Picture of Orhan Gazi Gökçe
Orhan Gazi Gökçe

Sen, Ben, O

A+ A-

Bazı metinler aranıp bulunmaz; insanın karşısına çıkıverir. Üstelik tam da zihninizde bir meselenin dolaşıp durduğu fakat henüz kendisine uygun kelimeleri bulamadığı sırada. İsmet Özel’in “Bilimin Dünyasından Bilginin Dünyasına” başlıklı yazısıyla karşılaşmam benim için biraz böyle oldu. Önceden okudum mu bilemedim. Metin, İslâmî İlimler Araştırma Vakfı’nın 1984 yılında düzenlediği “Tabii ve Sosyal İlimlerle İslâmî İlimler Arasındaki Münasebetler” konulu seminerde sunulan tebliğler ve bu tebliğler etrafında yapılan ilmî tartışmaların bir araya getirildiği Bilgi, Bilim ve İslâm adlı eserde yer alıyor. Aradan kırk yılı aşkın bir zaman geçmiş olmasına rağmen Özel’in orada sorduğu sorular, bugünün insanına şaşırtıcı derecede yakın görünüyor. İsmet Özel bu soruları Üç (Zor) Mesele’sinde ve diğer metinlerinde daha fazla detaylandırıyor kuşkusuz. Tabii olarak metinde öne çıkan en temel ve güncel soru şu: Bildiğimiz şey nedir ve bilmek bizi nasıl bir insana dönüştürüyor?

Metni okurken önce başlıktaki ayrıma takılıyorum: “Bilimin dünyası” ve “bilginin dünyası.” İlk bakışta birbirinin yerine kullanılabilecek iki kelime, Özel’in düşüncesinde iki ayrı dünya tasavvuruna dönüşüyor. Çünkü onun itirazı bilmeye değil bilmenin tek bir biçime indirgenmesine. Bilimin başarılarını inkâr etmekten de söz etmiyor. Asıl mesele, modern bilimin yalnızca tabiatı açıklayan bir yöntem olmaktan çıkıp insanın varlıkla kurabileceği ilişkinin neredeyse tek meşru biçimi hâline gelmesi.

Özel, modern insanın başına geleni çarpıcı bir cümleyle anlatıyor: “Bilgi, bilim oldu ve insanın hem kendisiyle hem başkalarıyla hem de dünyayla ilişkisi değişti.” Bu ifade üzerinde biraz durmak gerekiyor. Çünkü burada bilim, birtakım keşiflerin ve formüllerin toplamından çok daha fazlasını anlatıyor. Bir bakış biçimini hatta bir yaşama biçimini işaret ediyor. İnsan karşısındaki dünyaya bakıyor; ölçüyor, ayırıyor, sınıflandırıyor, adlandırıyor ve nihayet kullanıyor. Bütün bunları yaparken dünyayı tanıdığını düşünüyor. Fakat gerçekten tanıyor mu?

Bir ağacın yaşını hesaplamak, hücre yapısını incelemek, hangi şartlarda büyüdüğünü bilmek, o ağacı bilmek için yeterli midir? Bir insanın beynindeki elektriksel hareketleri görüntülemek, genlerini çözümlemek, davranışlarını istatistiklere dökmek o insanı tanıdığımız anlamına gelir mi? Sevginin beyindeki karşılığını tespit ettiğimizde sevgiyi açıklamış mı oluruz? Ölümün biyolojik sürecini bütün ayrıntılarıyla bildiğimizde ölüm hakkında bilmemiz gereken her şeyi öğrenmiş sayılır mıyız? İşte Özel’in metni tam burada bilmek fiilinin üzerindeki rahatlığımızı bozuyor. Bunu yaparken çok sade üç kelimeye başvuruyor: Ben, Sen, O.

Dilbilgisi kitaplarında şahıs zamirleri “Ben, Sen, O” diye sıralanır. Özel ise insanın dünyaya geliş tecrübesinin böyle olmadığını söyler. İnsan önce “Ben” değildir. Daha doğrusu, kendisini tek başına fark ederek başlamaz hayata. Bir bebek için başlangıçta kendi varlığıyla annesinin varlığı arasında bizim sonradan kurduğumuz kesin sınırlar yoktur. Önce ilişki vardır. Önce bir “Sen-Ben” bütünü. Sonra “Sen” belirginleşir, ardından “Ben” ve nihayet “O”.

Bu küçük yer değiştirme, metnin bütün düşünce yükünü taşır aslında. Özel’e göre insan burada bir yol ayrımına gelir. “Ben”den “O”ya yöneldiğimizde bilimin dünyasına, “Ben”den “Sen”e yöneldiğimizde ise bilginin dünyasına gireriz. Birincisinde karşımızdaki şey nesnedir; ikincisinde muhatap. Belki de modern çağın hikâyesi, “Sen”lerin giderek “O”ya dönüşmesinin hikâyesidir.

Tabiat önce “O” oldu. Dağ, nehir, orman, toprak vb. Onlarla kurduğumuz ilişki yavaş yavaş beraber yaşama ilişkisinden yararlanma ilişkisine dönüştü. Nehir artık yalnızca nehir değildi enerji potansiyeliydi. Orman kereste miktarıydı. Toprak üretim kapasitesiydi. Dağ, altında ne bulunduğuyla değer kazanmaya başladı.

Sonra insan da “O” oldu. Çalışan, iş gücüne; öğrenci, başarı verisine; hasta, vakaya; müşteri, tüketici profiline; vatandaş, istatistiğe dönüştü. İnsan hakkında hiç olmadığı kadar çok şey öğrenirken insanı giderek daha az görmeye başladık. Onu ölçebildik, sınıflandırabildik, davranışlarını tahmin edebildik fakat bütün bu bilginin arasında onun yüzünü kaybettik.

Özel’in “Ben-O” ilişkisine yönelttiği itirazın en güçlü tarafı burada beliriyor. “O” üzerinde hâkimiyet kurduğunu düşünen “Ben”, bir süre sonra başka insanları da “O” olarak görmeye başlıyor. Fakat süreç orada durmuyor. Sonunda kendi kendisini de nesneleştiriyor. Kendi bedenini, zihnini, duygularını, başarısını, zamanını ve hatta mutluluğunu ölçmeye koyuluyor. Böylece dünyaya hükmetmek için kurduğu mekanizma dönüp kendisini de ölçüyor, sınıflandırıyor ve derecelendiriyor. İnsanın kurduğu cetvel sonunda insanı ölçüyor.

Bugün bu tespitin 1984’te dile getirilmiş olması ayrıca düşündürücü. Çünkü Özel’in metni yazdığı sırada dünya henüz sosyal medya algoritmalarını, büyük veri ekonomisini, akıllı telefonları ve gündelik hayatımıza kadar giren yapay zekâyı tanımıyordu. Bugün insanın tercihleri, hareketleri, alışkanlıkları, dikkati, hatta neye ne kadar süre baktığı bile veriye dönüşebiliyor. Bilimin dünyası, teknoloji aracılığıyla “O”yu çoğaltıyor. İnsan da giderek kendisi hakkında üretilmiş verilerden oluşan bir “O” hâline geliyor.

Fakat burada kolay bir bilim karşıtlığına sığınmak doğru olmaz. Bilim insanlığın büyük başarılarından biridir. Hastalıkları tedavi etmiş, hayatı kolaylaştırmış, tabiatın işleyişine dair hayranlık verici bilgiler ortaya koymuştur. Mesele bilimin değersizliği değil bilimin sınırıdır. Daha doğrusu, bilimsel olarak bilinebilen ile bilinmeye değer olanı birbirine karıştırmamaktır.

Çünkü bilim bir şeyin nasıl gerçekleştiğini gösterebilir fakat onun ne anlama geldiğini her zaman söyleyemez. Bir insanın gözünden yaşın hangi biyolojik süreçlerle aktığını açıklayabiliriz. Ama niçin ağladığını anlamak için ona dönmemiz gerekir. İşte orada “O” biter, “Sen” başlar.

Özel’in “bilgi ilgidir” düşüncesini bu yüzden çok kıymetli buluyorum. Türkçenin bize sunduğu bu yakınlık bile düşündürücüdür: Bilgi ve ilgi. Bilmek, uzaktan bakıp hüküm vermekten ibaret değildir. Yaklaşmayı, muhatap olmayı, bir bağ kurmayı gerektirir. İnsan kelimesinin ünsiyet ile ilişkisi dikkate alındığın bilmenin alaka kurmakla ilgili olduğuna şaşılmaz. Bir insanı bilmek, onun boyunu, kilosunu, yaşını ve mesleğini öğrenmek değildir. Bunların hepsi onun hakkında bilgidir fakat onunla kurduğumuz ilişki başka bir bilme biçiminin kapısını açar.

Hikmet belki de bilginin insanda yerini bulmuş hâlidir. Çok bilmek değildir; neyi, niçin ve ne kadar bilmesi gerektiğini fark etmektir. Bilginin insana verdiği kudret karşısında sorumluluk duymaktır. Yapabilecek durumda olmakla yapmaya hakkı olmak arasındaki farkı görebilmektir.

Bugün bilginin azlığından çok yönünün belirsizliği sorunuyla karşı karşıyayız. İnsanlık muazzam bir bilgi biriktirmiş durumda. Bu büyük bilginin (big data) “bulut”larda saklandığı hesaba katıldığında günün sonunda başımıza neyin yağacağı büyük bir muamma olarak soru olarak havada asılı durmakta. Cebimizde taşıdığımız küçük bir cihazla birkaç yüzyıl önce dünyanın en büyük kütüphanelerinde bulunamayacak kadar çok bilgiye ulaşabiliyoruz fakat hangi bilginin gerçekten önemli olduğu konusunda bir fikrimiz yok.  Denilebilir ki eskiden insanın meselesi bilgiye ulaşmaktı bugün biraz da bilginin içinden çıkabilmektir.

İsmet Özel’in kırk yılı aşkın bir zaman önceki bir seminerde söylediği sözlerle bugün karşılaşınca bende kalan esas soru da bu oldu. Belki modern insanın asıl yoksulluğu bilgisizlik değildir. Belki çok şey biliyoruz ama bildiklerimizle nasıl yaşayacağımızı bilmiyoruz. Dünyanın maddesini çözüyor fakat manasını kaybediyoruz. İnsanı inceliyor fakat ona seslenmeyi unutuyoruz. Her şeyi “O” hâline getiriyor, sonra etrafımızda konuşabileceğimiz bir “Sen” bulamamaktan yakınıyoruz. Hâlbuki insanın dünyası yalnızca nesnelerden kurulamaz. Bir çocuğun yüzüne “O” diye bakamayız. Sevdiğimiz insana “O” diyemeyiz. Dostluğa, merhamete, acıya, ölüme yalnızca dışarıdan bakamayız. Bazı şeyleri anlamak için yaklaşmak gerekir. Bazı şeyleri bilmek için ilgilenmek gerek şarttır. Bazı hakikatler gözlemcinin soğuk mesafesinde değil iki insan arasındaki yakınlıkta görünür hâle gelir.

Duyamadım yoksa “Seni dünya gözüyle bir daha görmek! bunu da nereden çıkardın?” mı dediniz?

Atıf: Özel, İ. (1984). Bilimin dünyasından bilginin dünyasına. İslâmî İlimler Araştırma Vakfı tarafından düzenlenen “Tabii ve Sosyal İlimlerle İslâmî İlimler Arasındaki Münasebetler” konulu seminer kapsamında sunulan tebliğ; Bilgi, Bilim ve İslâm içinde.