Picture of Mehmet Biten
Mehmet Biten

Rusya-Ukrayna Savaşı Tükenişin Jeopolitiği Ve Yeni Savaşın Anatomisi

A+ A-

Rusya’nın 2022 yılında Ukrayna’yı işgal etmesi, yalnızca Avrupa’nın güvenlik mimarisini değil, savaşın doğasına ilişkin yerleşik kabulleri de değiştirdi. İlk haftalarda birçok askeri uzman, savaşın birkaç ay içinde sonuçlanacağını öngörüyordu. Kimileri Rus ordusunun ezici askeri üstünlüğüne vurgu yapıyor, kimileri ise Batı’nın desteği sayesinde Ukrayna’nın direnebileceğini savunuyordu. Dört yılı aşkın süren çatışmaların ardından görülen tablo ise her iki öngörünün de ötesine geçen farklı bir gerçeklik ortaya koyuyor: Bu savaş artık klasik anlamda bir fetih savaşı değil, karşılıklı tüketme kapasitesinin sınandığı uzun süreli bir yıpratma mücadelesidir.

Uluslararası Stratejik ve Uluslararası Çalışmalar Merkezi’nin (CSIS) yayımladığı son analiz, bu dönüşümü rakamlarla ortaya koyuyor. Rapor, savaşın artık cephedeki ani ilerlemelerden çok insan gücü, teknoloji, bunların tedarik ve ekonomik kapasiteleri üzerinden okunması gerektiğini gösteriyor.

CSIS raporuna göre Rusya, Şubat 2022 ile Haziran 2026 arasında yaklaşık “1,4 milyon savaş alanı zayiatı” verdi; bunların “400 ila 450 bininin ölüm” olduğu tahmin ediliyor. Bu rakamlar, yalnızca savaşın şiddetini değil, modern çağın en yüksek askeri maliyetlerinden birini ifade ediyor. Daha dikkat çekici olan ise raporda, Rusya’nın aylık kayıplarının yeni asker kazanım hızını aşmaya başladığının belirtilmesidir. Bu durum, savaşın yalnızca cephede değil, demografik ve toplumsal düzlemde de ağır bir yük oluşturduğunu gösteriyor.

Bununla birlikte, yüksek kayıplar tek başına askeri yenilgi anlamına gelmiyor. Rusya, klasik anlamda hızlı zafer hedefinden uzaklaşmış; bunun yerine uzun süreli yıpratma stratejisini benimsemiş görünüyor. Küçük birliklerle gerçekleştirilen sürekli taarruzlar, yoğun topçu desteği ve insansız hava araçlarının sağladığı ateş gücüyle cephe baskısı korunmaya çalışılıyor. Bu yaklaşım ilerleme hızını düşürse de savaşın sürdürülmesine imkân tanıyor.

Ancak savaş alanındaki veriler, bu stratejinin sınırsız bir başarı üretmediğini de gösteriyor. Rapora göre Rus birliklerinin bazı cephelerde günlük ilerleme hızı “50 ila 90 metre” arasında değişiyor. Modern savaş tarihinde kilometrelerle ölçülen harekâtların yerini metrelerle ifade edilen ilerlemelerin alması, savaşın karakterinin köklü biçimde değiştiğine işaret ediyor.

Bugün cephede büyük zırhlı birliklerin ani yarma harekâtları yerine mayın hatları, katmanlı tahkimatlar, elektronik harp sistemleri ve insansız hava araçlarının oluşturduğu sürekli gözetleme ağı belirleyici hale gelmiş durumda. Bir başka ifadeyle savaş alanı, saldıran taraf için giderek daha maliyetli bir coğrafyaya dönüşüyor.

Raporun dikkat çektiği en önemli dönüşümlerden biri de Ukrayna’nın benimsediği yeni savaş anlayışıdır.

İlk yıllarda büyük ölçüde savunma refleksiyle hareket eden Ukrayna, bugün savaşın yalnızca cephede kazanılmayacağını gösteren yeni bir strateji izliyor. CSIS’in değerlendirmesine göre Ukrayna; enerji tesisleri, petrol rafinerileri, mühimmat depoları, demiryolları, lojistik merkezler ve askeri üsler gibi hedeflere yönelik geniş çaplı derin taarruzlar gerçekleştiriyor. Böylece cephedeki askerî dengeyi değiştirmekten çok Rusya’nın savaş üretme kapasitesini aşındırmayı amaçlıyor. Bu stratejinin merkezinde ise insansız hava araçları bulunuyor.

Raporda, yapay zekâ destekli yeni nesil sistemlerin savaş alanında önemli bir paradigma değişimi yarattığı vurgulanıyor. Otonom hedef tespiti yapabilen ve elektronik karıştırmaya karşı daha dirençli platformlar, yalnızca düşük maliyetli olmalarıyla değil, klasik hava gücünün yerine geçebilecek yeni bir askeri mimarinin habercisi olmalarıyla da dikkat çekiyor. Bu gelişme, yalnızca Rusya-Ukrayna savaşını değil, gelecekteki bütün devletlerarası savaşları etkileme potansiyeline sahip görünüyor. Bir başka dikkat çekici unsur ise toprak kontrolündeki değişimdir.

Rapora göre Rusya, 2026 baharında ilk kez net toprak kaybı yaşadı. Nisan ve mayıs aylarında toplam yaklaşık “400 km’lik” geri çekilme meydana geldi. Bu veri tek başına savaşın yön değiştirdiği anlamına gelmese de Rus ilerleyişinin durduğunu ve cephede yeni bir denge oluştuğunu gösteriyor.

Aslında savaşın bugün ulaştığı nokta, taraflardan hiçbirinin kısa vadede kesin askeri üstünlük sağlayamayacağını ortaya koyuyor. Rusya, büyük insan kayıpları pahasına ilerlemeye çalışıyor; Ukrayna ise Batı desteğine rağmen işgal edilen geniş alanları geri alabilecek ölçekte bir taarruz kapasitesine henüz ulaşabilmiş değil.

Dolayısıyla savaş giderek Clausewitz’in tanımladığı klasik meydan muharebelerinden uzaklaşıyor; sanayi üretimi, teknoloji geliştirme kapasitesi, ekonomik güç ve siyasal iradenin belirlediği uzun süreli bir stratejik rekabete dönüşüyor. Bu noktada savaş ekonomisi, cephe hattı kadar önemli hale geliyor.

Uzun süreli çatışmalar, yalnızca asker değil; mühimmat, elektronik bileşen, enerji, finansman ve üretim kapasitesi tüketiyor. Kim daha fazla top üretebiliyor, kim daha fazla drone geliştirebiliyor, kim yaptırımlara rağmen sanayisini ayakta tutabiliyor soruları artık cephede kazanılan birkaç kilometreden çok daha belirleyici hale geliyor.

Savaşın uluslararası sistem açısından doğurduğu sonuçlar da en az askeri gelişmeler kadar önemlidir. Rusya-Ukrayna savaşı, Soğuk Savaş sonrasında oluşan güvenlik düzeninin sona erdiğini açık biçimde gösterdi. NATO yeniden genişledi; Avrupa savunma harcamalarını artırdı, enerji güvenliği yeniden stratejik öncelik haline geldi. Aynı zamanda Çin, Hindistan ve Küresel Güney ülkeleri daha çok yönlü dış politika izleyerek yeni uluslararası güç dağılımının işaretlerini verdi.

Bu nedenle Ukrayna cephesi artık yalnızca iki ülke arasındaki bir savaş değildir. Burada aynı zamanda çeşitli alanlarda ve özellikle jeopolitik nüfuz alanları arasında küresel ölçekte bir rekabet yaşanmaktadır.

Raporun ortaya koyduğu veriler, savaşın yakın gelecekte kesin bir askeri zaferle sonuçlanmasının zor olduğunu düşündürüyor. Mevcut tablo, tarafların birbirlerini tüketmeye çalıştığı uzun süreli bir denge durumuna işaret ediyor. Bu nedenle önümüzdeki dönemde savaşın kaderini belirleyecek unsur, cephede birkaç kilometrelik ilerlemeler değil; ekonomik direnç, toplumsal sabır, teknoloji üretimi ve siyasi iradenin sürdürülebilirliği olacaktır.

Rusya hâlâ önemli bir askeri güç olarak savaşmaya devam ediyor; ancak bunu giderek artan insan ve ekonomik maliyetlerle sürdürüyor. Ukrayna ise cephede savunmayı korurken savaşın yükünü Rusya’nın derinliklerine taşıyan yeni bir strateji geliştiriyor.

Sonuç olarak Rusya-Ukrayna savaşı bize yeni bir gerçeği hatırlatıyor: XXI. yüzyılda savaşların kaderini yalnızca tanklar ve toplar belirlemiyor. İnsansız sistemler ve IA, üretim kapasitesi, ekonomik direnç ve toplumların uzun süreli fedakârlık gösterebilme iradesi artık en az askeri güç kadar belirleyici unsurlar haline geliyor. Bu nedenle bugün sorulması gereken soru, hangi tarafın daha fazla toprak kazanacağı değil; hangi devletin daha uzun süre tükenmeden savaşabileceğidir.

II. BÖLÜM

Ukrayna Savaşı ve XXI. Yüzyılın Yeni Jeopolitiği

Savaşlar yalnızca sınırları değiştirmez; çağların ruhunu da değiştirir. Tarihte bazı savaşlar vardır ki sonuçları cephe hattının çok ötesine taşar. 1648 Vestfalya Barışı modern devlet sistemini doğurmuş, Napolyon Savaşları Avrupa’nın güç dengesini yeniden kurmuş, I. ve II. Dünya Savaşları ise uluslararası siyasetin kurumsal mimarisini baştan aşağı değiştirmiştir. Bugün Rusya-Ukrayna Savaşı’nın da benzer ölçekte tarihsel bir kırılmaya dönüşme potansiyeli taşıdığı görülmektedir.

Bu savaş, yalnızca Rusya ile Ukrayna arasında yaşanan bölgesel bir çatışma değildir. Aynı zamanda Soğuk Savaş sonrasında kurulan uluslararası düzenin, küresel güç dağılımının ve güvenlik anlayışının yeniden tanımlandığı büyük bir sistem krizidir. Donbas’ta atılan her top mermisi, yalnızca iki ordunun mücadelesini değil; uluslararası sistemin geleceğine ilişkin farklı tasavvurların da çatışmasını temsil etmektedir.

Liberal Düzenin Sınırları ve Realizmin Geri Dönüşü

1991 yılında Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla birlikte uluslararası sistem, büyük ölçüde Amerika Birleşik Devletleri’nin liderliğinde şekillenen tek kutuplu bir döneme girdi. Liberal ekonomi, küreselleşme, uluslararası hukuk ve çok taraflı kurumlar bu dönemin temel sütunları olarak görüldü. Ekonomik karşılıklı bağımlılığın devletleri savaştan uzaklaştıracağı, ticaretin güvenlik sorunlarını ikinci plana iteceği düşüncesi uzun yıllar uluslararası siyasetin hâkim paradigması oldu. Ukrayna Savaşı ise bu iyimser yaklaşımın sınırlarını görünür hâle getirdi.

Bugün uluslararası ilişkiler yeniden güç politikalarının belirlediği bir zemine kaymaktadır. Devletler artık ekonomik verimlilikten önce stratejik dayanıklılığı, serbest ticaretten önce kritik üretim kapasitesini, uluslararası normlardan önce caydırıcılığı konuşmaktadır. Böylece uzun yıllar geri planda kalan realizm, yeniden uluslararası siyasetin en güçlü açıklama modellerinden biri hâline gelmektedir.

Bu çerçevede John Mearsheimer’in saldırgan realizm yaklaşımı yeniden geniş bir tartışma alanı bulmuştur. Mearsheimer’a göre büyük güçler, güvenliklerini koruyabilmek için etki alanlarını genişletmeye çalışırlar ve rakip güçlerin kendi sınırlarına yaklaşmasını varoluşsal bir tehdit olarak algılarlar. Rusya’nın NATO’nun doğuya doğru genişlemesini güvenlik sorunu olarak değerlendirmesi bu perspektiften okunabilir. Buna karşılık Batı, devletlerin egemenlik hakkını ve uluslararası hukuku merkeze alan farklı bir güvenlik anlayışını savunmaktadır. Dolayısıyla Ukrayna cephesinde yalnızca ordular değil, iki farklı uluslararası düzen tasavvuru da karşı karşıya gelmektedir.

Avrasya Mücadelesi Yeniden Başlıyor

Jeopolitik düşüncenin klasik isimlerinden Halford Mackinder, Avrasya’yı dünya siyasetinin merkezî coğrafyası olarak tanımlamış ve bu bölgeyi kontrol eden gücün küresel üstünlük elde edeceğini ileri sürmüştü. Aradan geçen bir asır sonra Ukrayna yeniden Avrasya jeopolitiğinin merkezine yerleşmiş görünmektedir.

Karadeniz havzası, enerji koridorları, tahıl ticareti, ulaştırma ağları ve Doğu Avrupa’nın güvenlik dengesi Ukrayna’yı yalnızca bölgesel bir ülke olmaktan çıkarıp küresel stratejinin merkezlerinden biri hâline getirmiştir.

Bugün Ukrayna’da yaşanan mücadele, aslında Avrasya’nın hangi güç mimarisi içinde şekilleneceğine ilişkin büyük rekabetin güncel görünümüdür. Bu nedenle savaşın sonucu yalnızca Moskova ile Kiev arasındaki ilişkiyi değil; Avrupa’nın güvenlik mimarisini, Çin’in yükselişini ve Amerika Birleşik Devletleri’nin küresel liderliğini de doğrudan etkileyecektir.

NATO’nun Yeniden Doğuşu

Savaşın belki de en dikkat çekici sonuçlarından biri, NATO’nun yeniden stratejik ağırlık kazanmasıdır. Birkaç yıl öncesine kadar ittifakın geleceği sorgulanırken, bugün Avrupa ülkeleri savunma bütçelerini artırmakta, askerî modernizasyon programlarını hızlandırmakta ve ortak güvenlik anlayışını yeniden güçlendirmektedir.

Paradoksal biçimde Rusya’nın Ukrayna’yı işgali, NATO’yu zayıflatmak yerine daha bütünleşik ve daha kararlı bir güvenlik örgütüne dönüştürmüştür. Böylece Avrupa güvenliği yeniden askerî caydırıcılık ekseninde şekillenmeye başlamıştır.

Bu durum aynı zamanda Avrupa’nın güvenlik paradigmasının değişimini de gerekli kılıyor. II. Dünya Savaşı sonrasında Avrupa’nın en temel varsayımı ekonomik karşılıklı bağımlılığın barışı garanti edeceği düşüncesiydi. Özellikle enerji alanındaki Rusya bağımlılığı bu anlayışın doğal sonucuydu. Ancak Ukrayna Savaşı bu yaklaşımın kırılganlığını ortaya koydu.

Bugün Avrupa için enerji artık yalnızca ekonomik bir mesele değil, doğrudan ulusal güvenlik meselesidir. Aynı şekilde savunma sanayii de yeniden stratejik sektör olarak görülmektedir. Almanya’nın onlarca yıl sonra yeniden büyük ölçekli silahlanma programlarına yönelmesi, bu zihniyet dönüşümünün en somut göstergelerinden biridir.

Teknolojik Devrim: Yapay Zekâ ve Drone Çağı

Ukrayna Savaşı’nın geleceğe bırakacağı en önemli miraslardan biri de savaş teknolojilerindeki dönüşümdür. Bir zamanlar savaşların kaderini ağır zırhlı birlikler ve hava filoları belirliyordu. Bugün ise birkaç bin dolarlık insansız hava araçları milyonlarca dolarlık tankları, radar sistemlerini ve savaş gemilerini etkisiz hâle getirebilmektedir. Bu durum yalnızca yeni silahların ortaya çıkması anlamına gelmiyor; askerî düşüncenin de yeniden yazıldığını gösteriyor.

IA destekli hedef tespiti, elektronik harp, otonom sistemler ve ağ merkezli savaş anlayışı, XXI. yüzyılın askerî doktrinlerini yeniden şekillendirmektedir. Geleceğin orduları, büyük insan gücünden çok yüksek teknolojiye, veri analizine ve IA kullanımı ve bunlarla desteklenen karar mekanizmalarına dayanacaktır.

Savaş ekonomisinin geri dönüşünü de açıkça bu savaş tekrar gözler önüne sermiştir. Küreselleşmenin en güçlü olduğu dönemde üretim maliyetleri temel belirleyiciydi. Bugün ise güvenlik kaygıları ekonomik rasyonelliğin önüne geçmiş durumdadır. Mühimmat üretim kapasitesi, yarı iletken teknolojileri, kritik mineraller, enerji güvenliği ve tedarik zincirlerinin korunması yeniden devlet politikalarının merkezine yerleşmiştir.

Artık savaş yalnızca cephede değil; fabrikalarda, limanlarda, enerji terminallerinde ve çip üretim tesislerinde de yürütülmektedir. Bu nedenle XXI. yüzyılın büyük güç rekabeti aynı zamanda ulaşabilirlik, üretim ve tedarik kapasitesi rekabetidir.

Çin’in Sessiz Stratejisi

Ukrayna Savaşı’nın en dikkat çekici aktörlerinden biri de doğrudan savaşmayan Çin’dir. Pekin yönetimi dikkatli bir denge siyaseti izlemektedir. Bir yandan Rusya’nın tamamen zayıflamasını istememekte, diğer yandan Batı ile ekonomik ilişkilerini koparmamaya özen göstermektedir. Bu tutum Çin’in kısa vadeli askerî kazançlardan çok uzun vadeli küresel güç dengesiyle ilgilendiğini göstermektedir.

Washington’un dikkatinin Avrupa’ya yönelmesi, Çin açısından Pasifik’teki stratejik rekabeti daha yönetilebilir hâle getirmektedir. Dolayısıyla Ukrayna cephesindeki her gelişme aynı zamanda Hint-Pasifik jeopolitiğini de dolaylı olarak etkilemektedir.

Son olarak Türkiye’nin stratejik konumuna bakmakta fayda var. Bu yeni jeopolitik tabloda Türkiye’nin konumu ayrı bir önem taşımaktadır. Türkiye, Karadeniz’in en uzun kıyı şeridine sahip NATO üyesi olarak hem Avrupa güvenlik mimarisinin hem de Avrasya jeopolitiğinin merkezinde yer almaktadır. Montrö Boğazlar Sözleşmesi’nin savaş boyunca dengeli biçimde uygulanması, Karadeniz’in küresel güç rekabetine dönüşmesini önemli ölçüde sınırlandırmıştır.

Bunun yanında Türkiye’nin Rusya ile enerji ve ticaret ilişkilerini sürdürürken Ukrayna ile savunma sanayii alanındaki iş birliğini devam ettirmesi, dış politikada izlediği denge stratejisinin yalnızca diplomatik bir tercih değil, jeostratejik bir zorunluluk olduğunu göstermektedir.

Önümüzdeki yıllarda Karadeniz, enerji koridorları, tahıl güvenliği ve ulaştırma hatları bakımından önemini daha da artıracaktır. Bu nedenle Türkiye’nin bölgesel rolü yalnızca bugünün değil, yeni uluslararası düzenin de belirleyici unsurlarından biri olmaya adaydır.

Sonuç Yerine: Yeni Dünya Düzeni

Rusya-Ukrayna Savaşı’nın ortaya çıkardığı en temel gerçek şudur: XXI. yüzyılda güç yalnızca askerî kapasiteyle ölçülmeyecektir. Teknolojik üstünlük, ekonomik kapasite, enerji güvenliği, toplumsal direnç ve stratejik üretim kapasitesi, devletlerin küresel konumunu belirleyen temel unsurlar hâline gelmektedir.

Bu savaş, Soğuk Savaş sonrasında oluşan uluslararası düzenin sınırlarını görünür kılmış; uluslararası siyasetin yeniden jeopolitiğe, güç dengesine ve büyük devlet rekabetine yöneldiğini göstermiştir. Donbas’ta verilen mücadele, yalnızca Ukrayna’nın geleceği için değil; Avrupa’nın güvenliği, Avrasya’nın güç dengesi ve XXI. yüzyılın uluslararası düzeninin hangi ilkeler üzerine kurulacağı açısından da belirleyici bir nitelik taşımaktadır.

Belki de tarihçiler yıllar sonra bu savaşı yalnızca Rusya ile Ukrayna arasındaki bir çatışma olarak değil, küresel güç dağılımının yeniden şekillendiği ve yeni dünya düzeninin doğum sancılarının yaşandığı tarihsel bir dönüm noktası olarak değerlendireceklerdir.