekçi ve temelli kıldı. Bir teorinin hayatta karşılığının olup olmadığını sorgulamayı, insan unsurunu hiçbir zaman ihmal etmemeyi ve kurumların nihayetinde insanlarla anlam kazandığını daha iyi kavradım.
Bürokrasi ile akademi arasında elbette yapısal benzerlikler vardır; ikisi de kurumsal işleyişe, nizama, disipline ve sorumluluğa dayanır. Ancak aralarındaki önemli farklardan biri zaman algısıdır. Bürokrasi çoğu zaman önündeki meseleyi belirli kurallar çerçevesinde çözmek durumundadır; akademi ise daha uzun vadeli düşünmek, soru sormak, sorgulamak ve hakikati araştırmak zorundadır.
Fakat her ikisinin de ortak noktası insandır. İyi işleyen kurumların temelinde iyi yetişmiş, sorumluluk sahibi ve ahlaklı insanlar bulunur.
Saha tecrübesi, akademik teorinin neye karşılık geldiğini idrak etmemi kolaylaştırdı. Bu sebeple hayatımın o dönemini akademik hayatımdan kopuk değil, onu tamamlayan önemli bir tecrübe olarak görüyorum.
E.Ö. Gazi Üniversitesi Rektörlüğü, akademisyen kimliğinizden farklı bir sorumluluk alanı açtı. Bir üniversiteyi yönetirken, akademik özgürlük ile kurumsal sorumluluk; gelenek ile değişim, liyakat ile yönetim pratiği gibi meselelerle karşılaştınız. Rektörlük yıllarınız size üniversite hakkında, daha önce bir akademisyen olarak sahip olmadığınız hangi hakikati öğretti?
M.Y. Gazi Üniversitesi Rektörlüğünden önce Türkiye ile Kazakistan’ın ortak devlet üniversitesi olan Ahmet Yesevi Üniversitesinde rektör vekilliği ve mütevelli heyet başkanlığı görevlerini yaptım. Rektör vekilliği, rektörlük ve mütevelli heyet başkanlığı görevleri, akademisyenlik odasının nispeten sınırlı dünyasından bambaşka bir sorumluluk alanına açılmaktı. Bir akademisyen kendi araştırmasından, öğrencisinden ve dersinden öncelikle sorumludur. Rektörlük makamında ise binlerce öğrencinin, akademik ve idarî personelin, büyük bir kurumsal geçmişin ve aynı zamanda geleceğin sorumluluğunu taşıyorsunuz.
Bir üniversiteyi yönetirken akademik özgürlük ile kurumsal sorumluluk, köklü gelenek ile kaçınılmaz değişim, liyakat ile adalet terazisini dengede tutmanın ne kadar hayatî ve çetin olduğunu bizzat yaşayarak öğrendim.
Rektörlük bana, sadece kâğıt üzerindeki projelerin değil, insan kalbinin, kurum kültürünün ve aidiyet duygusunun ne kadar değerli olduğunu öğretti. Çünkü kurumları binalar değil insanlar yaşatır. Bir üniversitenin fiziki altyapısını geliştirebilirsiniz, yeni programlar açabilirsiniz, projeler üretebilirsiniz; fakat insanlar kendilerini o kuruma ait hissetmiyorsa kalıcı bir başarı oluşturmanız kolay değildir.
Yöneticilikte öğrendiğim önemli hususlardan biri de dinlemektir. Bazen yönetici çok konuşan değil, doğru insanları dikkatle dinleyebilen kişidir. Çünkü üniversite çok farklı düşüncelerin, disiplinlerin ve beklentilerin bir arada bulunduğu büyük bir yapıdır.
Bir yöneticinin asıl vazifesi yalnızca işlerin yapılmasını sağlamak değil, insanlara inandıkları bir idealin parçası olduklarını hissettirebilen bir iklim oluşturmaktır.
Üniversite yönetimi bana bir başka hakikati daha öğretti: Kurumlarda kalıcı olan şahıslar değil, oluşturulan iyi gelenekler ve kurumsal kültürdür. Yönetici bir gün görevden ayrılır; önemli olan, arkasında şahsına bağlı bir düzen değil, kendisinden sonra da yaşayabilecek sağlam bir kurum bırakabilmesidir.
Bu açıdan önemli olan yöneticilik yapmak değil, lider olabilmektir. Bunun yolu da yönetimi tek taraflı bir karar süreci olarak görmek yerine, istişareyi, katılımı ve ortak sorumluluğu esas alan bir yönetişim kültürü oluşturabilmekten geçer.
E.Ö. Bugünün üniversitesi hakkında ne düşünüyorsunuz? Türkiye’ de üniversitelerin gerçekten fikir üreten, itiraz edebilen, yeni sorular sorabilen entelektüel merkezler olma kapasitesi sizce ne durumda? Akademik yükselme ölçütleri, yayın baskısı ve bürokratik yapı, “merak eden insan”ı akademiden uzaklaştırıyor olabilir mi?
M.Y. Bugünün üniversiteleri, küresel ve yerel akademik sistemin getirdiği yayın baskısı, nicelik odaklı yükseltme ölçütleri ve ağır bürokratik mekanizmalar nedeniyle asıl gayesinden uzaklaşma riskiyle karşı karşıyadır.
Elbette yayın yapmak, bilimsel üretimi ölçmek ve akademik performansı değerlendirmek gerekir. Fakat ölçme aracı zamanla amacın önüne geçtiğinde asıl problem burada başlıyor. Bir akademisyen “hangi önemli soruya cevap aramalıyım?” yerine “hangi dergide kaç makale yayımlarsam akademik olarak ilerlerim?” diye düşünmeye başlıyorsa burada üzerinde durmamız gereken bir mesele vardır.
Böyle bir ortamda, merak eden, soru sormaktan çekinmeyen ve yerleşik kabulleri sorgulayan akademisyen tipinin yerini, zamanla akademik ölçütleri karşılamaya ve sistemi tatmin etmeye odaklanan bir anlayış alabiliyor.
Oysa üniversite; itiraz edebilen, cesur sorular sorabilen, fildişi kulesine kapanmayıp toplumun dertleriyle dertlenen bir entelektüel merkez olmalıdır.
Üniversitenin görevi yalnızca mevcut bilgiyi genç kuşaklara aktarmak değildir. Bazen mevcut bilgiden şüphe etmeyi, yeni soru sormayı ve farklı ihtimalleri düşünmeyi de öğretmelidir.
Burada “itiraz” kavramını da doğru anlamamız gerekiyor. Akademik itiraz, her şeye karşı çıkmak değildir. Delile dayalı, ahlaklı ve yapıcı bir sorgulama kültürüdür.
Sistemi eleştirirken onu dönüştürmek, genç beyinlere “Bunu neden böyle yapıyoruz?” deme cesaretini yeniden kazandırmak zorundayız. Üniversite merakı kaybederse ruhunu da kaybetmeye başlar.
E.Ö. Türkiye’nin toplumsal hayatına baktığınızda, özellikle genç kuşaklar açısından sizi en fazla düşündüren mesele nedir? Eğitim, kültür, teknoloji ve sosyal medya arasında büyüyen yeni neslin dünyayla kurduğu ilişkinin önceki kuşaklardan temel olarak farklılaştığını düşünüyor musunuz? Gençlere bugün en çok neyi öğretmemiz, belki de neyi öğretmekten vazgeçmemiz gerekir?
M.Y. Bugün genç kuşaklara baktığımda beni en çok düşündüren mesele, hız ve haz çağının getirdiği dikkat dağınıklığı ve bilginin çok çeşitli ama bir o kadar da sığlaşmış olmasıdır. Teknoloji ve sosyal medya, gençlerin dünyayı algılama biçimini kökten değiştirdi; her şey anlık, tüketilebilir ve yüzeysel bir form kazanabiliyor.
Fakat burada gençleri suçlayan kolaycı bir dile de düşmemek gerekir. Bu dünyayı gençler kurmadı. Onlar bizim kurduğumuz veya kurulmasına engel olamadığımız dijital dünyanın içine doğdular. Dolayısıyla önce onları anlamamız gerekiyor.
Bugün bir gencin karşı karşıya kaldığı bilgi miktarı, önceki kuşakların belki yıllar içerisinde karşılaştığı bilgi miktarından çok daha fazladır. Asıl problem bilgiye ulaşmak değil; hangi bilginin doğru, güvenilir ve değerli olduğunu ayırt edebilmektir.
Bu nedenle gençlere bugün en çok öğretmemiz gereken şeylerden biri “derinleşme bilinci”dir: Bir kitabın sonuna kadar gidebilme, bir konunun kapağını kaldırıp dip dalgalarını görebilme, hemen hüküm vermeden önce araştırabilme sabrı.
Buna bir de ‘dijital hikmet’ diyebileceğimiz bir anlayışı eklemek gerekir. Ben dijital hikmetten, çağın sunduğu teknolojik imkânları bilinçli ve ahlaklı bir şekilde kullanmayı; bilgi ile doğru bilgiyi, hız ile derinliği, faydalı olanla zararlı olanı birbirinden ayırabilme becerisini anlıyorum. Özellikle yapay zekâ ve sosyal medya çağında mesele, teknolojiden uzak durmak değil, onun imkânlarından yararlanırken irademizi, muhakememizi ve değerlerimizi koruyabilmektir. Kısacası teknolojiyi kullanmak ama teknolojinin bizi kullanmasına izin vermemektir.
Vazgeçmemiz gereken şey ise gençleri sürekli yargılayan, anlamaya çalışmadan eski kalıplarla sınırlandıran didaktik ve uzlaşmaz dildir. Gençlere sürekli ne düşünmeleri gerektiğini söylemek yerine nasıl düşüneceklerini, nasıl soru soracaklarını ve doğru bilgiye nasıl ulaşacaklarını öğretmeliyiz.
Onları dinlemeli, anlamalı ve kendi medeniyet köklerimizle modern dünyanın imkânlarını harmanlayabilecekleri bir güven iklimi sunmalıyız. Çünkü gençlere güvenmezsek geleceğe de güvenmiyoruz demektir.
E.Ö. Dil meselesinden toplumsal meseleye geçelim. Türkiye’de son yıllarda kavramlarımızın giderek siyasallaştığını, aynı kelimelerin farklı çevrelerde bambaşka anlamlar taşıdığını görüyoruz. Bir dil bilimci ve akademisyen olarak, toplumun ortak bir dil kurmakta zorlanmasını nasıl değerlendiriyorsunuz? Bir toplum önce kelimelerini mi kaybeder, yoksa ortak anlam dünyasını mı?
M.Y. Dil yalnızca iletişim aracı değildir; ortak hayatın da taşıyıcısıdır. İnsanlar aynı kelimeleri kullanıp farklı şeyler anlıyorlarsa görünürde konuşuyor fakat gerçekte birbirleriyle iletişim kuramıyor olabilirler.
Bugün “adalet”, “özgürlük”, “medeniyet”, “gelenek”, “modernlik”, “muhafazakârlık”, “ilerleme” gibi pek çok temel kavramı kullandığımızda herkesin zihninde aynı anlamın canlandığını söylemek kolay değildir.
Bu nedenle bir toplum önce ortak anlam dünyasını kaybeder; anlam dünyası parçalanınca kelimeler de anlamını yitirir ve nihayetinde o toplum kendi içinde yabancılaşmaya başlar.
Kelimeler köprü olmaktan çıkıp mevzi hâline geldiğinde toplumsal diyalog da zorlaşır.
Yeniden ortak bir vicdan ve akıl dili kurabilmek için kavramlarımız üzerinde düşünmek, onları siyasî sloganların dar alanından çıkarmak, kelimelerin tarihî ve kültürel köklerini yeniden hatırlamak mecburiyetindeyiz. Çünkü ortak bir anlam dünyası, ancak üzerinde uzlaşabildiğimiz sağlam bir kavram zemini üzerinde kurulabilir. Belki de bugün en çok ihtiyaç duyduğumuz şeylerden biri, birbirimizin kelimelerini hemen mahkûm etmek yerine ‘Sen bu kelimeyle neyi kastediyorsun?’ diye sorabilme olgunluğudur.
E.Ö. Akademisyenlik, yazarlık, çevirmenlik ve yöneticilik deneyimlerinizin yanında bugün bir düşünce kuruluşunun başında bulunuyorsunuz. Bu yeni dönem sizin için ne ifade ediyor? Üniversitenin ürettiği bilginin toplumla, siyasetle ve karar alma mekanizmalarıyla ilişkisi nasıl kurulmalı? Sizce Türkiye’nin bugün en fazla ihtiyaç duyduğu düşünsel meseleler üzerine yeterince kafa yorulmayan hangi konulardır?
M.Y. Bugün bir düşünce kuruluşunun başında bulunmak, benim açımdan akademik bilginin teorik sahadan çıkıp hayatla, siyasetle ve karar alma mekanizmalarıyla daha doğrudan temas etmesini sağlama çabasıdır.
Üniversitede üretilen bilginin fildişi kulelerde kalmaması, toplumun dertlerine temas etmesi önemlidir. Öte yandan düşünce kuruluşlarının da yalnızca günlük siyasetin peşinden koşmaması ve anlık gündeme cevap üreten yapılar hâline gelmemesi gerekir.
Üniversite daha uzun vadeli, derinlikli ve metodolojik bilgi üretir. Düşünce kuruluşları ise bu bilgiyi toplumun ve karar alıcıların önündeki somut meselelerle buluşturabilecek önemli yapılardır. İkisinin birbirini beslemesi gerekir.
Bilimsel bilginin siyasetle ilişkisi hassas bir meseledir. Bilim, siyasetin emrine girdiğinde bağımsızlığını kaybeder; siyaset bilimsel bilgiden tamamen koptuğunda ise kararlar sağlam bir zeminden mahrum kalır. Doğru olan, bilimsel bilginin karar vericilere seçenekleri, imkânları, riskleri ve uzun vadeli sonuçları bütün açıklığıyla gösterebilmesidir.
Türkiye’nin bugün en fazla ihtiyaç duyduğu fikrî meselelerin başında günü kurtaran pragmatist yaklaşımlardan ziyade uzun vadeli bir medeniyet tasavvuru, ahlakî bir zemin ve insanı merkeze alan eğitim ve kültür politikaları geliyor.
Ayrıca yapay zekâdan dijitalleşmeye, demografik dönüşümden aile kurumuna, gençlerin anlam arayışından yükseköğretimin geleceğine, Türk dünyasından İslam dünyasıyla ilişkilerimize kadar önümüzde çok geniş bir düşünce alanı bulunmaktadır.
Üzerine yeterince kafa yormamız gereken en önemli meselelerden biri de hızlı değişim rüzgârları karşısında insanımızın aidiyet bilincini, kültürel hafızasını ve anlam dünyasını nasıl koruyup geliştireceğimizdir.
Çünkü güçlü toplumlar yalnızca ekonomileriyle veya teknolojileriyle değil, kendileri hakkında düşünebilme ve gelecekleri hakkında fikir üretebilme kabiliyetleriyle de güçlüdür.
E.Ö. Son olarak biraz kişisel ve düşünsel bir soru soralım. Bugün geriye baktığınızda, akademik çalışmalarınız, yazdıklarınız, yetiştirdiğiniz öğrenciler, yöneticilik deneyiminiz ve bütün bu yolculuğunuz içinde sizin için hâlâ cevabı bulunmamış olan temel soru nedir? Ve eğer hayatınız boyunca yalnızca birkaç kitabı, birkaç fikri ve birkaç insanı yanınıza alabilecek olsaydınız, hangilerini alırdınız?
M.Y. Geriye dönüp baktığımda, bütün bu akademik çalışmalar, yazılanlar, yetiştirilen nice talebeler ve yönettiğimiz kurumlar içerisinde hâlâ içimde canlı kalan temel soru şudur:
“İnsanın, kendisine emanet edilen bu ömür parantezini hakikate en yakın şekilde kapatabilmesi için kalbini ve zihnini hangi berraklıkta tutması gerekir?”
Belki bu sorunun tek ve değişmez bir cevabı yoktur. Çünkü insanın kendisi de yol boyunca değişiyor. Gençken önemli gördüğünüz bazı şeylerin zamanla önemini kaybettiğini, küçük gördüğünüz bazı şeylerin ise hayatın asıl değerleri hâline geldiğini görüyorsunuz.
Akademik unvanlar, makamlar, görevler gelip geçiyor. Bir gün bir makamda bulunuyorsunuz, ertesi gün o makam başka birine emanet ediliyor. Fakat yetişmesine katkıda bulunduğunuz bir öğrencinizin yıllar sonra sizi hayırla hatırlaması, yazdığınız bir cümlenin hiç tanımadığınız bir insanın dünyasına dokunması veya bir insanın hayatında güzel bir iz bırakmış olmak daha kalıcı hâle geliyor.
Bu nedenle insanın hayatının sonuna doğru kendisine soracağı asıl sorunun “Ne kadar makam elde ettim?” veya “Ne kadar tanındım?” değil; “Bana verilen imkânlarla ne kadar faydalı olabildim, ardımda nasıl bir iz bıraktım?” olacağını düşünüyorum.
Eğer hayatım boyunca yanıma yalnızca birkaç kitabı, fikri ve insanı alabilecek olsaydım; insanı kelimenin hakiki manasıyla insana ve Rabbine yaklaştıran o kadim hikmeti, sadakati ve ilmin adabını yanımda alırdım.
Kitaplardan bana hakikati, insanı ve hayatın faniliğini hatırlatanları; fikirlerden insanı merkeze alan, adaleti ve hikmeti önceleyenleri; insanlardan ise hayatıma ilmiyle, ahlakıyla ve samimiyetiyle dokunanları seçerdim.
Çünkü yıllar geçtikçe insan şunu daha iyi anlıyor: İlim çok kıymetlidir ama irfanla birleşerek hikmete dönüşmediğinde eksik kalır. Başarı değerlidir ama insanlığa ve iyiliğe dönüşmediğinde anlamını yitirir. Makam önemlidir ama emanet olduğu unutulduğunda insana yük olur.
Nihayetinde insanın bu dünyada bırakabileceği en güzel mirasın, faydalı bir ilim, güzel yetişmiş insanlar ve hayırla anılan bir isim olduğunu düşünüyorum.
Zira geriye kalan her şey, bu kubbede hoş bir sada olarak kalma gayretinden ibarettir, vesselâm.



Prof. Dr. Musa YILDIZ Kimdir?
(Akademisyen, Profesör, Yazar ve Çevirmen)
Prof. Dr. Musa Yıldız, 20 Temmuz 1967 tarihinde Samsun’da doğdu. 1984 yılında Samsun Merkez İmam-Hatip Lisesinden, 1988 yılında Gazi Üniversitesi Gazi Eğitim Fakültesi Arap Dili Eğitimi Anabilim Dalından mezun oldu. 1988-1994 yılları arasında Emniyet Genel Müdürlüğünde görev yaptı.
1992 yılında Gazi Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsünde, “Necîb Mahfûz’un Hayatı, Eserleri ve Kısa Hikâyeleri” başlıklı yüksek lisans tezini tamamladı. 1994 yılında Gazi Üniversitesi Gazi Eğitim Fakültesi Arap Dili Eğitimi Anabilim Dalında araştırma görevlisi olarak akademik hayatına başladı. 1996 yılında Kahire Üniversitesinde bilimsel araştırmalarda bulundu.
1998 yılında Gazi Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsünde “Necîb Mahfûz’un Sembolik Romanları” başlıklı doktora tezini tamamladı ve aynı yıl öğretim görevlisi olarak atandı. Gazi Üniversitesinde 2001 yılında yardımcı doçent, 2002 yılında doçent, 2007 yılında ise profesör oldu.
Akademik çalışmalarının yanı sıra çeşitli idari görevlerde de bulunan Prof. Dr. Musa Yıldız, Nisan 2010-Kasım 2011 tarihleri arasında Gazi Üniversitesi Eğitim Bilimleri Enstitüsü Müdür Yardımcılığı, Ağustos 2012-Eylül 2013 tarihleri arasında ise Eğitim Bilimleri Enstitüsü Müdürlüğü görevlerini yürüttü.
Eylül 2013-Eylül 2014 tarihleri arasında Hoca Ahmet Yesevi Uluslararası Türk-Kazak Üniversitesinin Türkiye tarafı Rektörlüğü görevini üstlendi. Ocak-Mayıs 2015 tarihleri arasında Amerika Birleşik Devletleri’nde bilimsel araştırmalarda bulundu. 2015-2020 yılları arasında Hoca Ahmet Yesevi Uluslararası Türk-Kazak Üniversitesi Mütevelli Heyet Başkanlığı görevini yürüttü.
13 Ağustos 2020 tarihli ve 2020/411 sayılı Cumhurbaşkanı Kararı ile Gazi Üniversitesi Rektörlüğüne atanan Prof. Dr. Musa Yıldız, bu görevi 2024 yılına kadar yürüttü.
2021 yılında da Anadolu Üniversitesi Sosyoloji bölümünü bitiren Prof. Dr. Musa Yıldız, Ankara’da faaliyet gösteren Tarf Düşünce Enstitüsü başkanlığını yapmaktadır.
Arap dili eğitimi, Arap edebiyatı, eski Türk edebiyatı ve Türk kültür tarihi alanlarında çalışmalar yapan Prof. Dr. Musa Yıldız’ın çok sayıda bilimsel yayını, kitabı ve çevirisi bulunmaktadır. Arapça, Fransızca, İngilizce ve Kazak Türkçesi bilmektedir.
Çalışmaları başta Gazi Üniversitesi Gazi Eğitim Fakültesi Dergisi, EKEV Akademi Dergisi, Avrasya Dosyası, İslâm Araştırmaları, Türkiye Sosyal Araştırmalar Dergisi, Diyanet Avrupa ve Nüsha olmak üzere çeşitli akademik dergilerde yayımlanmıştır. Ayrıca TDV İslâm Ansiklopedisi için Arap dili ve edebiyatıyla ilgili maddeler kaleme almıştır.




