Picture of Fatih Necmeddin Altıntaş
Fatih Necmeddin Altıntaş

Sekiz Yıl Sonra Başkanlık: Ne Umduk Ne Bulduk?

A+ A-

Röportaj: Fatih Necmeddin ALTINTAŞ

Prof. Dr. Emre BAĞCE

Türkiye, Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’ne geçişinin üzerinden geçen yılların ardından, yalnızca bir yönetim modeli değişikliğini değil; siyasal aklın, kurumsal işleyişin ve demokratik denge mekanizmalarının köklü bir dönüşümünü tartışıyor. “İstikrar” ve “hızlı karar alma” vaadiyle hayata geçirilen başkanlık sistemi, zaman içinde yürütme gücünün yoğunlaşması, yasama ve yargının işlevsel zayıflaması ve siyasal denetim kanallarının daralması gibi sorunlarla birlikte anılır hale geldi. Bu süreç, teknik bir anayasa tartışmasının ötesinde, Türkiye’de devlet-toplum ilişkilerinin ve siyasal kültürün geleceğine dair temel soruları da beraberinde getiriyor.

Bu röportajda Prof. Dr. Emre Bağce ile Türkiye’nin başkanlık deneyimini, normatif beklentiler ile fiili sonuçlar arasındaki mesafeyi ve sistemin yapısal sınırlarını ele alıyoruz. Bağce, başkanlık sisteminin yalnızca “kim tarafından” değil, “nasıl” ve “hangi denge mekanizmalarıyla” işlediği sorusuna odaklanarak, güç yoğunlaşmasının siyasal rasyonalite üzerindeki etkilerini tartışıyor. Aynı zamanda, kurumların kişiselleşmesi, siyasal sorumluluğun muğlaklaşması ve karar alma süreçlerinin dar bir çevrede toplanmasının doğurduğu risklere dikkat çekiyor.

Bu söyleşi, Türkiye’de başkanlık sisteminin savunusu ya da reddinden ziyade, soğukkanlı bir muhasebesini yapmayı amaçlıyor. Rejim tartışmalarının giderek sloganlara sıkıştığı bir siyasal atmosferde, Prof. Dr. Emre Bağce’nin değerlendirmeleri; anayasal mimari, siyasal denge ve demokratik meşruiyet ekseninde daha sahici, daha derinlikli bir düşünme imkânı sunuyor.

“Başkanlık sistemi sekizinci yılını tamamlıyor. ‘İstikrar ve hızlı karar alma’ vaadiyle yola çıkılan bu sistem, bürokratik verimlilik ve yasama-yürütme dengesi açısından sözünü tutabildi mi?”

Beklenen gibi geçti diyebilirim, hatta tam beklediğimiz gibi geçti. Ancak şunu net söyleyeyim: Biz bir binanın temelini söküp, kolonlarını kesip, sonra da onu güçlendirdik diyemeyiz. Yaptığımız şey aslında bu oldu.

Bu sürecin başlangıcını anlamak için 2015’e bakmak gerek. 7 Haziran seçimlerinde AK Parti güvenoyu alamayacak bir sonuç elde etti. Anayasa gereği, 45 gün içinde hükümet kurulamazsa yeniden seçime gidilir. Siz o dönemde iktidar partisi olsanız, kaybetmişseniz ve 45 gün sonra yeniden şansınızı deneme imkânınız varsa, hükümet kurulmayacak şekilde hareket edersiniz. Bu basit bir stratejiydi. Muhalefet partisi ise bu oyunun içine düştü. CHP, AK Parti ile, adına istikşafî denilen görüşmelerle neredeyse 40 gün geçirdi. Oysa seçimin yenileneceğini öngörerek, en baştan “biz birbirimizi zaten tanıyoruz” diyebilir ve sürecin uzatılmasına izin vermeyebilirdi. Türkiye’nin hiçbir şekilde hükümetsiz kalmayacağını, gerekirse koalisyonda koşulsuz yer alabileceğini veya AK Parti’nin kuracağı bir azınlık hükümetine onay vereceğini söyleyebilirdi. Buna rağmen seçime gidildiğinde, ‘Ben hükümet kurulması için elimden geleni yaptım, hatta azınlık hükümetini destekledim.’ diyebilirdi. Bunu düşünmediler. Sonuçta hükümet kurulmadı ve yeniden seçime gidildi. Bu süreç hem ahlaken hem stratejik olarak hem de toplum menfaati açısından büyük bir kayıptı. O dönemki gidişata göre, sistem değişikliğinin gündeme geleceği belliydi. Bu nedenle 2015’te bu meseleyi bir vatandaş ve akademisyen olarak gece gündüz düşünüyordum: Toplumu nasıl bilgilendirebilirim? Sistemler konusunda tam ve doğru bilgilendirebilirsek toplum doğru karar verir. Bu düşünceyle ‘Parlamenter sistem mi, başkanlık mı?’ kitabının hazırlığını yaptım. Kitap 2016’da yayımlandı. O günlerde aslında bugünlerin temeli atıldı. Çünkü demokrasinin iki temel kabulü vardır: İnsanlar rasyoneldir ve ahlaki varlıklardır. Bizde bu iki kabul de yok. Bu yüzden demokrasiyi sandıkçılığa indirgiyoruz. Her türlü yolu mübah sayıp seçimden galip gelmeyi demokrasi zannediyoruz. Oysa demokrasinin esası vatandaştır.

“Peki bu sistem değişikliği sadece yönetim şeklini mi dönüştürdü, yoksa Türkiye’nin siyasal kültürünü ve değerler sistemini de etkiledi mi?”

Bizim önceki sistemimiz de sağlıklı değildi, bunu tespit edelim. Ancak bunu meşrulaştırmaz. 80 darbesi sonrası anayasa defalarca değişti. İlginç olan, siyasetçiler her değişiklikte “bu darbe ürünü” diyerek değiştirmeye devam ediyor. İlk değişikliği yaptıktan sonra artık o sizin ürününüzdür, bunu kabul etmeniz gerekir. Dürüstlük bunu gerektirir. Ama bizde siyasetçiler hiçbir zaman “biz yaptık” demediler. Toplum menfaati hiçbir zaman birinci öncelik olmadı. Bozuk bir yapı kuruldu ve bu yapı, sivil ve demokrat dediğimiz siyasetçilerin de işine geldi. Bizim insanımız dün olduğu gibi bugün de “ya o, ya bu” ikilemine sıkışmış durumda. Bu dikotomik zihniyet, toplumun en büyük sorunlarından biri. Sürekli aynı kültürü, aynı davranış kalıplarını ve yapıları üreten bir sistemin içine düşüyoruz. On yılda bir bütün bir toplumun tüm birikimi heba ediliyor. Biz demokrat bir toplum olamadık, çoğunlukçu bir toplum olduk. “Kahir ekseriyet” ifadesi bile bunu gösteriyor. Kahredici çoğunluk… Neyi kahrediyor? Kahretmek yerine yaşatsa, değer verse, saygın hale getirse olmaz mı? Bu soruları neredeyse hiç sormuyoruz.

“Başkanlık sisteminin en çok eleştirilen yönü, denge-denetleme mekanizmalarının zayıflaması. Sizce bu sistemde yasama-yürütme-yargı dengesi nasıl bir dönüşüm geçirdi? Bu durumu nasıl tanımlarsınız?”

Denge mekanizmalarını bir asansörün güvenlik sistemleri gibi düşünün. Bir asansörde onlarca emniyet tertibatı vardır. Neden? Çünkü can güvenliği söz konusudur. Biz ne yaptık? “Güçlendireceğiz” diyerek o emniyet sistemlerini söküp attık. Asansörü durduran frenleri devre dışı bıraktık. Şimdi o asansör -yani devlet- her an serbest düşüşe geçebilir. Tüm karar ve uygulama mercilerini, yargının atamalarını bile doğrudan veya dolaylı olarak Cumhurbaşkanı’na verdik. 82 anayasasını yapanlar bile yetkileri tek elde toplama konusunda bu kadarını yapmamıştı. Cumhurbaşkanına tek başına kamu tüzel kişiliği kurma, kaldırma yetkisi bile verilmek istendi, anayasa değişikliği sırasında. Sonra ” Kamu tüzelkişiliği, kanunla veya Cumhurbaşkanlığı kararnamesiyle kurulur” denerek Cumhurbaşkanı ile Meclis bir anlamda eş hâle getirildi. Bakanlıklar ve kamu kurumlarında çalışanların sadece atanması değil, bu kurumların kuruluş, görev ve yetikleri ve atanacaklarda aranacak koşullar da Cumhurbaşkanının yetkisine verildi. Türkiye henüz münhasıran Cumhurbaşkanı’nın yetkisine aktarılan konularda Meclis’in kanun çıkarıp çıkaramayacağı tartışmasını yaşamadı. Kısacası, sağlıklı, sürdürülebilir bir sistem oluşturmak yerine, bir bakıma toplum olarak çok geniş yetkileri tek bir kişiye aktardık. “Kim cumhurbaşkanı olursa ülke onun tasarrufundadır” noktasına geldik. Sağlıklı düşünen bir toplum bunu yapmaz. Normal bir başkanlık sisteminde, örneğin ABD’de Trump bile “istediğim kişiyi büyükelçi yaptım” diyemez; Senato’dan onay almak zorundadır. Bizde ise böyle bir denge-denetleme mekanizması yok. Partili cumhurbaşkanı modeli getirdiler. Oysa demokratik parlamenter sistemlerde, örneğin Almanya’da, Avusturya’da cumhurbaşkanları tarafsızdır. Esasen demokratik ve parlamenter olan sembolik monarşilerde bile devlet başkanı, yani kral veya kraliçe tarafsızdır. Örneğin İngiltere’de kral veya kraliçe tarafsızlığını yitirmemek için seçimde oy bile kullanmaz. Denge ve denetlemeye, güçler ayrımı mücadelesine, yürütmenin özellikle yasama ve yargı yoluyla yetkilerinin sınırlandırılmasına dair tarihte bir sürü örnek var. Osmanlı’dan bugüne bizim kendimizin bir sürü tecrübemiz ve yaşanmışlıklarımız var. Ve biz bunların hepsini elimizin tersiyle ittik.

“Peki bu denge mekanizmalarının ortadan kalkması, seçim sistemini de etkiledi mi?”

Genel kural olarak başkanlık sistemlerinde, başkan ve yasama organının birbirinden ayrılması esası vardır. Bu nedenle meclis seçimleri cumhurbaşkanı seçimlerini de ayırırlar. Niye biliyor musunuz? İkisi ayrı güç olduğu için. Yani biri yürütme, biri yasama. Ayrı vakitte yaparlar. Bakın Amerika’da veya birçok başkanlık ülkesinde öyle yapıyorlar. Başka ülkelerde de böyledir. Kimlerinde en az üç ay, kimlerinde daha farklı süreler koyarlar iki gücün seçimi arasına. Neden? Derler ki, ayrı olsun ki biri yasama kuvveti, biri yürütme kuvveti. Yürütmeyi zaten bir başkan aldığında tek başına bütün yürütmeyi üstlenmiş oluyor. Ama yasamaya yine tabi olacak şekilde. Meclisin yetkisi az olmaz, ayrıca denetim işlevi vardır. İkisi ayrı vakitlerde olursa birbirini denge-denetleme mekanizması içerisinde götürür. Toplum daha istikrarlı, daha sağlıklı ilerler. Bizde ne yaptılar? Vatandaşın oyu yürütmenin tesiri altında kalsın diye ikisinin seçimini aynı güne getirdiler. Yetinmediler, ikisine dair oy pusulalarını aynı sandığa koydular. Daha da yetinmediler, aynı zarfın içine konmasını şart koştular. Bakın bu ahlaki bakımdan hicap duyulacak bir uygulamadır. Bu nedenle, bir şey kanuni olsa bile hukuki ve meşru mudur diye ayrıca konuşuruz. Aristoteles, Farabi, Rousseau gibi düşünürlerin hep vurguladığı gibi, toplumun ortak refahını ve bir arada mutlu yaşamasını amaç edinmiş olsak, bir siyasal yapı kurarken böyle düşünür veya hareket eder miyiz?

“Bu sistem sadece yönetimi değil, parti yapılarını da dönüştürdü mü? Toplum ve siyasi partiler bu yeni sisteme adapte olabildi mi?”

Toplum ve partiler tam olarak adapte olamadı. Çünkü sistem, parti yapısını da bozdu. Türkiye’de parti sistemi 83’te, baştan bozuk kurulmuştu zaten, öncesine gitmiyorum. Örneğin, Ocak ayının ilk günlerinde beş parti 6,5 milyar lira hazine yardımı aldı. Bir tanesinin de çıkıp toplumu bu konuda bilgilendirdiğini duyduk mu? Böyle bir yapıda şirket kurmaktan, tarımla uğraşmaktan, üretim yapmaktan daha kârlı bir iş, parti kurmaktır. Bu sistem 40 yıldır işliyor. Bu başkanlık sistemi herkesi amorf bir şekilde birbirine benzetti ve aktörleri sadece “ötekinden nasıl oy alırım, nasıl hayatta kalırım” kaygısına mahkûm etti. Türkiye’nin demokrasisi, belli siyasi partilere zimmetlendiği, toplumun iki-üç havuza dağıtıldığı bir yapı. %25 oy almak normal demokratik toplumlarda muazzam bir oranken, bizde çeşitliliğin olmadığını, toplumun tek yöne kaydığını gösterir. Rousseau’nun dediği gibi, toplum iki büyük parçaya ayrılıp birbirine düşman hâle gelirse, artık orada konuşma olmaz, seçenek olarak sadece alkışlamak ya da nefret etmek kalır. Maalesef bizim toplumumuz da bu hâle gelmiş durumda. Seçim sistemine bakın: Yerel seçimlerde belediye ve il genel meclisi üye seçimlerinde %10 baraj bile uygulanmıyor, bundan daha ağır bir sistem var. Bir partinin veya bağımsız adayın aldığı oylardan o seçim çevresindeki geçerli tüm oyların %10’u düşülüyor. Bu, darbecilerin yaptığından daha ağır bir uygulama. Bunu 1983’te sivil dediğimiz kişiler ve partiler yaptılar, bugüne kadar da uygulandı.  Normalde %2 oyla temsil edilebileceğiniz bir yerde, siz %11 oy almış olsanız, yüzde 10’u sizin oyunuzdan düşülüyor. Geriye yüzde 1 oyunuz kalıyor. Bunu dünyanın neresinde demokrasi diye kabul ederler? İşte bu tür demokrasiyle bağdaşmayan bir bakıma toplumu kurulan oyunlardan dolayı, toplum da en çok oy alan partilere doğru sürülüyor. Fakat temsilde adaleti konuşmadığımız için yönetimlerde usulsüzlük ve yolsuzlukları konuşuyoruz sürekli. Bir toplum için ne büyük bir talihsizlik.

“Sistemin siyasete etkisini konuştuk, peki topluma etkisi ne oldu? Bu dönüşüm toplumsal dokuyu nasıl etkiledi?”

Kötü bir tohum ekildi. Kötü tohum kötü ürün verir. Ne ekersek onu biçeriz. 30-40 yıl öncesine baktığımızda komşuluk ilişkileri, dayanışma, saygı vardı. Bir kişi vefat ettiğinde haftalarca radyo-televizyon açılmazdı. Ben bunu çocukluğumda hatırlıyorum. Böyle bir toplumdan bugünkü duruma geldik. Bu, geçmişe yönelik bir nostalji değil. Değişim dünyanın ve toplumların değişmez kanunudur. Fakat biz 100 yıldır farklı biçimlerde bir türlü kurumsal yapılar oluşturamadan dolaşıp durduk. 80’lerde değişim çok hızlandı. Bu sistem de toplumun kimyasını iyice bozdu. Siyasal, toplumsal ekonomik koşullar tüm toplumun asgari müştereklerde buluştuğu, ortak bir hafıza, geçmiş ve gelecek tasavvuruna göre işlemeyince gelir dağılımı adaletsizliği, işsizlik, enflasyon gibi başlıca sorunlarla beraber toplumda suç, uyuşturucu, şiddet gibi olaylar da artıyor. Latin Amerika, Asya pasifik ve pek çok Afrika ülkesinde olduğu gibi, başkanlık sistemlerinde bu tür sosyal çöküntüler daha belirgin hâle gelir. Gündelik siyasi saiklerden öte, toplum olarak bu meseleler üzerine samimiyetle ve derinlikli şekilde eğilmeye ihtiyacımız var.

“Son olarak, bu tablodan çıkış için ne yapılmalı? Çözüm sistemde mi, yoksa zihinlerde mi aranmalı? Somut önerileriniz neler?”

Aslında sorunlar çok ve köklü görünse de, çözümler de çok ve kolay. Önce bu adaletsiz yapıları konuşmakla, değiştirmekle başlamalı. Partilere her yıl aktarılan milyarlarca kaynak meselâ partiler yerine, “gençlere aktarılsa nasıl bir ülke oluruz?” diye sormak gerek. Küçük partileri engelleyen seçim sistemi gibi yapısal sorunları konuşmak ve çözmek için adım atmak gerek. Toplumun tümünü işlere ve kararlara katmayı konuşmamız gerek. Ama mekanik çözümlerden önce, toplumun ihtiyacı olan şey, bazı temel değerleri hatırlatacak yapılar ve organizasyonlardır. Ekmekten sudan daha önemli bir ihtiyaç bu. Konuşmak büyülü bir şeydir. Güzel sözler, fikirler ruhumuzu ve davranışlarımızı biçimlendirir. Ama bugün toplum konuşmuyor. Siyasetçiler de bağırıp çağırıyor. Herkes slogan atıyor. Kimse birbirini dinlemiyor. Çözüm için, bir çıkış yolu bulup, mevcut siyasal, ekonomik girdaptan çıkmak için partili veya partisiz, namuslu, dürüst, ahlaklı, toplum menfaatini düşünen, bilgili ve görgülü insanların bir araya gelip, birbirini yargılamadan, yok saymadan, dışlamadan, saygı ve nezaketle konuşabileceği kamusal alanlara ihtiyacımız var. Bin kişi, beş bin kişi… Bu insanlar bir araya gelirse, mevcut girdapların dışına çıkılabilir. Bir tufandaki Nuh’un gemisi gibi.  Toplum zihinsel bir hicret yapmalı. Meselâ “Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu” gibi yapıları, terör örgütü elemanları için kuruyoruz da neden bu ülkenin gençleri için kurmuyoruz? Gençlerin milli dayanışmaya, kardeşliğe, demokrasiye ihtiyacı yok mu? Türkiye’de ülkesini seven, samimi herkesin yapması gereken bir mücadele, ülkemizde sandıkçılığa dönüşen demokrasiyi birkaç partinin tekelinden kurtarmaktır. Kartel parti sisteminden çıkmak gerek. Bugün herkes “Ben buradan ne kaparım?” peşinde. Asgari müşterekleri unuttuk. Hobbes’un dediği gibi herkes herkesin kurduna dönüştü. Oysa üç yaşındaki bir çocuğun dini, etnik kökeni, inancı nedir, annesi babası hangi partilidir diye soramayız. Yani biz o değerle bakar ve ortak müşterekleri artırırsak, ondan sonra herkes zaten kendi değerini yaşar. Kimse de kimseyi ne yargılar ne de karşısına koyar.

Teşekkür ediyorum, bize zaman ayırıp, görüşlerinizi paylaştığınız için.

Ben teşekkür ederim, var olun.

Prof. Dr. Emre BAĞCE Kimdir?

Emre Bağce, 1995 yılında Boğaziçi Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü’nden mezun oldu. 2001 yılında doktora derecesini aldı ve yardımcı doçent olarak atandı. 2005 yılında doçent, 2011 yılında profesör oldu. Siyasal Düşünceler, Siyaset Kuramı, Türk Siyasal Hayatı, Siyasal İletişim, Medya ve Sivil Toplum üzerine dersler verdi. Siyaset, ideoloji, medya, demokrasi, yerel yönetim, etik, modernite ve savaş konularına dair çalışmaları yayımlandı.

“Frankfurt Okulu”, “Sokrates’ten Âşık Veysel’e, Türk Parlamento Tarihi (1973-1977), Güzel Kelimeler, Parlamenter Sistem mi, Başkanlık mı? ve Modernliğin İkircikli Serüveni başlıklı eserleri bulunmaktadır.

Halen Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümü’nde öğretim üyesi olarak görev yapmaktadır.

“Okuryazar” sosyal mecrasının ve “Ülkemiz ve Biz” platformunun koordinatörlüğünü yürütmektedir.