Picture of Musa Özdemir
Musa Özdemir

Ruha Fısıldayan Şehir: İsfahan

A+ A-

Şehir, insan ruhunun dışa vurmuş halidir. İnsan neyse, şehir odur. İnsanın korkuları varsa, şehir surlarla çevrilidir. İnsanın umutları varsa, şehir minarelerle göğe uzanır. İnsanın aşkı varsa, şehir köprülerle nehirlere kucak açar. İşte bu yüzden, bir şehri anlamak, insanı anlamaktır. Ve insanı anlamak, felsefenin en kadim sorusuna cevap aramaktır: “Ben kimim?”

İsfahan, bu sorunun cevabının taşlara, çinilere, sokaklara işlendiği ender mekânlardan biridir. Ona “cihanın yarısı” diyenler, aslında şunu söylemek istemiştir: İnsan ruhunun bütün halleri burada tecelli etmiştir. Zaferin coşkusu da vardır İsfahan’da, yenilginin hüznü de; bereketin şükrü de, kıtlığın sabrı da; inşanın ihtişamı da, yıkımın sessiz çığlığı da. Şehir, adeta bir varoluş müzesidir. Her sokağı, insan olmanın farklı bir veçhesini fısıldar ziyaretçisine.

Antik Yunan’dan beri filozoflar, mekân ile insan arasındaki diyalektik ilişkiyi sorgulamışlardır. Aristo, insanın “politik bir hayvan” olduğunu söylerken, aslında şehri (polis) insanın doğal yurdu olarak tanımlıyordu. İnsan, şehir dışında yaşayabilir miydi? Elbette yaşardı; ama o zaman ya hayvandı ya da tanrı. Çünkü insan, ancak şehirde insan olur. Şehir, insana ahlakı öğretir, adaleti hatırlatır, güzelliği sunar, çirkinlikle yüzleştirir. İsfahan, bu anlamda bir “polis” olmanın çok ötesinde, bir “hikmet şehri”dir. Burada insan, kendi ruhunun derinlikleriyle de yüzleşir.

İsfahan’ın en büyük felsefi sırrı belki de şudur: Şehir, zıtların birliğini mümkün kılmıştır. Bir yanda Selçuklu’nun o heybetli, sade, tuğladan örülü eserleri vardır. Öbür yanda Safevî’nin o renk cümbüşü, o çini denizi, o nakış nakış işlenmiş Şeyh Lütfullah Camii. Bir yanda Nizâmülmülk’ün bilgeliği, öbür yanda İbn Sînâ’nın bilgisi. Bir yanda Yahûdiye’nin Tevrat sesleri, öbür yanda Culfa’nın çanları. Bu zıtlıklar birbirini yok etmemiş, aksine birbirini tamamlamıştır. Tıpkı gece ile gündüz gibi, kış ile bahar gibi, doğum ile ölüm gibi. İsfahan, “Karşıtlıklar uyumudur” sözünün kuvveden fiile çıkmış halidir.

Fakat bir şehir nasıl olur da bu kadar çok zıtlığı barındırabilir? Cevap, Zâyenderûd nehrinde gizlidir. Su, tüm zıtlıkları kucaklayan en büyük metafordur. Su, hem yumuşaktır hem dağları deler; hem durudur hem bulanır; hem hayat verir hem öldürür. İsfahan’ın ruhu da işte böyle bir su gibidir. Her türlü zıtlığı içinde eritir, onları bir ahenge dönüştürür. Bu yüzden İsfahan’da bir Musevî ile bir Müslüman yan yana yaşayabilmiştir. Bu yüzden İsfahan’da bir Sünnî cami ile bir Şiî camie aynı mahallede buluşabilmiştir. Su, ayırır mı? Su, herkesin içtiği aynı sudur. İsfahan da öyledir.

Şehir ve felsefe ilişkisini sorgularken, “ikamet etmek” kavramına uğramadan geçmek olmaz. “İnsan, ancak ikamet ettiği yerde var olur.” İkamet etmek, sadece bir evde oturmak değildir; bir mekâna anlam vermek, onu kendine yurt kılmak, onunla bir bütün olmaktır. İsfahan, işte böyle bir ikamet mekânıdır. Burada her taş, bir hikâye anlatır; her çini, bir duayı fısıldar; her minare, bir umudu göğe yükseltir. İnsan İsfahan’da ikamet ettiğinde, bir medeniyetin özüne yerleşir.

Peki, günümüz insanı İsfahan’dan ne öğrenebilir? Modern şehirler, insanı yalnızlaştırır. Gökdelenler yükseldikçe, yürekler küçülür. Caddeler genişledikçe, selamlar azalır. İnternet her yere ulaştıkça, komşular birbirine yabancılaşır. İsfahan ise tam tersini söyler bize: Şehir, insanı birbirine yakınlaştırmak içindir. Meydanlar (Nakş-ı Cihan gibi), insanların bir araya geldiği, alışveriş ettiği, sohbet ettiği, dua ettiği yerlerdir. Köprüler (Allahverdi gibi), iki yakayı birleştirdiği gibi iki kalbi de birleştirir. Çarşılar, sadece ticaretin değil, muhabbetin de mekânıdır. İsfahan, “birlikte yaşama sanatı”nın başyapıtıdır.

Bir başka felsefi derinlik ise İsfahan’ın estetiğinde gizlidir. Kant, güzelin evrenselliğinden bahseder. İsfahan’ın güzelliği de evrenseldir. Çini ve hat ile bezenmiş bir camiye bakan bir Amerikalı ile bir Avrupalı aynı hayranlığı duyar. Çünkü İsfahan’ın estetiği, insan ruhunun derinliklerine hitap eder. O çinilerdeki geometrik desenler, matematiğin ve sanatın birleştiği noktadır. O kubbelerdeki oranlar, mimarinin ve fiziğin kucaklaştığı yerdir. O yazılardaki hat sanatı, anlamın ve biçimin dansıdır. İsfahan, insanın “güzel” karşısında duyduğu o tarifsiz hazzın cisimleşmiş halidir.

Fakat İsfahan bir acı şehridir. Moğolların kafataslarından yaptığı kuleler, şehrin hafızasında hâlâ bir sızı olarak durur. Her yıkım, her katliam, her sürgün, İsfahan’ın taşlarına işlemiştir. Ve işte bu acı, şehri sıradan bir güzellikler toplamı olmaktan çıkarıp, derin bir felsefi tefekkür mekânına dönüştürmüştür. Çünkü acı olmayan yerde hikmet olmaz. İnsan, ancak acıyla yoğrulduğunda derinleşir. Şehirler de öyle. İsfahan’ın derinliği, yaşadığı acıların derinliği kadardır.

Son olarak, İsfahan’ın bize öğrettiği en büyük felsefi hakikat şudur: Hiçbir şey nihai değildir. Selçuklu geldi geçti, Safevî geldi geçti, Kaçar geldi geçti, Pehlevî geldi geçti. Ama İsfahan duruyor. Krallar değişti, hanedanlar yıkıldı, ordular gelip geçti; ama şehir, her seferinde yeniden ayağa kalktı. Bu, insan ruhunun ölümsüzlüğünün bir kanıtıdır. Nasıl ki insan ruhu, bedenin ölümünden sonra bile varlığını sürdürüyorsa, bir şehrin ruhu da yıkımlardan sonra varlığını sürdürür. Ta ki o ruhu yaşatan insanlar var oldukça.

İşte bu yüzden İsfahan, sadece bir şehir değildir; bir felsefedir. Yaşayan bir düşüncedir. Taşa kazınmış bir hikmettir. Estetik bir duadır. Ve belki de en önemlisi, insanın kendini unuttuğu bu modern çağda, insana kendini hatırlatan bir aynadır. İsfahan’a bakan, aslında kendi ruhuna bakar. Ve ruhuna bakan, kendini tanır. Kendini tanıyan ise, artık hiçbir şeyi eskisi gibi görmez.