Picture of Yağız Gönüler
Yağız Gönüler

Sayısız Nimet İçinde

A+ A-

Şükür, dilimize en çok doladığımız sözlerden biri. Yani bir söz olarak, bir kelime olarak her an hayatımızda. Telefonda: Nasılsın, iyi misin? Çok şükür. Bir arkadaşla karşılaşınca: İşler nasıl? Çok şükür. Akraba ziyaretinde: Sağlığın yerinde mi? Çok şükür. Buraya kadar her şey güzel, çünkü bir hâlin evvela kâlde, yani kelimede kendine yer açması gerekiyor. Belki de sadece bir sözde kalış değil bu. Neticede insan sevmeden, seviyorum diyemez. Fakat yeterince sevmeden, seviyorum diyebilir. Hiç sevmeden seviyorum diyorsa, orası başka ve çetin bir mesele. Biz en azından dilimize bu kadar dolamışsak, herhalde bazı yolları da geride bırakıyoruz diye düşünelim. Çok şükür.

Ahmed Amiş Efendi’nin bir sözünü okumuştum, şöyle demiş: Allah, benden râzı olmasaydı beni dünyaya getirmezdi. Ben, Allah’tan razı olmalıyım. Tasavvufu ister entelektüel bir faaliyetle (okuma) ister bir irşad potasında gezinerek (seyr ü sülük) anlamaya, yaşamaya çalışanlar bilirler; rıza makamı, çok yüksek bir makamdır. Bir insanın her şeye eyvallah demesiyle, hiç demeden eyvallah’lı olması arasında dağlar kadar mesafe vardır. O dağlar ki vazifeyi yüklenmeden beri olmuşlar, Hakk bu vaziyeti ancak Hz. İnsan’a layık bulmuştur. Nedir o vazife? Kulluk. Bu anlamda kulluğun, razı olmakla çok boyutlu bir ilişkisi var. Kul; boyun eğendir, eyvallah diyendir, şükredendir, pişman olandır, sevendir, gayret edendir, bir işi bitirince diğerine koşturandır, kendisi için ne kadar iyi şeyler talep ediyorsa başkaları için de talep edendir, hastalığına da derdine de borcuna da evvela Mevlâ’sından destek arayandır. Bütün bunları böylece sıralamak, yazmak oldukça kolay. Ama yüklenmek? Demek ki dağlarla Hz. İnsan arasındaki mesafeye bir de bu gözle bakmak lâzım. Hareketsiz gibi gördüğümüz dağların hareket hâlinde oluşuna amenna, ama gözle görülemeyen bir varlık olan gönül için Hakk’ın “sığarım” buyurması karşısında haşyete kapılmak, daha da amenna. Dağlar büyüktür, dimdik durur, parçalanmaz ve hiç yenilmez gibi görünür. İnsan da dağ gibidir ama dağın yanında küçüktür, yeri geldiğinde eğilip bükülür, gönlü bin parçaya bölünür ve elbette yenilir. Tüm bunlar, Hüküm Sahibi’ni unutmaması içindir. Sadreddin Konevî, şöyle izah ediyor bu durumu: “Büyüklenme, böbürlenme ve övünme gibi özellikler tedavisi imkânsız hastalıklardır. Hakk bu hastalıklara şifalı bir ilaç indirmiştir. Bu ilaç, secde etmektir. Her kim bu ilacı özenle içmeye devam ederse hastalığından kurtulur ve şunu öğrenir: Allah, el-Vâlî’dir.”

Vâlî, kâinatı ve onun içinde olup biten her şeyi tek başına, hiçbir şeye ihtiyaç duymadan, mükemmel biçimde idare eden” anlamına gelen bir ilahi isim. Peki bunca olup biten şeyin bir kaydı tutulmuyor mu? Elbette tutuluyor. Hem de yaratım esnasında, aynı anda, real-time. Bunu da Hasîb ilahi ismiyle anlıyoruz: Bütün yarattıklarının işlerini ve hesaplarını bilen, yarattıklarının ve onların yaptıklarının neticesinde hesaba çekecek olan. Yani Allah, hem “Kulle yevmin huve fî şe’n”, yani her an yeni bir işte, oluşta, yaratımda; hem de “serîul hısâb”, yani çok çabuk hesap tutan, kayda geçiren. Vâlî ismiyle Hasîb ismini birlikte düşünürken şuraya doğru yanaşalım: Lutfuyla ve keremiyle ihsan ettiği, verdiği nimetlerle beraber, kulunun bu karşılıksız verişlere karşı isyanının da şükrünün de hesabını tutan bir Allah’ımız var. Pencerenin diğer tarafını da açalım: Bizden eksilttiği bir nimetin -ki bu bir organımız da olabilir, maaşımız da, eşyamız da- karşılığında şikayet edip söyleneni de, kendinde kalana şükredeni de gören, bilen bir Allah’ımız var. İşte rıza makamı bu yüzden ulaşması büyük nefs terbiyeleri gerektiren bir makam. Allah’ın nimetlerini düşünmenin sadece bu yüzden bile insana dair çok büyük bir kurtarıcılık, derleyicilik toparlayıcılık özelliği var. O’nun zâtını düşünmenin imkânsızlığı varsa, O’nun nimetlerini düşünmenin ferahlığı var. Bunca ikramının kulunda nasıl karşılık bulduğuna, yani hangi yollarla harcandığına şahit olan (eş-Şehid) bir Allah’ımız var. Dile gelen şeyin kaybını da düşünmek pek işimize gelmez, ama düşünelim. Göz vermiş, görüyoruz. Bazen göz yıpranıyor, bozuluyor. O zaman da gözlük veriyor, eskisi gibi görüyoruz neredeyse. Şükrediyor muyuz? “İyi ki gözlük var” geçiyor içimizden çoğu kez. Burada büyük bir tehlike olarak sebebi, hakikat zannediyoruz. Ama sonra biraz sayfa karıştırıp, mesai harcayıp, iki tatlı dillinin sohbetine kavuşunca anlıyoruz. Nimete, sebebe, vesile olana teşekkür etmek de şükre götüren bir basamakmış, anlıyoruz. Orada kalmamamız gerektiğini de unutmuyoruz.

Bir lütuf ve imkân olarak önümüzde, ardımızda sayısız nimet dolanıyor. Bazen onlara kavuşturuyor, bazen bizim için daha hayırlı olacağı için uzak tutuyor. Nimetleri üzerine böyle düşünceler içinde gezinirken bazen kaçırıyoruz: Göz çok büyük bir şükür sebebi, yürümek öyle, nefes almak öyle, vermek öyle, uyuyup uyanmak öyle. Sevmek şükür sebebi değil mi? Düşünmek mesela, okumak ve yazmak, O’na ve sevdiklerine dair yazılmış eserleri tetkik etmek, oradan bilgiler süzmek, birkaçını -istidadımız doğrultusunda- hayatımıza nakletmek, civarımızı da bundan pay sahibi kılmak. Gelenlere şükür, peki gidenlere? Rıza makamı burada devreye giriyor işte. Allah muhafaza buyursun, başımıza bir hadise gelse, bir organımızla vedalaşmak durumunda kalsak, kalanlar için mi şükrederiz yoksa gidenin ardından ah u vah mı ederiz? Kalana şükretmektir razı olmak. Alan da Sen’sin veren de Sen’sin demek, dilde belki kolaydır ama gönülde… Dua edelim, kolay olsun. İmtihanlarımızı da bal eylesin.

İnsanın elindekilerle yetinmeyi bilmesinde ebedi saadet olduğunu hatırlatan büyüklerin haklılığı ortada. Çünkü insan nefsi hep bir sonrasına şartlanmış durumda. Bu, tüm toplumlarda giderek daha da şiddetli bir hâle evriliyor. “Onda var bende de olsun” fikri, “Bende olsun, onda olmasın” fikrine dönüşüyor. Bundan sonrası sadece bende olsun, başka kimsede olmasın, en güçlü ben olayım, yalnız kendimi göreyim, bileyim. Bu da herhalde insanın hayatını kendi elleriyle cehenneme çevirmesinin en kısa yolu. Kendini ve gönlünü.

Bazen de şunları düşünmeyi sevmek lâzım: Allah, bana ikram ettiği bu kulaklarla neyi işitmemi istiyor? Bana lütfettiği bu akılla hangi yolu yürümemi murad ediyor? Şu gönlüm sıkılıp bunaldığında telaşla etrafa yönelmektense coşkuyla “İyyâke na’budu ve iyyâke nestaîn” diyor mu dilim? İhsan ettiği bilinç, zihin, kalp üçgeninde O’nun ilahi isimlerine ne kadar mesai harcıyorum? Yarattığı nimetlere dair düşünürken vermedikleri için şikayetçi oluyor muyum? Kimi kime şikâyet ediyorum? Madem buraya kadar -umarım- sağ salim geldik, bu yazı için kolları sıvamama sebep olan ayeti de okuyalım: “Hâlbuki Allah’ın nimetini saymaya kalksanız onu sayamazsınız. Şüphesiz Allah, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.” [Sure-i Nahl, 18]

O’nun kudretinin bir sonu yok, nimetlerinin nasıl olsun? Hâl böyleyken O’na şükrün nasıl sonu olsun? O’na hakkıyla şükredebilmenin imkânı nasıl olsun? Tüm bu olmazlığı ancak kul olmakla doldurabilir, anlamlı kılabilir insan. Razı olarak, eyvallah diyerek, nimetleri saydıkça şükrederek, ikramları tattıkça hamd ederek, gönlündeki dile getirerek, dilindekini gönlüne indirerek ve daima manen yükselmeyi talep ederek. Afetiz, kazasız, belasız “Razı olanlardan” olmayı dileyerek. Çünkü bizi yarattıysa mutlaka razıdır O; mühim olan bizim O’ndan razı olmamız. “İhtiyaç duyulmakla değer görmek aynı şey değildir.” denmiş insan ilişkileri hakkında. Allah hem ihtiyaçlarımızı gözeten hem de bize kıymet veren, bizi muhatap alan değil mi? Bunca nimet arasında, belki de en önce bunu düşünmeli…