Saksağanın Maceraları
- Tarih:
Anadolu kuşlarından olan saksağanın yürüyüşünü gördünüz mü bilmem; ben çok gördüm. Yürüyüş desem yürüyüş değil, koşma desem koşma değil… Bir yandan zikzak çizer, bir yandan seksek gider. Yürüyormuş gibi yapar ama zıplar veya koşar; bir tuhaf kuş. Eskiden yürüyüşü normalmiş, derler. Günlerden bir gün başka bir kuşun yürüyüşüne özenmiş. Uğraşmış uğraşmış ama bir türlü kendi yürüyüşünü onunkine benzetememiş. Sonra vazgeçip eski yürüyüşüne dönmek istemiş ama bu sefer de eski yürüyüşünü unutmuş. Sonuç: Böyle ucube bir yürüyüş…
İki medeniyet arasında sıkışmış kadim Türk milletinin başına gelen hadisenin hikaye edilmiş hali, saksağan kuşunun hikayesine benzer. Son iki yüzyılda başımıza gelen hadise; batıdan ne gelirse kabul etmek, hatta mübalağa olmasın, İslam’a dair ne varsa “at dışarıya gitsin” mantığıdır. Sonuçta millet olmaktan çıkıp insan sürüsü olmaya doğru hızla yol alıyoruz.
“Mustafa Reşit Paşa’dan Mustafa Bülent Ecevit’e Batılılaşma İhaneti” diye kitaplar yazıldı zamanında. Namazda yönümüz kıble tarafında olsa da 200 yıldır yönümüz Batı’ya dönük yaşıyoruz. Zannettik ki istikbal-i kıble sadece namazda farz. Yaş günü, diş günü, çiş günü derken Allah’ın bütün günlerini bir yerlere hasrettik. İki kültürün arasında kalmış ne İsa’ya ne Musa’ya yaranamamış ucube bir toplum olduk çıktık vesselam.
Orta Çağ Avrupası’ndan beslenen Batı kültürü ve medeniyeti, temizlik yaparken durgun su kullanırdı. Bunun en bariz göstergesi küvet kültürüdür. Batılılar küvete su doldurur, onun içinde yıkanırlardı; İslam kültürü ise bize suyu üzerimizden akıtmamızı emreder. Hatta fıkhın ilk konusu sulardır; mâ-i müsta’mel (kullanılmış su), mâ-i mutlak (temiz akan su) gibi konular vardır. Şimdilerde pek yok ama daha önceleri birçok evin banyosunda bir küvet, küvetin içinde de bir tabure vardı. Yani iki arada bir derede…
İşin kötü tarafı, kimseden de bir ses çıkmıyor. Çıksa da çok cılız. “Arkadaş, biz nereye gidiyoruz?” diyen yok. “Leküm dînüküm veliye dîn” derken, yani “Sizin dininiz size, benim dinim bana” ifadesindeki dinden kasıt yaşam tarzıdır. Sizin yaşam tarzınız size, bizimki bize… Bu durumda geldiğimiz noktada, Mekkeli müşriklerin “Ey Muhammed! Bir gün senin Rabbine, bir gün bizim ilahlarımıza kulluk edelim” şeklindeki isteklerini bugün için zımnen kabul etmiş olmadık mı acaba?
Vücudumuzun en küçük yapı taşı olan hücrelerimizin bile kendi bünyelerine uygun olan ile olmayanı ayırt eden mekanizmaları vardır. Her önüne gelenin hücre duvarını aşıp içeriye girmesi mümkün değildir. Hücre, yaratılıştan beri “seçici geçirgenlik” özelliğini koruya gelmiştir. Eğer bu özelliği kaybetmiş olsaydı, bugün insanlıktan bahsetmemiz mümkün olmazdı. Nesîmî’nin dediği gibi: “Gâh giderim medreseye, ders okurum Hak için,/Gâh giderim meyhaneye, dem çekerim kime ne…”
Bu çağda, özelde Türk toplumunun, genelde ise İslam toplumunun nesiller arası kültür ve yaşam tarzı aktarımı yok. Neden? Çünkü ortada aktarılacak bir kültür kalmadı. En büyük sebebi, önceki neslin sonradan gelenler karşısında saygınlığını kaybetmesidir. Hatta önceki neslin kendine karşı olan saygınlığı bile kayboldu. Hadis-i şerifte, “Öküzün kuyruğuna yapışırsanız, Allah size öyle bir zillet musallat eder ki…” buyrulur. Önceki neslin tek derdi karnını doyurmak, kendi rızkı peşinde koşmaktan başka bir şey yapmamak olduğu için hem kendine karşı hem de sonraki nesle karşı saygınlığını kaybetti, yani zillete düştü.
Kurtuluş mu? Tekrardan seferberlik… İslam medeniyetine tekrardan sımsıkı sarılmak.
Allah sonumuzu hayretsin. Vesselam…




