“H. Salih Zengin ile Çocuk Edebiyatı, Medeniyet ve Hayat Üzerine”
- Tarih:
Röportaj: H. Salih Zengin

Röportajı Yapan: Emrullah Öztürk
Çocuk edebiyatı çoğu zaman yalnızca çocuklara hitap eden bir alan olarak görülse de, aslında bir medeniyet tasavvurunun, insan anlayışının ve geleceğe dair umudun en berrak biçimde kendini gösterdiği zeminlerden biridir. Bir çocuğa nasıl seslendiğimiz, ona nasıl bir dünya sunduğumuz ve hangi hikâyeleri emanet ettiğimiz, yarının insanına dair inancımızı da ele verir. Bu bakımdan çocuk edebiyatı, yalnızca estetik bir üretim değil; aynı zamanda kültürel ve ahlaki hafızanın kurucu unsurlarından biridir.
Gazetecilikten çocuk edebiyatına uzanan yazarlık serüveniyle H. Salih Zengin, çocukluğu romantize edilen bir dönem olarak değil, hakikatin en saf biçimde tecrübe edildiği bir eşik olarak görüyor. Hayalin dönüştürücü gücünden mizahın imkânlarına, dijital çağın çocukluğundan masalların geleceğine kadar uzanan bu söyleşide; yazının, dilin ve çocukluğun imkânları üzerine samimi, zaman zaman provokatif ama daima düşünmeye çağıran bir sohbet sizleri bekliyor.
E.Ö: Yazarlık serüveniniz gazetecilikten çocuk edebiyatına uzanan ilginç bir yolculuk. Geriye dönüp baktığınızda sizi yazıya bağlayan asıl duygu neydi? Bir hikâye anlatma ihtiyacı mı, yoksa dünyayı anlama çabası mı?
H.S.Z: Yazı, modern bakış açısıyla M.Ö.3500 yılına işaretlenen Sümerler’e kadar dayanıyor. Ancak yazmak, bundan çok daha öncesine uzanıyor olmalı. Çünkü insanla birlikte var olan düşünce eyleminin bir şekilde zuhur etmesi gerekir. Düşüncenin sesle biçim bulan uçuculuğu, onun bir yere hapsedilmesi zaruretini ortaya çıkarır. Tabii hapsedilen bir düşüncenin ne kadar özgür olabileceği de ayrı bir konu. Yazı, bu noktada düşüncelerini görmek ve göstermek isteğiyle ilintili. Yazıyla ilişkimin bu açıdan görünmekten ziyade görme isteğiyle bir ilişkisi var. Çünkü yaşayıp giderken dünyayı sadece anlamak yetmiyor; onu yeniden anlamlandırmak ve aktarmak gerekiyor. Var olan hikâyeye yeniden kurgulayıp genişletmek… Peki bu hikâyeyi kime, niye ve nasıl anlatmalı? Seçtiğim bu yerin yalın, doğal, samimi, güvenli ve her an arınabileceğim tazelikte olması beni çocukların safına çekti. Çünkü insanın tazelenmesinin başlangıcı çocukluktur. Çocuklara bir şey anlatırken karmaşık dünyayı en yalın, en saf hâliyle yeniden kurgulamanız gerekir. Anladığımı sandığım dünyayı, henüz onun yüküyle tanışmamış olanlara anlatma fikri cazip geldi. Çocuklarla diyalog kurmak, onların bakış açısıyla olaylara bakmak yalnızlık içinde düşünmekten çok daha verimli. Çocuklar için yazarken ruhumun temizlendiğini hissediyorum. Ne kadar büyümezsem o kadar iyi diye de bakmak mümkün bu duruma. Döşenmiş raylara girmemeye çalışıyorum.
E.Ö: Çocuklar için yazmak çoğu zaman “kolay” bir alan gibi görülüyor. Oysa iyi çocuk edebiyatı yetişkin edebiyatından daha büyük bir titizlik gerektiriyor. Sizce çocuk için yazmanın en zor tarafı nedir?
H.S.Z: Ah tabii ki kolay! Uçan iki kelebekten, birkaç çiçekten bahsedip sonunu gökten düşen üç elma öğüdüyle bağlayacaksan çocuklara yazmaktan kolay ne var! Normali ve sıradanlığı yine normal ve sıradan bir şekilde tekrar etmenin anlamı nedir? O yüzden piyasa çocuk kitabından geçilmiyor ya. Çocuklara bir şey öğretmek ve onları eğitmek maksadıyla renksiz ve ruhsuz hikâyelerden bıkmıştık ki şimdi de sosyal medyada belli bir takipçi yapıp bunu çocuklar üzerinden ranta çevirmeye çalışan güruh çıktı. Neyse bunları geçelim. Çocuklar için yazmanın en zor yanı ne biliyor musunuz? Artistlik yapmamak! Samimi olmak. Yetişkinler çocuklara yalan söyler. Neden? Çünkü onların henüz gerçekleri ve doğruları kaldırabilecek güçte olmadıklarını düşünürler. Aynı şekilde yaşlı insanlara da rahatlıkla yalan söylerler. Onların avutulması gerektiğine inanırlar çünkü. Bu patron-işçi, karı-koca, tüccar-müşteri arasında da süren bir çark. Haliyle büyüklere yazmanın politik yanı da ağır basar. Her türlü galiz ilişki biçimine açık bir alandan çocukluğun adasına sığınabilmeyi önemsiyorum. Çocukluğun saf masumiyetini anlayıp çözdüğün zaman, gözlerinin içine bakarak yazma kudretine eriştiğin zaman kalem tutan eliniz titrer, avucunuzun içi terler. Çevremizdeki her şey büyüklerin hegemonyası altına girerken, saf çocuk düşünce biçimini koruyarak yazabilmek kolaysa buyurun. Ama unutmayın, çocuklar en küçük yalanı hemen anlayacak kalbe sahiptir. İyi ya da usta diyebileceğimiz bir çocuk edebiyatçısının özelliklerinden biri de muhatabında olan özelliğiyle gösterişsiz bir biçimde yazmaktır. İçten gelen, samimi bir yazma isteğiyle dolup taşmalı. Çocuklar üzerinde aperatif malzemelerle iktidar alanı kuran kimseler çocuğun karşısında ‘kilise mumu’ gibi dikilip kalırlar. Çünkü yazarlık oyun değildir; çocuk edebiyatının işi oyunla dönmez.
E.Ö: Kitaplarınızda çocuğu eğitilecek bir nesne olarak değil dünyayı yeniden kurabilecek bir özne olarak görüyorsunuz. Bu yaklaşımınızın arkasındaki düşünsel kaynaklar nelerdir?
H.S.Z: Lao Tse’nin Tao Te Ching isimli kitabında geçen karmaşık ama güzel bir cümle var: “Güzel sözler doğru değildir, doğru sözler güzel değildir.” Bunun basit anlamı şu: Sözün güzelliği işaret ettiği anlam dolayısıyladır. İnsan bir sözün doğruluğunu hayatında tekabül ettiği karşılık yüzünden doğru kabul eder, güzel söylenmiş olması yüzünden değil. Çünkü siz söz ne kadar güzel olsa da onun işaret ettiği şeyi yapmıyorsanız doğru kabul etmezsiniz. Gelmek istediğim nokta şurası: Biz Allah’ın bize bahşettiği bir dil ile konuşuyor ve yazıyoruz. Bu dili kendi nefsim, gücüm ve idrakim ile yeni bir şekle ve anlama kavuşturup hakikati gölgeliyorsam emanete hıyanet etmiş ve dili kötüye kullanmış olmuyor muyum? O yüzden önce kendi dilimi ve hikâyemi fasih ve sarih kılmam gerek. Ve karşınızda melekler kadar saf ve temiz çocuklar var. Onları eğitilecek bir nesne olarak görmek bir yazarın ne haddine! Yazarlar okul değildir. Yazarlar çocuklara bir şey öğretmez. Tam tersine onların saf ve masum felsefelerinden bir şey öğrenmeye çalışırlar. Çocuk eğitimi ve karakteri evin konusudur, sonrasında okulun. Edebiyatla eğitim verilmez. Edebiyatla yapılan şey çocuğun kendi hikâyesini anlama, yeni hikâyeler kurma becerisine ulaştırma ve ruhunu anlamanın yollarını göstermektir. Ve bir çocuk gelecek bir zamana gönderdiğimiz mesajlardır. O mesaj ilerde okunacak ve dünya yeniden kurulacaktır. Biz bu mesajın bir ileti aracı olabiliriz ancak. Çocukların hayallerini kelimelerle ne kadar besler, büyütür ve parıldatırsak gelecekte o kadar güçlü ve güzel ışık saçacaklardır. Çocukları neden yetişkinlerden ve kendimden daha biricik, itimat edilir ve bir özne olarak görüyorum biliyor musunuz? Bizim bu dünyaya doğuşumuzun üzerinden yıllar geçti, çok yorulduk, çok kirlendik. Oysa onlar daha yeni dünyaya geldiler ve Allah’la ahidleri çok taze!
E.Ö: Günümüzde çocukluk giderek dijital ekranların, hız kültürünün ve tüketim alışkanlıklarının kuşatması altında. Sizce çağımızın çocuğu en çok neyi kaybediyor?
H.S.Z: Hayallerini! Hayalleri de uğraşı alanları da geleneksel çocukluktan farklılaştıkça zihinleri de aynîleşiyor ve alenileşiyor. Benim bildiğim şey şu: Geleceği ancak okuyan ve hayal kuran çocuklar kuracak ve kurgulayacak. İşte bu yüzden çocuk edebiyatı, manipüle edilmiş ve kurgulanmış gerçeğin taarruzuna karşı hayalden tuğlalar örer. Ve biliyorum ki hayaller gerçeklerden daha güçlüdür. Çünkü gerçekler hayalleri takip eder, hayaller gerçekleri değil. Çocukları hayal büyütür. Ve bir çocuk kitabı ve yazarı işte çocukların bu hayallerindeki görünmez yol arkadaşlarıdır. Bir çocuk kitabı hayallerinin rüzgârı olabilir. Bu rüzgâr dünyayı değiştirebilir. Büyümemek ve hayal kurmaya devam etmek! Her şey dijitalleşebilir ama kalpler asla!

E.Ö: Çocuk edebiyatının temel görevi sizce ahlak öğretmek midir, hayal kurdurmak mıdır, yoksa çocuğun dünyasına eşlik etmek midir?
H.S.Z: Dünyanın ve edebiyatın bu kötü gidişatına rağmen hâlâ çocuklar için yazıyorsam, çocuğun edebiyattan ne beklediğini bildiğimiz içindir. Tamam edebiyat enfeksiyon kapmıştır, dünya hastalıklıdır, karıncalı bir kütüğe dönmüştür. Ancak cesaretimiz varsa çocukların gözüne bakalım. Çocuğun gözlerine baktığımızda ve onunla konuştuğumuzda bulduğumuz cevap bize ne yapmamız gerektiğini söyler. Çocuklar için edebiyat yapan iyi yazarların da bu düşünceye sahip olduklarını, o çocuksu hissiyatı yakaladıkları için bu yolda devam ettiklerini düşünüyorum. Çocuğa nasıl bir dünyada yaşadığını göstermek ve bu dünyadan kaçış yolunu da bu şekilde göstermek mümkün olduğundan yazıyoruz belki de. Yoksa kendini çevreleyen nesnelerle bağlantısının vahametini kavramaktan uzak bir varlık için edebiyat nedir ki? Çocuklarla aramızda, onların kendilerini anlamalarını mümkün kılacak bir anlaşma imzalıyorsak ve bu sözleşme bir kitap aracılığıyla oluyorsa buna hazırım. Ben bu anlaşmayı kendi adıma imzalıyorum; çünkü bu bozguna uğramayacak bir anlaşma. Buradan, edebiyata dünyayı değiştirme gibi bir misyon yüklediğim anlaşılmasın. Edebiyat metinlerinin bir şey öğretme gayesi yoktur. Edebiyat duygulara seslenir. Değerler eğitimi öğrenilmez, yaşanır. Benim için önemli olan çocuğun kendini önemsemesi, birilerinin ona özel bir şeyler yazdığını hissetmesi ve bu ayrıcalıklı hisle büyümesidir.
E.Ö: Yazılarınızda mizah ile hikmet çoğu zaman aynı cümlede buluşuyor. Çocukların hakikate ulaşmasında mizahın nasıl bir işlevi olduğunu düşünüyorsunuz?
H.S.Z: Mizah, çocuk edebiyatının tuzu ve biberi. Ve çocuklar gülmeyi sever. Gülmeyen çocuk mu olur ya hu? Mizah ve espri, hakikatin ziplenmiş taşıyıcısıdır, içinde büyük bir bilgi ve zekâ barındırır. Hakikat ve hikmeti, küçük yaş grubuna iletirken vaaz veremezseniz, onun dilini kuşanmanız, ilgi uyandırmanız ve kendinize çekmeniz gerekir. Çocuklara gerçeği somurtarak anlatamazsınız. Mizah, iyi yapıldığında sözün gücünü ve anlaşılırlığını artıran bir katalizör görevi görür. Önündeki tablet ve telefondan binlerce reels akan bir çocuğun ilgisini çekebilmek kolay bir iş olmasa gerek. Bir fikrin ve hakikatin anlatımı tek bir yolla olmaz, muhatabına göre değişir. Mizah bir hakikatle var olan gerçek arasında bulunduğumuzun anlaşılmasını mümkün kılan önemli bir unsurdur. Öyle olmasa Nasreddin Hoca’yı bugün hâlâ hatırlıyor olmazdık.
E.Ö: Ağabeyiniz Mevlâna İdris, çağdaş Türk çocuk edebiyatının en özgün isimlerinden biri olarak hafızalarda yer etti. Onunla aynı evde büyümek ve aynı edebiyat iklimini paylaşmak sizin yazarlığınızı nasıl etkiledi?
H.S.Z: Edebiyatın işi kontenjanla, komplimanla yürümez elbette. Türkiye’deki çağdaş çocuk edebiyatının gelişmesindeki atlılardan birisidir Mevlâna İdris. İşin genetik kısmına gelirsek galiba mirastan yiyoruz. Kahramanmaraşlı olmanın bundaki etkisi bir kenara Andırın gibi küçük bir ilçede babamın kitaplarla dolu bir kütüphanesinin olması sanırım okumaya ve yazmaya dair hissiyatı doğal olarak besledi. Abim Mevlâna’nın dünyaya, çocuklara, doğaya duyarlı, farklı ve latif bakışı, yazdıkları elbette geriden gelen beni de etkilemiştir. İkimiz de aynı alanda eserler vermemize rağmen farklılık var tabii. Aynı pencereden farklı bakıyoruz ve doğal olan da bu. Onun özgünlüğü, kalemime cesaret veren bir güzellik.
E.Ö: Mevlâna İdris Bey’i sadece bir ağabey olarak değil, bir şair ve düşünce insanı olarak nasıl anlatırsınız? Onun edebiyatımıza bıraktığı en önemli miras sizce nedir?
H.S.Z: Nevi şahsına münhasır bir isim olarak çocuklar ve filozoflar gibi hayret makamında olan birisiydi. Gördüğü güzelliklere hayret ederek ve bunları da sevdiği insanlarla paylaşarak yaşamayı severdi. Zevk ve estetik sahibi olmak baktığın, yediğin içtiğin ve giydiğin şeylere de dikkat etmeni gerektirir. O yüzden nerede incelikli, samimi, nezih ve doğal bir şey varsa Mevlâna İdris bunu bulur, oraya çekilirdi. Ve oradakini de kendine çekerdi. Dışarıdan bakıldığında durgun bir su gibi sessiz; ama derinliklerinde çok güçlü dip akıntıları sahip birisiydi. Kendi deyişiyle normal olacak kadar anormal değildi. Dokunduğu her şeyle kurduğu ilişki biçiminde farklıydı. Yazdığı ile farklı, hayata ve nesneye bakışıyla farklı, dostluğu ile farklı, konuşması ve suskunluğu ile farklı; kalbe dokunanı görebilme yetisiyle farklı, suskunluğu ve konuşmasıyla farklı, çocuğa ve çocukluğa dair yazdıklarıyla farklı… O bunu tercih etmiş bir şey değil, ona verilmiş bir şeydi. Ezber bozan bir yazar olarak, çocuklar ve çocuklara yazmak onu bu dünyaya bağlayan tek şeydi diyebilirim. Dünya sofrasının ortasına çocuklar için hayallerden ve kelimelerden bir evren kurdu ve onlar için özel bir ada açtı. Felsefeyle yoğrulan dünyanın en ilginç sanat masallarını ve şiirlerini yazdı. Fantastik türün sıra dışı öncüsüydü bence ve onun masallarının gelecekte daha iyi anlaşılacağını düşünüyorum. Anı derinleştiren dili, çocuğu be büyükleri kuşatan kurgusu, modern çağa ve dayatılan sıradanlığa karşı güçlü itirazlar yaptı masallarında. Büyüklerin dünyasındaki normalleri anormale çevirip çocuklara muzipçe sunarak, insanın masumiyet ve saflığının en ideal biçiminin çocuklukta tezahür edeceğine dair bir inançla yazdı. Ve bu miras, onu okuyan çocuklarla daha güzel yerlere taşınacak.
E.Ö: Masallar, halk anlatıları ve sözlü kültür bugün hâlâ çocukların dünyasını besleyebilir mi? Yoksa yeni zamanların yeni masallarına mı ihtiyacımız var?
H.S.Z: Günümüzde çocuklar yazarlardan çok içerik üreticilerini takip ediyor. İçerik üreticileri yazar tanımını bile değiştirdi. Bir şey söylüyor, seslendiriyor. Yazarlar bir süre sonra “kitap ayracı” muamelesi görebilir. Gülmeyin; fuarlarda çocuklar en çok onu soruyor: “Kitap ayracı var mı?” Bu yüzden yazarların da kendilerini değişen okyanus içinde yeniden konumlandırmaları gerekiyor. Yani günümüz çocuğunu, dilini, ilgi alanlarını iyi gözlemlemek ve onlara yakalanmak lazım. Eğer günümüz çocuğunun dilini yakalarsanız eski anlatıları bugüne taşımak zor değil. Gerekli de. Unutmamak lazım ki dünyadaki bütün hikâyeler birbirinin devamı ya da tekrarı. İnsanın duygusu ve arzusu, teknolojik gerçekler ne kadar değişse de aynı kalıyor. Tüm gerçekler, masallardan alınıyor nihayetinde. Eski ya da yeni fark etmez, masallara ihtiyaç hep var. Hem çocukların hem de büyüklerin!
E.Ö: Çocuklara kitap yazarken önce çocukluğunuzu mu hatırlıyorsunuz, yoksa bugünün çocuklarını mı gözlemliyorsunuz? Yazma masanızda hangisi daha belirleyici oluyor?
H.S.Z: Kalbimin ve kalemimin merkezi çocuklar. Kim çocukla iletişim kuramıyorsa o artık kendini büyümüş ve kendini yetişkin hissediyordur ve kibirlidir. Bu yüzden çocukla iletişim kuramayan birinden hızla kaçarım. Büyümüş insan taklidi yapan bir çocuğum sanırım. Haliyle çocukluğumu hatırlayan birisi olmam, anılarını anlatan yaşlı bir yazara dönüştürebilir beni. Bu da bugünün çocuğu için çok cazip bir şey değil. Hâliyle bugünün çocukları sürekli gözlemim altında ve görünmez bir çocuk ordusu yazı masamda. Kelimelerimin, çocukların dünyası kadar sürreel ve hayalsi olmasına özen gösteriyorum. Yazdıklarım yazılmış olsaydı büyük ihtimalle yazıyor olmazdım. Çocuklar için yazıyor olmak müthiş bir ruh huzuru sağlıyor. Yeni çiçeklenen bir ağaca bakmak, çimenlerde kaygısızca oturmak ya da ağzında leblebi tozuyla ıslık çalmak gibi bir şey çocuklara yazıyor olmak. Yazdığım bir cümleden suratı asılan bir çocuk görürsem o cümleyi kaldırıp atıyorum. Bir çocuğu gülümsetemiyorsam yazmanın anlamı ne?
E.Ö: Günümüz ebeveynlerine ve öğretmenlerine çocukların okuma kültürünü geliştirmek adına en önemli tavsiyeniz ne olurdu?
H.S.Z: O kadar çok tavsiye veriliyor ki sussam daha iyi! Eminim hiç kulak asılmayacak. Zaten çocukların okuyacağı kitap seçimleri anne babalara ve öğretmenlere bırakılıyor. Oysa çocuk kendi kitabını seçmeli! Bir çocuk ne zaman okuyacağı kitabı seçmeye başlarsa okur niteliğine bürünür. Herkes kuru fasulye sevmez değil mi? Edebiyatta böyledir. Çocuğun ilgi, merak ve zihinsel duygularına seslenen iyi kitaplarla buluşması gerekir. Okullarda bence güzel okuma dersleri de olmalı. Kitaba o kadar az yer ayırıyoruz ki eğitim müfredatında. Oysa çocuğu büyüten şey dersler değil kitaplardır. Ha bir de herkesin evde kendisini prizden çekmesi önemli.
E.Ö: Eğer bugün yeniden çocuk olsaydınız, nasıl bir dünyada büyümek isterdiniz? Bugünün çocuklarına hangi imkânların verilmesini hayal ediyorsunuz?
H.S.Z: İnsan doğduğu dünyayı normal ve doğal kabul eder, ona göre şekillenir. Muhtemelen bugün çocuk olsaydım var olan her şey bana da cazip gelir ve bir şeylerin değişmesini istemezdim. Çünkü bugün çocukların sahip olduğu imkânlar, geçmişte zengin bir yetişkinin bile sahip olamayacağı imkânların çok ötesinde. Bunu tabii geçmiş yaşamımdaki tecrübeyle kıyaslayarak söylüyorum. Günümüz çocuklarında bu kıyas kıstası olmadığı için söylenilen her şey kulağında kulaklık yoksa bir kulağından girip öbüründen çıkıyor. Bugünün çocuklarına imkândan ziyade imkânsızlıkların verilmesini isterdim. Çünkü hayalleri güçlendiren şey imkânsızlıktır. Her şeye sahip olan birisi neyin hayalini kurabilir ki? Elbette doğayla olan ilişkilerinin artmasını isterdim. Bir ağaca dokunmalarını, çimenlere uzanmalarını, karanlık bir gecede bir dağ başında yıldızları izlemelerini, bir çiçek, bitki yetiştirmelerini… Yani zaten var olan şeylerin varlığını fark etmelerini…
E.Ö: Son olarak hem çocuklara hem de yetişkinlere söylemek istediğiniz ortak bir cümle olsaydı, bu cümle ne olurdu?
H.S.Z: Gerçeği arıyorsan masal oku!

H. Salih Zengin Kimdir?
1974 yılında K. Maraş’ın Andırın ilçesinde doğdu. Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik bölümü mezunu. Türkiye Yazarlar Birliği’nce 2003 yılı çocuk edebiyatı yazarı ödülünü ve 2022 yılı Kahramanmaraş Edebiyat Ödülleri’nde “çocuk edebiyatı” ödülünü aldı.
Yazarın, Şişkonun Bütün Adamları 1. Dönem / Şişkonun Bütün Adamları 2. Dönem/ Devekuşları Plan Yapmaz / Çok Mavi Hikâyeler / Çok Serin Hikâyeler, Bir Miyav İki Hav Hav / Gazoz Kapağı / Teneffüs Zili / Bir Kiii Deneme / Dede Korkut Hikâyeleri / Bu Hayvanlar Bi’Acayip / Bu Hayvanlar Bi’ Âlem İstanbul’u Tanıyorum Serisi (4 kitap) / Kitaplık Tarihî Kahramanlar Serisi (10 kitap) / Çıtı ile Pıtı’nın Maceraları (10 kitap) gibi 50’den fazla çocuk kitabı bulunuyor. Kitapları çeşitli üniversitelerde pek çok teze konu oldu. Şu an aylık olarak yayınlanan minikaGO, minikaÇOCUK, Kukuli isimli çocuk dergileri ile Turkuvaz Çocuk Kitap’ın genel yayın yönetmenliğini yapıyor. Aynı zamanda Sabit Fikir dergisinde KİPAT isimli köşede çocuk kitapları eleştirileri yazan yazar, İstanbul’da yaşıyor. Çocuklar için yazmaya devam ediyor.




