Rengin Hafızası, Geleneğin Dönüşümü
- Tarih:
Numan Noyan
Röportaj: Samet Aydın
Günümüz sanat ortamı hız, dolaşım ve görünürlük üzerinden tanımlanırken, Numan Noyan’ın üretimi bu aceleci modern dünya’ya bilinçli bir mesafe koyuyor. Onun sanatında yolculuk, varılacak bir yerden çok, yolculuğun kendisi; figür ise bir temsil nesnesi değil, hayreti yeniden mümkün kılan bir çağırma alanı. Kayboluşu bir arıza olarak değil, düşüncenin ve üretimin eşiği olarak gören bu yaklaşım, sanatın etik, estetik ve tarihsel boyutlarını aynı anda düşünmeye davet ediyor.

Noyan, figürü “insan şehri” olarak kurarken, modern insanın yüzeye sıkışmış katmanlarını, geri çekilen suskunluklarını ve aşınan hayret duygusunu görünür kılmaya çalışıyor. Renkleri yalnızca estetik tercihler olarak değil; medeniyetlerin ve kırılmaların taşıyıcısı olarak ele alıyor. Mekânla kurduğu ilişki, sanatçıyı kaçınılmaz biçimde tanıklığa ve sorumluluğa çağırıyor; özellikle Filistin temalı çalışmalarında bu sorumluluk, estetikle etik arasındaki hassas sınırda yeniden düşünülüyor.
Bu söyleşide Numan Noyan ile sanatı bir yolculuk olarak ele alıyor; kaybolmanın üretimdeki yerini, figürün hayretle ilişkisini, geleneğin dijital çağda nasıl dönüştüğünü ve hafızanın sanat için neden vazgeçilmez bir alan olduğunu konuşuyoruz.
Sanatı bir “yolculuk” olarak tanımlıyorsunuz. Peki bu yolculukta sapmalar, duraklar ve kayboluşlar sizin için ne ifade ediyor? Kaybolmak üretimin bir parçası mı?
Kaybolmak benim için bir arıza değil, çoğu zaman bir imkân. Yolculuk dediğimiz şey düz bir hat değil; bazen yön duygusunu kaybettiğimiz, bazen durup etrafa bakmak zorunda kaldığımız anlardan oluşuyor. Üretimde de böyle. Eğer hiç kaybolmuyorsam, büyük ihtimalle bildiğim bir şeyi tekrar ediyorumdur. Kayboluş, yeni bir bakışın eşiğidir. Bu eşikte kalabilmek, aceleyle bir sonuca varmamak üretimin karakterini belirler.
“Bahşedilen şey yolculuğun kendisi” diyorsunuz. Bu cümleyi günümüz hız, performans ve başarı odaklı sanat ortamında nasıl okumalıyız?
Bugün sanat ortamı sonuçla fazla meşgul. Sergi sayısı, görünürlük, dolaşım… Oysa yolculuğun kendisiyle temas kurmadan çıkan sonuçlar kısa ömürlü oluyor. “Bahşedilen” dediğim şey, varılacak yer değil; yolda kazanılan dikkat, sabır ve derinlik. Bunlar ölçülemez ama kalıcıdır. Bu yüzden yolculuğu değersizleştiren her hız, üretimi de yüzeyselleştiriyor.

Figürü “insan şehri” olarak kuruyorsunuz. Bugünün insanı sizce hangi katmanlarını kaybetti, hangi katmanlarını görünür kılmak artık daha zor?
İnsan bugün çok katmanlı ama yüzeye sıkışmış durumda. İç katmanlar — suskunluk, hayret, bekleyiş — hız nedeniyle geri çekildi. Görünür olan daha çok işlevsel katmanlar. Figürde beni ilgilendiren, bu geri çekilen katmanları yeniden duyulur kılmak. Figür, bu anlamda bir temsil değil, bir çağırma alanı hâline geliyor.
Figür resminde hayreti hayranlığa dönüştürmekten söz ediyorsunuz. Peki çağdaş dünyada hayret duygusunun aşınması, figür sanatını nasıl etkiliyor?
Hayret kayboldukça figür nesneleşiyor. İnsan bedeni bakılan bir şeye dönüşüyor ama görülen bir şeye dönüşemiyor. Figür sanatı bu aşınmadan payını alıyor. O yüzden benim için mesele figürü göstermek değil, figürle yeniden hayrete alan açmak. Hayret yoksa figür sadece biçimsel bir yüzeye dönüşüyor.
Gelenekle zaman zaman “çatışabileceğimizi” söylüyorsunuz. Sizce gelenekle en verimli çatışma hangi noktada başlar: biçimde mi, içerikte mi, niyette mi?
En verimli çatışma niyette başlar. Biçim ve içerik zaten niyetin sonucudur. Eğer niyet sahici değilse, biçimde yapılan her hamle yüzeyde kalır. Gelenekle kavga etmek değil; onunla aynı masaya oturup nerede ayrıldığımızı görmek önemli. Bu fark netleştiğinde çatışma yıkıcı değil, kurucu olur.
Dijital araçlarla geleneksel estetiği yeniden canlandırmak, sizce bir koruma faaliyeti mi, yoksa kaçınılmaz olarak bir dönüşüm müdür?
Bu bir koruma değil, kesinlikle bir dönüşüm. Zaten hiçbir estetik saf hâliyle korunmaz. Dijital araçlar, geleneğin dilini bugüne taşırken onu değiştirir. Mesele bu dönüşümün ruhu zedeleyip zedelemediği. Araçtan çok, o ruhla kurulan ilişki belirleyici.
“Mekânların hafızası var, sanatçıların ise sorumluluğu.” Bu sorumluluk, sanatçıyı politik bir özneye dönüştürür mü, yoksa bu ayrı bir alan mıdır?
Her sorumluluk politik olmak zorunda değil ama tamamen apolitik de değildir. Mekânla çalışan sanatçı, ister istemez bir tanıklık üstlenir. Bu, slogan üretmek değil; hafızayı silmemekle ilgilidir. Bazen hatırlatmak, açık bir politik tutumdan daha güçlüdür.
Filistin temalı çalışmalarınızda sanatın tanıklıkla yetinmeyip müdahil olmasını önemsiyorsunuz. Sizce sanat acıyı temsil ederken hangi etik sınırları gözetmeli?
Acıyı estetize etmemek en temel sınır. Temsil ederken sömürmemek, başkasının yarasını bir görsel malzemeye dönüştürmemek gerekir. Müdahale dediğim şey bağırmak değil; hafızayı diri tutmak. Sanat burada hızlandıran değil, durduran bir işlev üstlenmeli.
Renkleri kimyasal, tarihsel ve felsefi bir yolculuk olarak ele alıyorsunuz. Bir rengin hikâyesi, bir medeniyetin çöküşünü de anlatabilir mi?
Evet, hatta bazen en iyi onu anlatır. Renkler sadece estetik tercih değildir; ticaret yollarını, inançları, iktidar ilişkilerini taşır. Bir rengin kayboluşu, bir medeniyetin kırılma noktası olabilir. Bu yüzden renk, tarihsel bir
belge gibi de okunabilir.
“Türk kırmızısı” üzerinden düşündüğümüzde, bugün Türkiye’nin renk hafızasında bir kopuş yaşandığını söyleyebilir miyiz?
Bir kopuştan ziyade bir unutma var. Renk hafızası yerini daha standart, daha evrensel paletlere bırakıyor. Bu da yerel derinliği zayıflatıyor. Hatırlamak mümkün ama emek istiyor. Bu emek verilmediğinde renk kimliksizleşiyor.
Şehirleri coğrafya değil, “hafızanın odaları” olarak tanımlıyorsunuz. Peki hiç gitmediğiniz ama zihninizde çoktan kurduğunuz bir şehir var mı?
Var. Bazı şehirler hiç gidilmeden kurulur. Onlar okunan metinlerden, görülen imgelerden, anlatılardan oluşur. Belki hiç gitmemek daha iyidir; çünkü hayaldeki şehir bozulmaz. Zihindeki şehir, çoğu zaman gerçeğinden daha dirençlidir.
Geç kalınmış şehirler fikri, sizce sanatçı için bir eksiklik mi, yoksa üretimi diri tutan bir arzu mu?
Bence diri tutan bir arzu. Geç kalmışlık hissi, insanı dikkatli kılar. Hâlâ gidilecek bir yer olması üretimi canlı tutar. Gidilecek şehirlerimiz olmalı, tamamlanmamışlık, insanın yakıtı.
Resimlerinizin arkasında bir “hafıza arşivi”nden söz ediyorsunuz. Bu arşiv daha çok kişisel travmalardan mı, yoksa kolektif yaralardan mı besleniyor?
İkisi birbirinden tamamen ayrılmıyor. Kişisel olan, çoğu zaman kolektif bir yere bağlanıyor. Hem bu bahsim kişisel bir ben itkisi değil. Dolayısıyla kişisel travma düşüncesi de boşlukta eriyip gidiyor. Benim arşivim ise bireysel hafızayla toplumsal hafızanın kesiştiği bir yerde duruyor. Bu kesişim, resmin en kırılgan ama en sahici alanı.
Eğer bugün bir izleyici resimlerinizden sadece tek bir duygu ile ayrılacak olsa, bunun ne olmasını isterdiniz?
Sessiz bir hayret. Adını koymak zorunda kalmadığı ama içinde bir süre taşıdığı bir duygu. Ya da ne bilmiyorum bunu ifade edebilmem için izleyicinin düşünce anatomisine uzanmam gerekmez mi?
Numan Noyan Kimdir?
“Sanatçı, eğitim hayatı boyunca resmin yanı sıra Sanat Tarihi, Sosyoloji, Grafik, Mozaik, Fotoğraf, Sanat Yönetmenliği ve Baskı Sanatları gibi farklı disiplinlerde profesyonel eğitimler almıştır.
Lisans eğitimini Balıkesir Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Resim Bölümü’nde, yüksek lisans eğitimini ise Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Resim Ana Sanat Dalı’nda tamamlamıştır.
Çeşitli sanat projelerinde eğitmen olarak görev almış; Farklı Şeyler Atölyesi, Görsel Şeyler Üzerine ve Atölye Çizgi gibi girişimlerin kurucu ekiplerinde yer almıştır. Hâlen bazı özel kurumlar ve sivil toplum kuruluşlarına sanat danışmanlığı yapmakta, kültür ve sanat odaklı yayın yapan dergilerde yazılarını sürdürmektedir.
Başta Türkiye olmak üzere İspanya, Birleşik Arap Emirlikleri (Dubai) ve Almanya’da ulusal ve uluslararası yayınlarda, sergilerde ve sempozyumlarda eserleri yer almıştır.
İstanbul Üniversitesi’nde sanat yönetmeni ve illüstratör olarak mesleki çalışmalarını sürdürürken, sanatsal üretimlerine Üsküdar’daki atölyesinde devam etmektedir. Ayrıca yer aldığı projelerde küratör ve sanat yönetmeni olarak da görev almaktadır.
Bazı Sergi ve Projeler
KUBBE – Filistin Zaman Tüneli Sergisi, 2024
TRT 2 – İstisnai Renkler (26 bölüm), 2023–2024
ARTCONTACT Sergisi, 2024
Baalbek’ten Süleymaniye’ye Uzanan Yolculuk Kitabı İllüstrasyonları, 2023–2024
Azerbaycan Kurucusu Tagiyev Belgeseli Çizimleri, 2023–2024
Yerle Gök Arasında Bir Nakkaş: Nusret Çolpan Sergisi, 2022
Bir Yolculuk Hikâyesi: Sonsuzluk Sergisi ve Serileri, 2022
İstanbul Üniversitesi çeşitli eğitim içeriklerinin görselleştirilmesi, 2013–günümüz”




