Quine’ın Natüralizmi ve Bilgi Tasavvuru
- Tarih:
“Tekhnē sözcüğünün, pek erken zamanlardan Platon’un zamanına kadar, epistēmē sözcüğü ile bağı vardır. Her iki sözcük de en geniş anlamda Bilme’nin adlarıdır. Onlar bir şeyde bütünüyle yurdunda olmak, bir şeyi anlamak ve bir şeyde yeterli olmak anlamlarına gelirler. Böyle bir Bilme, açılma sağlar. Açılma olarak Bilme, gizini-açmadır (Entbergen) […] Teknik, gizini-açmanın bir tarzıdır. Teknik, gizini-açmanın ve gizlilikten-çıkmış-olmanın (Unverborgenheit) vuku bulduğu, yani aletheia’nın, Hakikat’in olup bittiği alanda vücut bulup sürer (west).”
M. Heidegger, Tekniğe İlişkin Soruşturma
Epistemolojiye, özellikle kartezyen gelenekte, bilimi dışarıdan temellendirme görevi biçilir. Bilgi felsefesinin, bilginin neliğini ve koşullarını belirlerken, bir bilgi türü olarak bilimsel bilgiden daha sağlam bir zemine dayandığı varsayılır. Bilim insanının bilme faaliyetinin aksine epistemolog, yukarıdan bakarak deneysel bilginin zeminini belirlemeye çalışır. Bu, kısaca, felsefeyi bilimin üstünde, onu denetleyen bir üst mahkeme veya hakem olarak ve dolayısıyla bilimden önce gelen bir “ilk felsefe” olarak konumlandırmak demektir. Quine’ın “ilk felsefe”ye yönelen taarruzları felsefe tarihinin seyri açısından somut sonuçlar vermişse de beraberinde yıktığı yere başka bir ilk felsefe koyup koymadığı sorusunu da getirmiştir.
İlk felsefe kavrayışını feshetme girişimindeki Quine’ın epistemolojiyi doğallaştırmaktan kastı, bilgiyi bir doğa olgusu olarak bilişsel sürecin içinden kavramaktır. Fakat o bunu yapmanın felsefeyi psikolojikleştirme sorununu yeniden gündeme getireceğinin farkındaydı. Zaten onu radikal kılan da bu sonucun farkında olmasına rağmen bunu göze almasıdır. Bilme kavramlarını “duyum”, “algı”, “girdi” ve “çıktı” gibi ölçülebilir davranışsal süreçlerle ilişkilendirmek, psikolojiyle bir konu yakınlığının ötesinde sorunun yeni bir çerçevede tanımlanması anlamına gelir. Natüralist yaklaşımda temelci ve indirgemeci programın çöküşüyle bilgiyi dışarıdan temellendirme arayışı terk edilince geriye gerekçelendirmeye dair aşkın bir soru değil, betimleyici-nedensel bir soru kalır: Uyaranların cılız girdisinden yola çıkan özne nasıl olur da dünyanın doygun bir betimlemesini üretebilir? Bu soru açıkça psikolojinin alanına aittir. Yani bilgi meselesi tamamıyla psikolojiye havale edilmektedir. Böyle olduğu için psikoloji, epistemolojinin yanına çağrılan bir destek değil, normatif soru elendikten sonra geriye kalan yegâne alandır. Epistemoloji bu yüzden psikolojinin bir bölümü olarak tasavvur edilir (Quine 1969).
Quine’ı bu sonuca götüren yol, holizm ve ontolojik görelilik tezlerinden geçer. Hiçbir önermenin deneyimle tek başına yüzleşmediği, sınamanın daima bir “inanç ağı”nın bütünü üzerinden gerçekleştiği görüşü olarak holizm (Quine 1951), onun natüralizminin ilk öncülüdür. Tekil önermeler bütünsel sınamanın dışında belirgin bir anlam taşıyamıyorsa, farklı bir dile ya da inanç ağına ait ifadelerin çevrilmesinde bir belirsizlik daima diri kalacaktır. Zira dilini bilmediğimiz birinin kullandığı bir sözcüğün tam olarak neye referans verdiğini kesinkes saptayacak bir yöntem yoktur. Ne ki bu belirsizlik hâli bir gizeme değil, meseleyi mutlak anlamda doğru kılacak bir olgunun yokluğuna işaret eder: Her referans ancak bir arka plan kuramına göreli olarak sabitlenebilir. İkinci öncül olarak ontolojik görelilik, bu bağlamda, dünyayı hangi nesnelere böldüğümüz sorunun mutlak bir biçime sahip olmadığı, bir çeviri kılavuzuna göreli bir karara dayandığı görüşüdür. Öyleyse bütün kavramsal şemaların dışına çıkıp gerçekliğe “olduğu gibi” bakabileceğimiz nötr bir zemin, bir Arşimet noktası da yoktur (Quine 1969).
Eğer her bakış belirli bir kurama gömülüyse, dünyaya ancak kuramsal bir arka plandan bakabiliyorsak ve dışarıda tarafsızca durulabilecek mutlak bir yargı zemini yoksa, bilimin temellendirilmesinde dışarıda durmanın anlamı nedir? Hangi tür verilerin bilgi sayılacağı, hangi çıkarım biçimlerinin bulguları üreteceği gibi standartlar için epistemologa neden başvurulsun? Quine’a göre elimizdeki en başarılı kuram olan bilim, olası hakemler arasında en haklı zemine sahip olandır. Geriye, bilimin içine yerleşip “bilgi” kavramını içeriden soruşturmak kalır. Epistemoloji böylece doğallaştırıldığında sorduğu soru da artık değişir: Esas olan bundan sonra “bilginin ne olduğu” sorusu değil, “duyusal uyarımın dünyanın betimlemesine nasıl dönüştüğü” sorusudur. Temellendirme arayışının yerini, bir doğa olgusu olarak bilginin nedensel açıklaması alır (Quine 1969).
Bu yazıda, Quine’ın ulaştığı sonuçların, holizm ve ontolojik göreliliğin zorunlu kıldığı bir sonuç olmadığı sorunu esas alınmaktadır. Yani, doğallaştırılmış bilgi kavrayışının holizm ve ontolojik göreliliğin mantıksal sonucu olmadığı ve hatta bu görüşlerin mantıksal sonuçları takip edildiğinde Quine’ın kendi tezlerinden saptığı üzerinde durulmaktadır. Şöyle ki ontolojik görelilik sahiden de “ilk felsefe” kavrayışının gerekçesini ortadan kaldırır, ancak ortaya çıkan boşluğun bilimle doldurulması fikri, ondan “zorunlu olarak” edinilen bir sonuç değildir, yalnızca onunla “mümkün” hâle gelen bir tercihtir. Dolayısıyla yazının güzergâhı, sarsılmaz bir zeminin olmadığı fikrinin hakkını teslim ederken bu yokluğun Quine tarafından doldurulma şeklinin eleştirisini izler.
Quine’ın temelciliği
Quine temelciliğe saldırısıyla onu yok etmiş midir? Rorty’ye göre bu sorunun cevabı olumsuzdur. Hatta ona göre, söz konusu doğallaştırma yeterince radikal de değildir. Çünkü Rorty’ye göre Quine, temelci “ilk felsefe”yi yıkarken bir adımı eksik atar: Bilimsel bilgiyi temellendiren gerekçelendirmenin aşkın mahkemesini dağıtmasına rağmen onun yerine bir başka ayrıcalıklı mahkeme olarak doğa bilimini ikame etmiştir. Nihayetinde temsilci anlayışta bilimden maksat, dünya hakkında doğru yargılara ulaşmaktır ve eğer elde edilen yargıların doğruluğunun ölçütünü epistemoloji değil de bilimin sağladığı söylenirse kartezyen temelcilikte sadece hakem değişikliğine gidildiği sonucu ortaya çıkar. Descartes’ın sağlam ve güvenilir bilgi temeli, sadece diğer kuramlarımızdan daha iyi olduğu gibi normatif bir karara bağlı olarak bilime devredilmiştir (Rorty 2006).
Rorty açısından bu sorun bilgi problemindeki daha derin bir meselenin uzantısı olmak bakımından ilgi çekicidir: Bilimi, kartezyen temelciliğin kürsüsüne oturtmak, “bilgi” kavramını hâlâ “doğanın aynası” saymak, zihni, gerçekliği ne kadar isabetle temsil ettiğine göre yargılayan temsiliyetçi resimle kavramak demektir. Quine’ın doğallaştırılmış epistemoloji hamlesi, bu anlamda eksik kalmış ya da yeterince radikal olamamıştır (Rorty 2006).
Diğer taraftan bu teşhis, Rorty’nin ondan çıkardığı ironist sonuçtan da ayrılabilir. Rorty için çare, doğru mahkemeyi bulmaktan ziyade mahkeme fikrinden tümüyle vazgeçmektir: Bilimin söz dağarı dahil hiçbir nihai dağarcık gerçekliğe ötekilerden daha yakın olmadığına göre, felsefe, bilginin kürsüsü olmaktan çıktığında, “nesnelliğin yerini dayanışmanın aldığı süregiden bir diyaloğa” dönüşür. Böylece Rorty, zemini kaldırırken eleştirel çürütmenin yerini (yeni söz dağarına başvuru veya) yeniden-betimlemeye bırakır (Rorty 2006). Oysa, mesele felsefeyi meşruiyet kürsüsünden indirmek olmadığı gibi onu akıp giden bir söyleşiye çevirmek de değildir. Esas olan, natüralizmin hangi olumsal tercihi (ontolojik görelilik durumunun sonuçlarını) mantıksal gereklilik kılığına soktuğunu kendi öncülleri üzerinden teşhis etmektir. Rorty zemini kaldırırken eleştirel kaldıracı da terk eder gözükmektedir. Ne ki zemin reddedilirken içkin eleştiri, natüralizmi kendi öncülleriyle çürütme imkânı elde tutulabilir.
İçkin eleştirinin bir dayanağı, natüralizmin metafiziği kovarken örtük bir metafiziğe yaslanmasının tespitidir. Natüralistin, “Yalnızca bilimsel yöntemin eriştiği şeyler vardır.” yargısı, bilimsel yöntemin bir sonucu değildir. Aksine, bu yargının kendisi metafizik bir karardır. Bilimcilik, metafizikten her kaçışı metafiziğe saplanan bir döngüye mahkûmdur. Bu döngü, bilimin sözcük dağarcığını “nesnellik” diye vaftiz ederek dışarıdan gelen her itirazı yine o dağarcıkla savuşturma girişimlerinde faş olur. Ontoloji tartışmasında teşhis edilen bu refleks epistemolojiye taşındığında, natüralist temelcilik daha açık hâle gelmektedir: Bilimsel bilgi için sarsılmaz bir temel arayışının reddi, söz konusu temelin talep ettiği işlevi bilimin kendisine yüklenerek tasarlanır. Batı metafiziğinin karakteristiği olarak ontoteolojik gelenek, “en yüksek var olan” kutbunu dolduran mercinin (önce tanrının, ardından Cogito’nun ve aklın) yerini artık doğa biliminin almasıyla sürdürülür. Burada bilim, içeriğinde revize edilebilir olsa da yegâne meşru mahkeme olma statüsü revizyona kapalıdır; hükümleri değişir ama mahkemenin egemenliği değişmezdir. Bu, sonuç çıkarmaya dayalı kanıtlayıcı bilginin (scientia), klasik thomist şemada ilk nedenin (tanrının) bilgisi olan ve diğer bilgi türlerini düzenleyen bilgeliğin (sapientia) tahtına yerleşmesi demektir. Harrison’ın gösterdiği üzere scientia bir zamanlar sapientia’ya tabi bir entelektüel erdemdi ve bir bilgi gövdesine değil, kişinin bir hâlini işaret ederdi. Bilimcilik, bu erdem karakterini yitirip yönteme dönüşen scientia’nın, boşalan tahta oturtulmasıdır (Harrison 2015, Mazur 2021).
Quine’ın burada sözü edilen yeniden temel bulma sapması, aynı zamanda “doğa tasavvuru”na da sızmıştır. Natüralist bakış açısı epistemolojiyi doğal sürecin içinde eritmek ister. Burada doğa, sanki kuramdan bağımsız, nötr ve verili bir zeminmiş gibi sunulur. Oysa doğa nötr değildir. Kendinden doğup açılan, bir aletheia tarzı olarak zuhur eden antik physis’in aksine “modern doğa”, yasalarla işleyen, matematikselleştirilmiş, ölçülebilir bir nesneler toplamıdır. Zemin diye sunulan şeyin kendisi, böylece epistemik olarak yüklü bir tasavvurdur. Dolayısıyla Quine’ın natüralizmi, aştığını iddia ettiği emprisist geleneğin tortusunu taşıyarak belirli bir doğa metafiziğini baştan varsayar.
Yeniden temel inşa etme ve gizli bir doğa metafiziğine başvurmakla bu varsayım ontolojik görelilikle ne ölçüde bağdaşır? Yapılan, sadece doğayı görelileştirdikten sonra belirli bir doğa tasavvurundan nötr bir zemin türetme girişimi gibi görünür. Bu da ontolojik göreliliğin kendi sonucuna verilmiş bir ödün gibi durmaktadır.
Natüralizm ve normatiflik sorunu
Burada dile getirilen eleştiriler natüralizmi dışarıdan kuşatırken en radikal eleştiri Quine’ın kendi öncüllerinin mantıksal sonuçlarının izlenmesinden türetilir. Quine şu üç tezi birlikte savunur:
(a) “Hiçbir inanış (bilim dahil) revizyondan muaf değildir.”
(b) “Her referans belirli bir şemaya görelidir.”
(c) “Bir ifadenin anlamı inanç ağının bütününe aittir.”
Bu üç öncülün ortak sonucu, bilginin, dünyayı yansıtan bir ayna olmadığı; keşfedilen değil kurulan, amaca göreli ve revize edilebilir, deneyime tekabül etmeksizin ona karşı hesap verebilir olduğudur. Dahası bu öncüller bir şemalar veya arka plan kuramları çoğulluğunu mümkün kılar. Dolayısıyla tutarlı biçimde takip edildiklerinde holizm ve ontolojik görelilik, natüralizme değil, bilginin çoğul ve inşa edilmiş karakterine çıkar.
Bir şeyi bilmek, dış dünyanın nedensel etkisinin bir sonucu olarak zihinde bir resmin belirmesinden ziyade, ontolojik görelilik tezinin de ima ettiği gibi, bir değerlendirme prosedürünün çıktısı olarak anlaşılmaya daha müsaittir. Bu açıdan, Jaegwon Kim’in vurguladığı üzere, epistemolojiyi betimleyici bir psikolojiye indirgemek onun kalbindeki kavram olan gerekçelendirmeyi elden kaçırmaktır. Şayet epistemolojinin ana sorusu, “İnanış hangi nedenlerle oluşur?” olsaydı doğallaştırılmış epistemoloji bize bir yanıt vermiş olurdu. Oysa epistemolojinin sorusu bu türden nedensel bir soru değil, “Bu önermeye inanmaya değer mi?” türünden normatif bir sorudur. Hiçbir nedensel betimleme, ne kadar eksiksiz olursa olsun, kendiliğinden bir “-meli” üretmez. Bu nedenle Kim’in formülüyle dile getirilirse Quine sorulan soruyu yanıtlamamış, konuyu değiştirmiştir (Kim 1988). Hilary Putnam’ın eleştirisi de aklı tümüyle doğallaştırma girişiminin, başvurduğu normları kendi içinden açıklayamadığı için natüralizmin kendini çürüteceğine odaklanırken aynı noktadan hareket eder: Natüralizm gerekçelendirmeyi bir yana bıraksa bile “doğru”, “basit”, “tutarlı” gibi epistemik değerlere baştan yaslanmak zorundadır (Putnam 1982). Çünkü bir olgu ancak inanç ağının normatif dokusu içinde bilgi olarak iş görebilir. Böyle olduğu için normatiflik bu dokudan söküldüğünde geriye arınmış bir “saf olgu” kalmaz, hiçbir epistemik değeri olmayan bir artık kalır. Böylece ontolojik görelilikten doğallaştırılmış epistemolojiye geçişteki sapmayı, Kim ve Putnam normatif taraftan doğrularlar: Doğallaştırma, bilginin kurucu-değerlendirici dokusunu görmezden gelmektedir.
Şayet sahiden de bir temel arayışına girişilmek istenmiyorsa bilginin bir yansıtma aracı olarak değil de dünyayla iş görmenin bir yolu, tekhnē olarak tasavvur edilmesi daha makul gözükmektedir. Modern doğa, algımızın öte yanında hazır duran ve bilginin yansıtması gereken bir dışsal gerçeklik değil de epistemik olarak yüklü bir tasavvursa, bilgiyi “doğanın zihindeki aynası” olarak kurmak da temelsiz kalır. Örneğin Heidegger’in technē ile epistēmē’nin kökende tek bir açığa-çıkarmanın adları olduğuna ilişkin değinisi, bilmeyi, hazır bir düzenin zihince kopyalanması olarak değil, bir açılma olarak tasvir eder örneğin (Heidegger 1998). Böyle bir tasavvurda bilgi, dünyanın nedensel etkisiyle kendiliğinden oluşan doğal bir çıktı değil, insan eliyle kurulan bir teknolojidir. Onu bir teknoloji saymak, bilim de dahil tüm bilmenin kurulmuş, revize edilebilir ve çoğul karakterini görüş alanında tutmak demektir ki bu, Quine’ın öncüllerinin tutarlı biçimde izlenişinin gereğiyken doğallaştırma onu bir tercihle aşarak bilimi taçlandırır. Doğallaştırılmış bilgi tasavvuruyla teknoloji olarak bilgi tasavvuru arasındaki merkezî fark, ikincisinin hiçbir inşayı zemin tahtına çıkarmamasıdır. Bu tasavvurun, Quinecı öncüllerin sınamasını aştığında karşısına çıkan pragmatizmle karıştırılma riski ve scientia ile sapientia hiyerarşisinin çöküşünden sağ çıkıp çıkamayacağı sorusu ise ayrı bir yazının konusudur. Şimdilik yeterli sonuç, yeni bir temel arayışına girmeksizin bilimi de metafiziği de revizyona açık tutan bir bilgi tasavvurunun mümkün olduğudur.
Kaynaklar
Harrison, Peter. 2015. The Territories of Science and Religion. Chicago: University of Chicago Press.
Heidegger, Martin. 1998. Tekniğe İlişkin Soruşturma. Çev. D. Özdem. İstanbul: Paradigma Yay.
Kim, Jaegwon. 1988. “What Is ‘Naturalized Epistemology?’”. Philosophical Perspectives 2: 381–405.
Mazur, Lucas B. 2021. “The Epistemic Imperialism of Science: Reinvigorating Early Critiques of Scientism.” Frontiers in Psychology 11: 609823.
Putnam, Hilary. 1982. “Why Reason Can’t Be Naturalized.” Synthese 52 (1): 3–23.
Quine, Willard Van Orman. 1951. “Two Dogmas of Empiricism.” The Philosophical Review 60 (1): 20–43.
Quine, Willard Van Orman. 1969. Ontological Relativity and Other Essays. New York: Columbia University Press.
Rorty, Richard. 2006. Felsefe ve Doğanın Aynası. Çev. F. G. Kaya. İstanbul: Paradigma Yayıncılık.




